Eğri Tepe. Kısım IV: Son

Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yazdım. Ölüm, geleceksiz.
Şeylerin yalnız adı var. Ve: ‘Ad evdir.’ (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bizim kendine
sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül
Heramise’nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş,
düşmemezlik.

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz
budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye,
çalışacağım.

dün dağlarda dolaştım evde yoktum

İlhan BERK

Bisikletle Güzelce’den Urla

Bu yaz yaptığım bisiklet yolculuğu ve birkaç fotoğrafını da buraya koymak istedim. Evet, dağdelisi’nin temasıyla uyumlu bir paylaşım değil bu. Fakat, arada bir Ganos dağını geçtim. Sayılabilir değil mi? Benzer bir yolculuk için hazırlık yapmak isteyenler için…

Biz...

Biz…

1. Gün: 31 Ağustos 2014

İlk durağım olan Kumbağ’dayım.

Bugün saat 12:00da Güzelce’den ayrıldıktan sonra 112 km yolculuk yaptım. Öğretmenevinin kapısına kadar, bir saat yemek molası ve diğer ufak aralar dahil 7s 52dk. sürdü. Güzelce – Silivri arası dışında yolun genel durumu çok iyi. Emniyet şeridi geniş (yaklaşık 2 metre) ve asfalt. Çok ender olarak emniyet şeridi olmayan kesimlerde yolculuk yaptım. Bu ilk etapta çok kötü rampalar yoktu. Sadece bir kez ayakta rampa çıkmak zorunda kaldım.

Kumbağ, bugünkü güzergahımdaki yerlerle karşılaştırıldığında en sevimli olanı herhalde. Öğretmenevinde geceliyorum. Odam denizin tam üzerinde, dalgaların sesiyle güzel bir uyku çekerim artık. Oda temiz, sıcak su, havlu, buzdolabı, bir sürü elektrik prizi, tv, klima ve iki yatağım var. Ah tabii ki Wi-fi ve kahvaltı da dahil. Boğaziçi mensubu olmamın sağladığı bu ayrıcalık için üniversiteme teşekkür ederim

Kumbağ'da gün doğumu

Kumbağ’da gün doğumu

Başıma çok hoş bir şey geldi. Tekirdağ’a yaklaşırken bir benzinlikte durdum, su ve tatlı birşey almak için. Iki oğlan geldiler yanıma, 9 – 10 yaşındalar ve ikisinin de bisikleti var. Merakla beni inceledikten sonra bir sürü soru sormaya başladılar.
-“Nereden geliyorsun?”
-“Güzelce’den, Silivri’den sonra.”
-“Nereye gidiyorsun?”
-“İzmir”.
-“Hiçbir fikrim yok”, diyor ufak olan.
-“Önce Tekirdağ, sonra Çanakkale”, diyorum.
-“Kaç günde gideceksin?”
-“4 – 5 gün sürer.”
-“Bisikletin kaç para?”
-“Seninkinden biraz daha pahalı.”
-“Hmm, ben bt-win alıcam, arkadaşımda gördüm çok güzel”, diyor.
-“Seninkisi de güzel ama.”
Çok kibarlar, çok da düşünceliler. Sen yorgunsundur seni sıkmayalım diyor öbürü. Yok diyorum, ne güzel konuşuyoruz işte. Biri içeri gidip bana bir küçük su veriyor. Çok tatlılar, çok. Teşekkür edip onlara haribo şekerlerimden ikram ediyorum. Sadece bir tane alıyorlar, ısrarıma rağmen. İleride atlet olucaz, sporcu olmak istiyoruz diyorlar. O sırada benzincide çalışan bir pompacı geliyor yanımıza. O ise limonata almış bana! Ne kadar hoş insanlar! 15 – 20 dakika sohbet ediyoruz hep beraber. Çocuklar biz de tura çıkmak istiyoruz, diyorlar; “ama bisiklet bozulursa tamir etmeyi bilmiyoruz”…
Kim bilir ileriden n’olacak bu iki güzel çocuklara. Yolları açık olsun.

Bir de başıma çok komik başka bir şey geldi. Bana ilk verdikleri odaya gittiğimde ilk bakışta odayı çok dağınık buldum. Yani meyve doğranmış bir tabak ve gelişigüzel konmuş bir bıçak, adım attıkça içeri doğru televizyon seyreden yaşlı bir kadınla tamamlanan bir portreye dönüştü. Kadın beni görünce bir kork sen! Bağırıyor, “çık git terbiyyessizzz, ahlaksız!”. “Ah bir yanlışlık olmuş bana da bu odayı vermişler bakın anahtar, numara da aynı”. Yok ama kadın iyice çileden çıkmış: “terbiyesiz, seni aşağılık!”. “Tamam çıkıyorum, aşağıda yanlış anahtar vermişler. Benim bir suçum yok” ama kadın tam bir deli.

Yolda şuna kani oldum, bugün bütün Tekirdağ “evleniyoruz” hasebiyle mutlu(yuz). İki kat aşağıda da bir düğün var. Ama güzel çalıyorlar şimdi.

Yarın Ganos (Işıklar) dağını aşıp, Gaziköy – Şarköy – Gelibolu ayağında pedal çevireceğim.

2. Gün: 1 Eylül 2014

Kumbağ’dan saat 10:00da çıktıktan itibaren Gelibolu’ya kadar Toplam 110 km yol geldim ve yolculuk 10s 20dk sürdü. Dolayısıyla akşam 20:20’de varmış oldum ilçe merkezine. Aslında bu otele ödeme yaptığım saat. Düne kıyasla bugün çok fazla rampa vardı. Hem Ganos dağını aşarken, hem Şarköy’den Yeniköy’e çıkarken, hem de bu Gelibolu’ya gelirken muhtelif kısımlarda. Epey yorulmuş hissediyorum. Zaten bir ara Bolayır dolaylarında yarım saat kadar şekerleme yaptım. Onu yapmasam herhalde buraya varmam çok geçe kalırdı. Hava gayet güzeldi. Öğleden önce bulutlu ve güneşli ama sonrasında hafif parçalı bulutlu. Öğle öncesi tırmanış etabı olduğu için asfalt ve kenarında çiçekleri epey bir suladım. Sonrasında rahat bir yolculuk yaptım.

Ganos dağını geçerken

Ganos dağını geçerken

Bunun dışında yol durumu fevkalade iyiydi. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden hemen önce güzergahta asfalt olmayan her yer asfaltlanmış. E tabi, bizim ülkede artık her mevki, belediye ve karayolları hizmetinin bir fonksiyonu. Tüm kamu bir belediye sanki. Yolda tek sıkıntılı kısım Bolayır – Gelibolu güzergahında emniyet şeridinin bazen çok daralması. Mesela 30 santimetre falan. Bir bölümlü yolun dönüş istikametinde çalışma olduğu için kalan kısım gidiş geliş yapılmış, o yüzden dikkat. Arabalar falan yine anlayışlı, traktörler de beni kader arkadaşı gibi selamlayıp kolladıkları için onda da sorun yok. Ama ağır ve uzun araçlar 70 km hız sınırı olan yolda bunu fazlasıyla aştıkları için tehlikeliler ve belki almasalar bile beni geçerken maruz kaldığım türbülans o kadar şiddetli ki bu da çok can sıkıcı. Önden manyakça artan ses, ve geçtikleri zaman havalanan t-shirt… Sanki boynumdan çıkacak gibi.

Bugün çok fazla ara verdim. Kumbağ – Gaziköy arası manzara nefis: dağ, ormanlar, çiçekler, deniz , uzakta Marmara adası ve uyduları… Bir de tabii bir jeolojik kesit ki, anlatmak ne mümkün! O yüzden güzelim yokuşları inerken sürekli durup fotoğraf çektim, her köşe başında hayran hayran fliş istifine ve kıvrım kanatlarının eğimleriyle ilgilendim. Gaziköy aynı zamanda Kuzey Anadolu fayının Gelibolu yarımadasına girdiği yer. Bir duygulan sen! Gaziköyden sonra iğde bahçeleri, zeytinlikler, üzüm bağları, meyve bahçeleri ve onların nefis kokularıma bezenmiş bir yolculuktu. Esra’nın önerisini dinleyip Mürefte’de yedim öğlen yemeğini. Her yer hamburger, patates gibi aptalda şeyler satıyordu. Bir baktım kokoreççi ile çorbacı var yanyana, girdim bir pozisyon işkence ile tabakta kokoreç ve bol ekmek. Müthiş oldu. Bir saat vakit geçirdim orada. Hem biraz sindirelim hem de öğlen sıcağını biraz atlatayım diye. Ustayla da bayağı bir konuştuk. Benim kendime işkence ettiğimi düşünüyor, “afedersin”. Ondan mürefte’nin sorunlarını da dinledim ve bazı temaslarda bulundum. Sonra artık bir çay daha içersem Şarköy’e kadar kusabileceğimi idrak ederek yollara koyuldum.

Yarın istikamet bababurnu, assos’a çok yakın. Acaba ezine üzerinden mi gitsem yoksa sahile yakın, geyikli vesaire yolunu mu kullansam. Haritayı açıp karşılaştırmam lazım…

Yolda david Bowie’nin Space oddity şarkısı dün olduğu gibi yine acayip takıldı kafama. Susturmadım da o iç sesimi. Bir de her günün 100. Kilometresinde bir çığlık kopartıyorum. Çok büyük neşe kaynağı oluyor. Günün sonunda sıcak bir duş almak, yatağa yayılmak ve verdiğim pide siparişini beklerken yarınki güzergahıma karar vermek paha biçilmez! Tam bunu yazdığım anda da pide geldi!

3. Gün: 2 Eylül 2014

Sueño el Sur,
inmensa luna, cielo al reves,
busco el Sur,
el tiempo abierto, y su despues.

(Güneyi düşlüyorum,
Muazzam bir ay, gökyüzü tersyüz olmuş,
Güneyi arıyorum,
Açık zaman, ve ardındakini.)

Vuelvo al sur -
Sözler: Fernando “Pino” Solanas
Müzik: Astor Piazzolla

Geçirdiğim günün duygusunu “vuelvo”dan daha iyi hiç bir şarkı veremez: Güneye geri dönüyorum… Garp istikametinden sapıp mağribe baktığım gündür bugün. Kıyı Ege ve Marmara bölgesini avucunun içine alacak gök gürültülü sağanak yağışlar, akşam olmadan bir kez olsun kalacak bir yer bulmak için didinmek, ve tüm bunların üzerinde ve bunlardan öte iyice yavaşlamak, korkunç bir hızla yanımdan akan araba zamanının kenarında salyangoz gibi ilerlerken gerçek zamanı, benim kendi zamanımı idrak etmek… Bugün hem güzel, hem yorucu, hem de bunaltıcı bir gün. Bugün gökyüzü açık, fakat afak puslu. Bugün çok gerçek bir gün. Ne epik, ne trajik, bildiğin bir haftaiçi günü…

Sabah çok yorgun uyandım, beş dakika bile pedal çeviremeyecek kadar yorgun. Lakin biliyorum bu duyguyu, bir kez kıçın seleyi gördü mü insan unutuyor ne halde olduğunu. Tekrar hatırladığında ise artık çok geç. Tabii heyecanı besleyen o kadar çok şey var ki etrafta olan, bana olan… Mesela kaldığım yerden inerken yokuş aşağı pedal çevirmeden Lapseki feribotuna kadar yüzümü yalayan rüzgarın getirdiği deniz kokusu, liman çevresinin debdebesi ve telaşlı canlılığı, vapurun kapağının yere vurmasıyla start verecek yarışta şans eseri pol pozisyonu almış araba, kamyon ve otobüslerin gergin bekleyişi… Bir de küçük yerlerin acayip belediye anonsları: kiminin annesi hayatını kaybetmiş, şu vakit su kesintisi olacakmış. Hava açık, güneş yakıcı ve kendimi birdenbire kenarda bisikletimi sabitlerken bulmuşum geminin içinde.

Aslında güzergahım Eceabat – Çanakkale olacaktı. Ama bugün mesafeyi biraz azaltmak istedim. Yorgunluğumdan başka bir de akşama doğru yağış bekliyorum. O yüzden 10 km daha kısa süren Lapseki hattını ve Geyikli yerine Ezine güzergahını seçtim. Akşam Assos’a varmayı temenni ediyordum fakat kat ettiğim mesafe arttıkça bunun anlamsızlığına kanaat getirdim. Hem hava karardıktan sonra varacağım, hem de zaten Ayvacığa kadar sürdüğüm 103 km yol ve 1350 metre tırmanışa 350 metrelik bir tırmanış daha ekleyerek kendimi iyice yıpratacağım. Aslolan her gün isrikrarlı yol yapmak. O yüzden bugün kendime ikramiye vererek 14 km daha yol gitmedim O sürede bütün bisiklet kıyafetlerimi yıkadım ve astım, dizlerime soğuk kompres yapıp onları bir nev’i yeniledim ve güneş yanıklarımı hayretle seyrettim. Özetle bugün sürüş saatini detaylı tuttum, her molada kronometreyi durdurdum vs. Sonuç: 5s 20dk pedal bastım, 9 saatlik yolculuğumda.

Şimdi Ayvacık girişinde bir pansiyonda kalıyorum ve mekan o kadar temiz ki, bayıldım buraya! Esasen kız öğrenci yurduymuş ama yaz sezonunda pansiyon olarak işletiliyor. Sıcak su, internet, tertemiz bir oda ve türlü komfor mevcut. Tek sıkıntı merkeze uzak oluşu. Neyse ki bırada çalışan çocuk beni arabayla merkeze bıraktı, iyi bir esnaf lokantasının tam önünde. Tam bir esnaf lokantası kalıbından çıkmış. Yığma bir bina gelişi güzel sıvanmış. İçeride ya oranın sahibinin ya da bir yakınlarının büyütülmüş soluk mavi arkaplan üzerine ülkücü bıyıklı ve kazak & ceket kombinli kıyafetiyle çektirdiği fotoğrafı; kenarda tezgahta ev yemekleri arkasında bir ızgara ve pişirme mahali ve burayı masalardan ayıran kemerli kapı. Dışarıda ise demir direkler ve oluklu ondülünli bir malzemeyle lalettayin oluşturulmuş bir sundurma ve bunun altında daha çok masa. Çocuğun tavsiyesi üzerine bir paça çorbası içtim önden; ama ne çorba! Sonra iyi bir porsiyon köfte ve leziz domateslerden yapılmış çoban salata. Fakat iyi yedim! Galiba bu turun sonunda kilo almış biçimde İstanbul’a döneceğim korkarım.

Gülerek “Ayvacık içinde görülecek pek bir şey yok, her yer şantiye” diyor beni merkeze götürürken.

-“Bütün ülke bir şantiye, hem şehirler hem de yollar”, diyorum hiç beklemeden.
-“Belediye ödenek mi alamıyor?”
-“yoo, üç seferdir AKP seçiliyor burada, fakat alt yapı çalışmaları iki yıldır bitemedi”

Ömür biter altyapı bitmez. Yanlış altyapıya yatırım yapıyoruz işte. Bugünkü yolun hilafsız 25 kilometresinde asfaltlama çalışması vardı. Ki parça parça yeniliyorlar. Yol işçileri, topoğraflar, silindir operatörleri ve bunların amirlerinden anladığım onlar da bu kadar işi niye yaptıklarını bilmiyorlar. Sonra çok benzer başka bir şey, Ezine’ye yaklaşırken bir benzinlikte 70km molası verdim. Bir sandviç ve 1 lt. kayısı suyunu yuvarlarken mideye iki çocuk bana yanaştı. Birbirinden tamamen farklı görünümde iki çocuk. Biri koyu tenli, eski püskü kıyafetleri içinde çıta gibi incecik, ayaklarında kara lastik her yeri yara bere içinde, Seyit; öbürü ise sarışın ve mavi gözlü, yaşına göre tombul, güzel giyimli, Ege. Ben muslukta kendimi yıkayadurayım bunlar basınçlı havayla oyun oynuyordu. Sonra alış verişimi yapıp çardakdaki banklardan birine oturduğumda yanıma geldiler. Tahmin edebileceğiniz istikamette giden konuşmayı Ege yönetir oldu. Sürekli birşeyler alıp satmaktan ve bunların maddi karşılıklarından bahsediyor. Seyit arada bir lafa girmeye görsün, hemen bu onu kesip devam ediyor “bak sen bir sus, sonra konuşursun. Ben devam edeyim”, “Seyit bak ama olmuyor”. Ben de moderatör olup ikisinin de konuşup beni dünya hakkında bilgilendirmelerine izin verdim. Fakat tema pek değişemedi:

-“babam kendi Range Rover aldı bilmem kaç milyara, bana da Ferrari alacak 18 yaşıma geldiğimde”
-“Kaç yaşındasın?”
-“10 ama Seyit benden bir alt sınıfta. Fakat dört egzoslu Ferrari. Üçlüsü de var ama o daha ucuz. Ben çok iyi anlarım arabadan”

Ege tahmininiz üzere benzin istasyonun sahibinin çocuğu. Ege ismini severim dediğimde “benim adıma bir deniz var” diyecek denli ben merkezcil bir yavrukuş. Ama şımarık değil, hakikaten değil. Her ikisi de bana çok dikkatli gitmemi, yolların tekin olmadığını, geçen gün bir bisikletlinin daha (…) öğütlediler. İşte böyle alt yapı çok mühim. Herkes rolünü çocukken benimsiyor ve eksiksik oynuyor.

*

Dün bir bahçe duvarında sarkmış bir elma ağacından üç elma toplamıştım, Kavakköy yakınlarında. Elmalardan sonuncusunu feribotta yerken, neden yol kenarında beslenmiyorum dedim içimden, ya da dışımdan. Bilemedim, ikisi birbirine karıştı. Neyse Çanakkale’ye yaklaşırken şeftaliler görüyordum olgun. Bir tanesinde durdum, teyze günaydın dedim arkası dönük irikıyım kadına. Döndüğünde ne göreyim benden küçük bir genç kadın. Ne diyeceğimi bilemedim, günaydın dışındakileri duymamış olabileceğini ümit edip bir şeftali almak istediğimi söyledim, sulu ve yumuşak. Yolda giderken yerim. Tam da istediğim gibi bir tane seçmiş kız(!), para da istemedi. Bin şükran yola koyulduktan hemen sonra bir ısırdım ki bütün eldiven, ağız surat şeftali. Ama nasıl lezzetli. Suratımı yalamaya durayım, ellerime akıyor. Dedim amaan boşver, sanki çok temizmişim gibi. Tadına vara vara yedim. Ama 15 km boyunca karşıma ne bir çeşme ne de benzinlik çıktı. O şeftali suyu kurudu. Fakat rüzgarla burnuma sürekli güzel kokular gelmeye devam etti böylece.

*

Biraz bisikletin eksiklerinden bahsedeyim. Bir kere gidonum farklı tutuş pozisyonlarına elvermediği için bileğimi rahatsız ediyor. Aslında tur bisikletleri yarış gidonu gibi koç boynuzu şeklinde olur. Ama benimki düz. Değiştirmedim de maliyetli olur diye. Ama gerekirmiş. Bir de ya selem çok sert ya da kıçım ince. Ya da her ikisi. Bu iki eksiği de kapatırsam çok daha rahat bir yolculuk yapabilirim.

En sağda gözüken grilik Altınoluk üzerine yağan sağanak.

En sağda gözüken grilik Altınoluk üzerine yağan sağanak.

Yol, yorgunluk, macera… Birbiriyle çok alakalı. Ben pek bir maceradaymışım gibi hissedemedim hala. Beni heyecanlandıran şeyleri şevkle gözlemliyor, kederlendiren görüntülerin ardından düşüncelere dalıyorum. Taştepe’ye yaklaşırken, “neden bunun adının yoldaki diğer tepelerin adından farklı, nasıl bir taş ki bu” diye düşünürken, birdenbire bazalt ile faylı dokanak yapmış şistoz bir derinlik kayacına denk geliyor ve fotoğraf için durduğumda serpantin bloklarını, muhtemel metalavları ve yığın içine gömülü irili ufaklı blokları görüp heyecana kapılıyorum. Diğer taraftan yol kenarına kadar sürüklenmiş kuş, kirpi, kedi, köpek ve hatta yaban domuzu leşlerini görüp yola daha bir katilmiş gibi bakmaya meylediyorum. Tüm bu anlarda, anın kendisi maceranın sürekliliğinden, epik ya da trajik önyargı kalıbından kopup herşeyin merkezi oluyor. Her bir pedal deviri ya da her bir vites değişimi ise bunları birbirine bağlayan araç.

6. Gün: 5 Eylül 2014

En son Ayvacık’ta, bir tango şarkısı ile başbaşa bırakmıştım sizi değil mi? O zaman Çarşamba’ya geri döneyim. O gün için konusunda en ciddi kurum olan havadelisi uyarısını yapmıştı; uzmanlar Ege’nin kuzeyi ve Marmara’da mevzi sağanak yağış, yıldırım riskine karşı halkı uyarıyordu. İşte sabah uyanınca rezil bir bulut örtüsü göreceğim beklentisiyle (tabii ki bisiklete binmek için, yoksa bulutun her türlüsüne bayılırım) dışarı baktım. Beklediğim kadar kötüydü. Kahvaltımı bitirdiğimde yağış başladı ve beni resmen pansiyonun bir demirbaşı haline getiriverdi. Neyseki pansiyon sahibi masmavi gözlü ve sapsarı saçlı Egeli teyzeler sürekli bana çay, kahve ve moral vermeye çalıştılar. MGMnin web sayfasındaki radar sağ olsun, uzun takipler sonucunda yola çıkmak için saat 12de kendime bir “iyi hava penceresi” yakalayıp ve başıma gelebileceklerin bilinciyle Ayvacık çıkışında başladım pedal çevirmeye. Rota, Kazdağlarından aşıp tüm Edremit körfezini dönüp en sonunda Dikili’de Başer ailesinin evinde sonlanacaktı. Fakat tam olarak öyle olmadı…

Kaz dağlarını tırmanmak çok eğlenceliydi. Öyle zannettiğiniz gibi zor da değildi. Zaten dağ kütlesinin bir kenarından açılmış yol. Dağdan döne döne Küçükkuyu’ya inmek ise kelimelere dökülemeyecek kadar güzel. En büyük şanssızlık öğlen yola çıkmamdan dolayı güneşin konum bakımından iyi fotoğraf çekmeye elverişsiz olması, Bunun dışında ise hava kütlelerinin yağışlarını bitirmesi ya da ilerlemelerini beklemek zorunda kalmaktı. Mesela ben Altınoluk’ta iken Güre – Edremit tarafına yağıyordu yağmur. Eskiden okuduğum macera romanlarında kaptan ve mürettebattan sürekli fırtınaların etrafından dolaştıklarını hatırlarım. Bana çok garip ve ürkütücü gelirdi bu tasvir. Hayatımda ilk defa başıma geldi; ilk defa kah bulutların resmi geçit yapmasını seyredip, kah yanlarından geçerek rotamı pedalladım ve sadece son 15 dakikada biraz ıslandım. Güneşin batması ve benim emniyet şeridi olmayan yollarda yolculuk yapmaktan imtina etmem yüzünden telefonla Engin’i arayarak Ayvalık’ta kalmayı düşündüğümü, Dikili’ye yetişemeyeceğimi haber verdim. Engin ise kaldığım yerden beni alabileceğini, böylece akşama geç kalmayacağımızı, Doğan’ın da bize katılacağını söylemesi üzerine bu hileli anlaşmayı sevinçle karşıladım. Bisikleti Gömeç merkezdeki bir benzinliğe çektim ve işletme sahiplerinin kaçak çay masasına misafir oldum. Üç dört kişiler, Mardin’den beş sene önce gemişler. Diyorlar ki, burası bir cennet ama kıymetini bilmiyor halkı. Neden diye sordum? Etrafa bak diyorlar, şehrin girişine, evlerin tipine… Söylediği kısmen doğru. Türkiye’deki şehirlerin yol kenarları daima çok çirkin olur. Hatta şehir merkezleri de. Bu sırada Engin geldi, bir çay da ona ikram ettiler. ardından bisikleti pick-up arkasına atıp son sürat Dikili’ye geldik. Sibel sofrayı bir donatmış, aman tanrım! Uzun bir günün sonunda eski dostlarla ve genişleyen aileleriyle yenen bir akşam yemeğinin zevki, bir de büyük açılınca iyice katmerlendi. Geç saate kadar konuştuk, konuştuk… Ben yorgunluğumu iyice unutmuşum ta ki yatmak için ayağa kalkana kadar!

Kazdağlarından inerken kenarda derme çatma kulübelerde ürünlerini satan bir yerde durdum. “BuZzz” gibi karadut suyu yazıyor, bir de gözleme yapıyorlarmış. Çektim kenara, önden karadut suyu geldi. Fena derecede sıcak ve nemli bir öğleden sonra, gölgede oturup o bir bardağı görgüsüzce boşalttığımda, beş tane daha içebilirdim. Ağzımın çevresinin nasıl mor olacağı umurumda bile değildi. Ama gözleme gelince ilgim dağıldı hemen. Patatesli gözlemede ilginç bir tat ve koku vardı. Kişmişe benziyor ama değil. İçine dereotu da koymuşlar ama baskın rayiha başka bir ota ait. Nedir diye merak ederek bitirdim. Ödeme yapmak için yan tarafa geçiğimde sordum kadına, “arap saçı” dedi, “yani rezene”. Ah evet dedim, rezenenin saçları! En son kendi eliyle hazırladığı makarnalara rezene saçlarından Alessandro’nun yaptığı sosu hatırladım da, Sicilya’da yapılan “Finoccetto” sosu… Hayatımda yediğim en lezzetli makarnaydı.

Küçükkuyu – Edremit arasında yol devam ettikçe birçok yerde hava geçişlerini beklerken bu durakları karadut suyu satıcılarının olduğu yerlere denk getirdim. İkramdır, sohbettir derken zaman hızla geçivermiş. Fakat beni en çok ne şevklendiriyor biliyor musunuz? Saat ilerleyip güneş alçalınca çevreyi saran kırmızımsı tonların yarattığı manzara. Aşağı yukarı 80 – 90 . kilometrelerde böyle bir manzara ile yolculuk yapmak, işte bu günün sonunda konaklama yapacağım yete kadar beni götüren itici güç oluyor. Biraz daha fazla da duraklıyorum fotoğraf çekmek için, bu yüzden geç saate kalıyorum ama o an diyorum ki ” buralara bisikletle geldiğime değdi.” O gün özellikle beni benden alan manzara tam Altınoluk’un arkasında yeralan kanyonun üzerinde mevzi sağanak yağışı, körfezin karşı kıyısından seyretmenin tadına varmaktı. Kendimi çok şanslı hissettim. Batıda güneş batarken saçılan ışınlar tedrici olarak kırmızı ve sarı tonlarından griye geçiyor en sonunda karanlık ve hareketli bir yağmur alanında sonlanıyordu. Tam bir Ahmet Haşim anı…

Engin ertesi gün sabah beraber kahvaltı yapabilelim diye birkaç saat izin almış. Sabah erkenden kalktık ve kahvaltıya kadar bir süre İpek’le oynadık. İpek 17 aylık, Güneş’ten üç ay küçük, dünya güzeli bir bebek. Oyuncaklarıyla teker teker oynuyor, sakin ve planlı hareket ediyor, gözlemci, görece sessiz… Ona kadar sayabiliyor falan. Kız çocuk ne kadar farklı erkekten Hemen aklıma Güneş’in oyuncak sepetinin başaşağı çevirip saçılan nesneler ile birlikte çıkan sesten nasıl haz duyduğu, yürümek yerine koşmayı yeğlediği aklıma geliyor. Neyse, nefis bir kahvaltıdan sonra Engin’i İpek’in ısrarla tutma çabalarına rağmen işe uğurluyoruz. Ben de rotamı belirleyip 11e doğru yola koyuluyorum. İstikamet Foça! Aslında bir seferde basıp Dikili, Çandarlı, Aliağa, Menemen, Karşıyaka, feribot, Urla yapmayı planlamıştım ama diğer taraftan araya bir durak daha ekleyip biraz görmediğim yerleri de gezeyim istiyordum. Foça’ya daha evvel iki kez gelmiştim ama aklımda Yeni – Eski Foça arasındaki yolun manzaraları unutulmaz bir anı olarak kalmıştı. Bir de Foça’dan motorla daha önce giç gitmediğim Karaburun yarımadasına geçip Mordoğan üzerinden Urla’ya gidebilirsim… Plan kesinleşti ve hızla yola koyuldum.

Aliağa’ya kadar pek kaydadeğer birşey olmadı. Bir tek Aliağa yakınlarına kadar bunuma süreli incir kokusu gelen bir etabın sonundaki mola anında incir sattıklarını görünce bir iki tane istedim. Beyaz incir, acayip lezzetli falan, lakin bir süre sonra bağırsaklarımı normal rutinin dışına çıkartacak denli kötü niyetli imiş. Tabi ben bunu nerden bileyim! Aliağa’ya geldiğimde yol (da) fena bozuktu. Ağır kamyon ve iş makinelerinin lastiklerinin kaldırdığı, katladığı asfalt ve damperlerden uçuşan tozlar hem gidonu sabit tutmayı hem de görüşü engelliyordu. Ama asıl felaket Yeni Foça sapağından sonra baş gösterdi. Ağır sanayi fabrikalarından çıkan kamyonlar, hurda parkına birbir türlü hurda metal taşıyan kamyonlar, ağır iş makinaları, toz – toprakla örtülmüş bölünmemiş yol tam bir post-endüstriyel cehennemi andırıyordu. Mordor gibi işte. Çok gergin bir yolculk oldu bu yüzden. Yolda minicik kalıyordum, kaçacak emniyet şeridi yoktu, olsa bile durmak çok iyi bir fikir de değildi. Toz, egzoz gazları, kamyonlardan düşme ihtimali olan hurda parçaları… Biraz sabredip Yeni Foça’ya vardığımda üzerimden büyük bir yük kalkmış oldu. Buradan sonra trafik iyice azaldı ve asfalt koşulları da düzeldi. Böyle bir tura çıkacaklar için Aliağa – Y. Foça etabını kesinlikle tavsiye etmiyorum. Ha eğer Tarkovski’nin Stalker filminin tekrar yapımını üstlenmeyi düşünürseniz o zaman olabilir. Bu arada MKEnin hurda alanının yanında geçerken çok ilgimi çekti gireyim istedim. İçeride eski vagon ve konteynerler gelişigüzel fırlatılmış, ışık da bir harika. Fakat güvenlik üzülerek izin vermedi. Ancak mesai saatinde girebilirmişim.

Foça'ya yaklaşırken. Güneş battı batacak.

Foça’ya yaklaşırken. Güneş battı batacak.

Foça’ya kadar 22 kilometrelik yol, gün batımı manzaraları bakımından geçtiğim en hayranlık uyandırıcı yoldu diyebilirim. Havanın kararmasına çok az kalmasına rağmen durup durup seyrettim koyları, adaları, bulutları, ve sadece bisikletle geçerken görülebilecek plajları. Tam hava karardığında da eski Foça’ya giriş yaptım, tam 100. Kilometrede! Önce karnımı doyurmak için bir yer aramaya koyuldum. Tatil yerlerinin lokantalarını ğek sevmem, hepsi birbirinin aynı şeyler yapıyorlar. Tesadüf eseri dükkanının önünde ev yemeği yiyen bir esnaf görünce hemen ilişip tavsiye isteyince 20 metre ötedeki lokantayı önerdi. Çarşı lokantasının önünde durdum ve ne yemek var diye bakarken içeriden sahibi çıkıp “delikanlı yemek kalmadı, ama çorbam var!” deyince biraz yüzüm düşmüş olacak ki bir kahkaha kopartarak “ama merak etme seni doyurmadan buradan yollamayız” deyince kendime geldim. Tavuk çorbası, dalyan köfte, pilav, söğüş domates, yoğurt ve bol sarmısaklı cacıktan oluşan menü ile harika bir tabak yapmıştı Mesut abi. Abi dediğime bakmayın 70 yaşında ama çok daha genç gösteriyor. Aslen Kadıköylüymüş. İlkokulu da Paşakapısında, Salacakta okumuş. Bu tesadüfleri bisiklet yolculuğu da zenginleştirince bir güzel sohbet ettik ve yolda kaybettiğim kuvveti tamamen geri kazandım. Sanırım o zaman yola çıksam epey bir mesafe gidebilirdim. Ama yapmadım Kalacak bir yerler bulup soğuk bir bira içme hasretini dindirmeyi görev bilip, halkın meraklı bakışları arasında Foça’da gezinmeye koyuldum. Önce yıllar evvel burada kaldığım bir yere gittim, yer sormaya. Mekan hakikaten harika düzenlenmiş, içinde avlu ve etrafında odaları olan, özenli yapılmış bir pansiyon. Fakat benimle ilgilenen adam o kadar rezil bir insandı ki! Önce bisiklet yolculuğumu manyakça bir iş olarak adlandırıp (bunda birşey yok) beni aptal olduğuma inandırmaya çalıştı (bunda var), hakikaten. Sonra aşırı kendine güveniyle ipe sapa gelmez espiriler yapıp, abartılı hayret ünlemleriyle beni iyice sinirlendirdi. En son kahvaltıyı erken veremeyeceklerini (9daki motora yetişmem gerekiyor ya) ve kredi kartı kabul etmediklerini de söyleyince ben de “hadi arkadaşım, seninle uğraşamam” deyip çekip gittim işletmeden. Bir arka sokakta sevimli bir teyzenin aile pansiyonuna yerleştim heme;, rahat, sessiz ve doğal insanlar…

500 kilometre bakımımı yapıp dışarı attım kendimi. Vücudumda şaşırtıcı biçimde hiçbir ağrı ve yorgunluk yoktu. Bir yerde oturup hızlıca yorgunluk birasını içtim, sonra az ileride bir top sakızlı ve bir top cevizli dondurma alıp pansiyona kadar yavaş yavaş yürüdüm. Günlük yazayım istiyordum ama uyku bastırınca dayanamadım malesef.

Öğlenden hemen önce Mordoğan

Öğlenden hemen önce Mordoğan

Bütün bunları Foça – Karaburun – Mordoğan motorundan yazıyorum, saat 10:30. Yarım saate kalmadan yanaşmış oluruz iskeleye ve ben son 64 km yolculuğu yarımadanın doğusundan yapacağım. Tahminen öğleden sonra iki gibi halam, eniştem ve babaannemin yaşadığı Urla’ya varmış olurum. Görüşmek üzere!

Bittii

Bittii

Eğri Tepe. Kısım 3: Tırmanış

Geçen seferki hatamı tekrar etmemeye kararlıydım: yıldız fotoğrafı çekmek üzere fotoğraf makinasını çıkartıp sonra fotoğrafı çekmeden ve bir kolum dışarıda uykuya dalıp, sabaha doğru bir hayli üşümüş durumda uyanmak. O yüzden saat sabah dört gibi uyanıp, uyku tulumundan azıcık doğrulup fotoğraf makinasını kurdum ve yere koyup 15 – 30 saniyelik pozlamalara başladım. Ay ortadan kalktıktan sonra gökyüzü yıldızlarla bezenmişti, o kadar güzel bir görüntü, o kadar yabancı kaldığımız bir görüntü ki… Malesef makinam çok yetersiz kalıyor bu harikulade sahneyi kaydetmek için. Fakat, en azından şansımı denedim.

Mavi hat tırmandığım rota, sarı ise tırmanıştan bir gün önce keşif amaçlı çıktığım sırt hattıdır.

Mavi hat tırmandığım rota, sarı ise tırmanıştan bir gün önce keşif amaçlı çıktığım sırt hattıdır.

Sabah planladığım saatte kalktım ama tulumdan çıkmak hiç istemiyordum. Hava aydınlanmıştı ancak bulunduğum yere güneş gelmesine daha çok zaman vardı. Pek acele etmeden, asgari düzeyde hareket ederek su kaynattım, kahvaltımı yaptım ve çantamı hazırladım. Tabii çok süre geçti bütün bunları yaparken. En sonunda yerimden çıkacak kadar toparlandım. Önümdeki rota kısa olmasına rağmen, çok hızlı biçimde aşağı Sarımemetlere dönmeliydim ki, Salim Abi’yle vakitlice buluşup Niğde’ye erkenden varabileceğim midibüsü yakalayaydım. Malum bayram vakti, biletim de yok. O yüzden biraz koşturması bol bir gün olacaktı.

Sırt hattına girmek için dağın güneybatı yüzünün ortasına yakın yarığın soluna tırmandım; saat 7:00. Bu hat, dün incelemek için yanına diğer sırttan yaklaştığım ve sırtı bölen kaya kütlesini geçmek için en kolay yoldu. Bir kere buradan yükselmeye başlayınca rota takip etmek de çok kolay oldu, zira belirgin sırt hattı beni zirvenin çok yakınına kadar çıkartıyor gibi gözüküyordu. Zirve sırt hattının en solundaki geçidimsi yeri hedefleyerek hızlı biçimde tırmandım. Sırtın bittiği yerde ince taneli yamaç molozu genişçe bir patika oluşturarak devam ediyordu. Bu noktada acaba sağımda kalan yüzeylerden tırmansam mı diye çok düşündüm. Aslında biraz da yükseldim. Ancak daha kolay bir yol olabileceklen, kendimi boşuna zor pasajlarla mücadele eder vaziyete koşmak istemediğimden bundan vaz geçtim. Bu esnada Sarımemetler yaylasına gelen yol tüm çıplaklığıyla önüme açılmıştı. Flüvyal morfolojinin ördüğü bu zarafaet, bu ince oyayı andıran deseni seyrettim uzun uzun. Herşey o kadar berrak, o kadar duruydu ki! İlerlemeye devam etmeye başlayınca karşımda güneş ışınlarının hala eğimli bir demet hüzmesinin kayalığı aydınlattığını görünce zirve sırt hattının karşımda olduğunu anladım. Çünkü güneş o saatte ancak sırt hattını aydınlatabilirdi: Burası Cıngıllıbeşik – Eğritepe sırtı ve aşağısı da Akşampınarı vadisi olmalıydı.

Gerçekten de Parmakkaya’yı görünce hem de hiç alışık olmadığım bir açıdan zirveye çok az kaldığını da anladım. Parmakaya, en son on sene önce kışın tırmanış denmesi yaptığımız bir sefer ayak başparmağımı rotanın alt kısımlarında dondurduğumdan beridir bana böylesine yakın gelmemişti. Ve beş dakikalık bir yürüyüşten sonra Eğritepe zirvesine vardım. Her yöne doğru manzarayı çektim içime! Emler – Kaldı arası, Alaca buzul çanağı, Avcı Veli geçidi, Akşampınarı vadisi… Avcı Veli geçidinin alt kısmında bir buzul mezarlığı gözüme çarpıyor. Geriye bir tek kaya buzulu kalmış. O da minicik. Vadi devasa, müsebbibi ise minicik kalmış, ölmek üzere.

Emler-Kaldı

Şöyle böyle yarım saat geçirip geri dönüş yoluna koyuluyorum, saat 9:30 civarı. İniş bir saatimi alıyor. Aşağı yukarı kırkbeş dakika çantamı toplamam ve birşeyler atıştırmam sürüyor. Biraz da ısınmak ve buralara son kez bakmak için ağırdan alıyorum herşeyi. Sonra tekrar yola koyuluyorum. Bir süre yürüdükten sonrai hayret içinde kalıyorum, buraları ne zaman yürüdüğümü düşünüp. Hakikaten etrafta sürekli ilgimi çekecek şeyler var, nasıl oluyor da bunlara bakmamışım. Bu vadiden artık dördüncü kere geçiyorum, artık birçok anım da var. Şu taşta bunu yapmıştım, şu kayaya tırmanmıştım, burada atıştırmıştım… Buraları tanıyorum artık. Ne ilginç değil mi? Sarımemetlere varmak üzereyken artık sürekli dönüp arkama bakıyorum. Arkamda bırakmak istemiyorum bütüm bu güzellikleri. Diğer taraftan son bir vedanın vakti de geldi, bir mevsimlik en azından… Bundan sonra ancak kışın buralar gelinebilir hal alacak. Artık geçiş mevsimi, dengesiz havalar hüküm sürmeğe başlayacak buralarda.

Sarımemetler bir gün öncesine göre pek değişmemiş. Kamp alanına girip hal hatır sormak üzere, Serdal ile karşılaşıyorum. Hoş sohbetleri ve çay ve kahveleri ile ağırlıyorlar beni. Ne üzücü ki bir iki gün daha kalamayacağım. Salim abi de yirmi dakikaya varıyor. Ricam üzerine ana yola bırakıyor. Bir an önce Niğde’ye gidip İstanbul’a dönüşün bir yolunu bulmalıyım.

Bu saatten itibaren önümde hala 18 saatlik bir yolculuk var!

Eğri Tepe. Kısım 2: Yaklaşım

Sarımemetler çok dingin ve müsekkin. Bence burayı etkileyici kılan şey hem ön hem de arka planın zenginliği. Yemyeşil çayırla başlayıp, hemen berideki kalelerin bir kademe yükselttiği ve daha da arkada büyük dağlar ile hayat bulmuş bir sığınak sanki burası. Mangırcı vadisine girer girmez çiğdemler karşılıyor beni, mavi mor renkleriyle. Hepsi de dar toprak patikada bitmişler! Acaba soğanları ilk defa patikadan geçen hayvanlar ve insanlar yüzünden toprağın aşağılarına itildi diye mi böyle? Ne ise , bu narin, muhteriz çiçekleri incitmemek için patikadan ayrılıyorum. Böylece Aladağların bir diğer müstesna ormanının içindeyim: Mangırcı vadisi de Emli gibi, karışık ardıç ve göknar ormanı barındırıyor. Cengiz Kayacılar’dan öğrendiğim gibi ardıçların ince yaprakları kırıp o kendine has kokusunu içime çekiyorum… Fakat ardıçların hemen yakınında ökse otu bulaşmış ve tüm iç suyunu kaybetmiş göknarlar var. Kendisini emip bitiren ökse otuyla birlikte kurumuş. Her yerde böyle hayalet ağaçlar var, her yerde ölüler var… Vadiye girmeden önce, hatta daha yoldayken bile Recep Çatak’ın mezarını ziyaret etmek istiyordum. Fakat mezarın yerini bilmiyorum. Vadinin ağzından bir yerlerde olmalı. Ama bildiğim şu ki, daha evvel iki kere geçmiş ve şimdi üçüncü geçişimi yapıyor olduğumdan, ana patika üzerinde değil. Peki bulunca ne olacak? Bilmiyorum. Birşey olmayacak. Ama kendi kendime şunu söyleyebilmiş olacağım, “Recep sen bu dağlardasın ve ben seni tanımıyor olsam da unutmadım. Unutmadığım sürece de yaşıyorsun.” Bunu sadece Recep için değil, Memet ağa için de yapmak istiyorum… bunu söylemek için tabii ki ne “küçük fenâ”nın, ne de Avcı Memet’in mezarına gitmem gerekmiyor elbette. Ama bana ânı ve mekânı bir bütün olarak yaşatacağı bir anı olacağı hasebiyle önemli buluyorum. Ölümden korkan biri değilim, belki aramızda bir barış antlaşması vardır. Ama ölümlere üzülüyorum, hem de çok üzülüyorum artık. Mesela Emrah’ın ölümü. Duyduğum zaman yaşadığım kederi, hüznü büyük bir şaşkınlıkla gözyaşı pınarlarımdan dışa vurduğum zaman anlamıştım. Nedenini de bir hayli düşündüm: Artık daha iyi bildiğim ve gitgide yalnızlaştığım yaşamda bir yakın ruhun daha kaybolduğunu idrak etmek… İşte görüyorsunuz ya, tanımak ne kadar da önemsiz, yüzeysel bir ayrıntı. Asıl üzüntü, çok istediğiniz halde asla tanıyamayacağınız anlamanız işte. Tam önümde bir hayalet ağaç daha duruyor, aynı insan ve toprak ilişkisi gibi ömrünün sonuna gelmiş. Aynı yitip giden Anadolu ormanları ve bozkırları gibi… insan bir ökse otu değil mi?


Vadidin görülen en yüksek noktasında hiçlikten bulutlar beliriyor. Polarize güneş gözlüğü camlarının ardında adete kaynıyorlar yukarı doğru. Müthiş hızlı bir hareket var karşımda. Çok endişe verici bir görüntü bu, zira mevzi sağanak yağışa mı maruz kalacağım acaba? Bu sırada Katırkalesinin önündeyim. Yani yukarıya yaklaşık iki saatlik bir yolum var. Bir telefon görüşmesiyle hava durumunu öğrenip, kendi tahminimle benzer olduğunu anlayıp, ancak bu kadar zahmetten sonra buradan geri dönmenin anlamsız olduğuna kanaat getirip devam ediyorum. Bulutlar kaynamaya devam ediyor, ben de artık orman arkamda kalmış biçimde yavaş yavaş ilerlemeye koyuluyorum. Ağaç çizgisini geçtikten sonra Alpin vejetasyon ve glasiyo-karst topoğrafya tüm haşmetiyle beliriyor. Hörgüç kayalar, serseri kaya kütleleri ve yamaç molozuyla başlayıp yukarılarda daralan boğazlar ve tabii ki erken düşen karın keskinleştirdiği çatlak hatları. Patika çoğunlukla yerini oynak kaya alanlarına ve dik çarşaklara bırakıyor. Fakat kafamda o kadar çok düşünce var ki buraları nasıl geçtiğimi hiç hatırlamıyorum. En sonunda, üç saatlik bir yürüyüşün ardından tırmanacağım zirve ilk defa görünüyor. Adı Eğri Tepe (3,299 m). Neresi eğri, adını kim koydu bilmiyorum. Yer olarak Mangırcı Vadisi ile Akşampınarı Vadisini birbirinden ayıran sırt hattı üzerinde, Alaca’ya en yakın zirve olarak tanımlayabilirim. Ya da aşağıdan yukarı çıkarken Cıngıllıbeşik ve Adsız tepeden sonra gelen zirve. Buraya gelmeden küçük bir araştırma yaptım. Tırmanmayı planladığım güneybatı sırtına dair internet ya da yazılı kaynaklarda hiçbir bilgi bulmadım. Ancak Eğri Tepe söz konusu olduğunda, 2004 kışında Tunç Fındık, Mustafa Kalaycı ve Mümin Karabaş önce Eğri Tepe çanağına yüzeyden yükselip buradan yukarı doğru kulvarları takip eden bir tırmanışları olduğu bilgisi mevcut. Mustafa Nalbant ve arkadaşları ise Adsız Tepe ile Eğri Tepe arasındaki geniş yüzeyi kışın tırmanıp buradan Eğri tepe – Cıngıllıbeşik sırt hattına çıkıp rotayı tamamlamışlar. Dağın bir de Akşampınarı vadisinden çıkıldığı bilgisini veriyor Nalbant (yazılı iletişim). Son olarak geçen kış (Takoz, 2014. No. 33) Sinan Çakır ve ekibi kuzeyden yaklaşıp dağa tırmanmış. Her ne kadar benim tırmandığım sırt rotasının pek bir gözden kaçacak tarafı olmasa da, tam olarak bu rotanın çıkıldığına dair bir ize rastlamadım. Gerçi Eğri Tepe önemsiz bir zirve. Kimsecikler buralara gelip bu spesifik dağı tırmanmayabilir. Kendime düz bir kamp yeri bakmadan önce çantamı bir kenara bırakıp sırt hattının alternatif girişi ve üst kesimlerine tırmanmaya başlıyorum. Daha önceden de buraya göz atmış ve sırtın ortasındaki dev kaya çıkıntısının engel teşkil edeceğini düşünmüştüm. Yaklaşık yarım saat içinde buradan tek başıma devam edemeyeceğimi anlayıp geri dönmeye karar veriyorum. Ama çıktığım noktadan rotanın üst kısımları da gayet güzel biçimde görülüyor. Yarınki tırmanış için dinlenmek üzere hemen çantamın yanına dönüyorum.


Sonunda mütevazı kampımı kurdum. Çadır götürmeyi pek tercih etmiyorum böyle hızlı faaliyetlere. Zaten rota hakkında yazılı bir kaynak olmadığı için yanımda her ihtimale karşı epey metreler iniş yapmamı sağlayacak kadar malzeme getirmiştim. Bir de ağır kamp yükü taşıyamam! Havanın kapattığını söylemiştim değil mi? Hmm, a söylemedim mi! Tamam, hava iyice bulutlandı. Ben de hemen çorba, tavuklu makarna, zeytinyağlı yaprak sarması ve çaydan oluşan akşam yemeğimi erkenden yiyip dinlenmeye çekildim. Yukarıları seyrederken bir kartal süzülmeye başladı. O kadar büyük kanat açıklığı vardı ki! Bir de o haşmetini sanki kafama işletmek istermişçesine yavaşça süzülüyordu. İnanılmaz bir seyirdi benim için. Sonra birden bire bütün sesler kesildi. Kuşlar da yok oldu etrafta. Koca vadide tek başınaydım. Öyle bir sessizlik ki, kafamın içindeki sesleri duymaya başladım. Kafamı dinliyordum adeta! Demek buymuş :) Uykuya yenik düşmüşüm hava daha kararmadan, uyandığım da ise kocaman bir ay tüm parlaklığıyla gözüme gözüme giriyordu.

Eğri Tepe. Kısım 1: Yaklaşımın hemen öncesi

Galiba ocağı açık unuttum, dedim. Ama emin de değilim. Otobüsün kalkmasına aşağı yukarı iki saat var. Aslında bu evime gidip gelmeye ve sonra da servisi yakalamaya yetecek kadar bir süre. Hatta bayram sebebiyle iyice sakinleşmiş İstanbul trafiğini düşününce, sevimli bile sayılabilecek bir düşünce (Hale bakın nelere sevinir olmuşuz). Toplu taşıma ile ve ağır sayılabilecek bir çantayla geldiğim anneanneme kısa bir ziyareti tamamlayıp babam ve kardeşimle gerisin geriye döndüm eve. Ocak kapalı. Nasıl olduğunu anlayamadım bir türlü. Limonlu zencefilli çay almıştım sabah çıktığım alışverişte. Paketin içinden iki tane poşeti dağ mutfağı için ayırıp gerisini kaldırırken canım bir tane içmek istemişti. O sırada ne olduysa, hatırlamıyorum, ocağı açmayı düşünürken başka bir şey mi oldu? Çamaşır makinasının bitiş sinyali mi, kedi miyavlaması mı? Yoksa alelacele çıkmam mı gerekti? Hangi açıdan bakarsam bakayım gaz mandalı sıfır konumunda duruyor, sanki asırlar boyu ellenmemiş gibi. O kadar hızlı ki sonucu görmek, insan biraz daha durup bakmak istiyor. Sonucu değiştireceğinden değil de, işte öyle…

Annem evde yemeğe bekliyor. Dağa gitmeden önce yenecek yemeğe büyük önem veririm. Bu ekseriyetle dağa gitmeden önce hiçbir zaman doğru dürüst yemek yiyemedim diye de olabilir. Muhakkak evren bir takım tesadüfleri işletmekle meşgul oluyodur o zamanlarda. Bu sefer, evimden dönerken maruz kaldığımız korkunç trafik sıkışıklığı ile bir saat süren yolculuğumuz sadece yemek planını değil, otobüs terminaline gidecek servisi yakalama ihtimalini de tehlikeye sokmaya başlamıştı zira. Biliyorsunuzdur, artık her otobüs şirketi, en olmadık yerlerden hareket ettikleri için bunların kalkış yerlerini bilmek yeni kentlinin entellektüel envanterinin bir parçası haline geldi. Dönüş trafiğinde müşteri hizmetlerini arayıp servis saatini öğrenmek için bekleme listesine konmamdan, bana sıra gelene kadar yarım saat süre geçti. Bu arada aynı şarkı onuncu kere çalıyordu arka planda. Artık ailemin evine gelmiştim. Tesadüf ya, tam içeri girince sıra bana geldi!
“Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim”
“İyi akşamlar, Ataşehir’den 21:15’de kalkacak Niğde otobüsü için Atatürk caddesindeki yazıhaneden servis kullanmak istiyorum. Acaba kaçta kalkacak”
“Sekizi yirmi geçe efendim”
“Ama saat 20 geçeyi geçti”
“O zaman kaçırdınız efendim”

Artık iyice boşalıyor sinirlerim. Servisin iki dakikalık mesafedeki yazıhaneden birkaç dakika önce kalkacağını bilsek çıkar mıydık yukarı! Annem makarna ve köfteleri bir yoğurt kabına koyup elime tutuşturuyor, aceleyle tekrar aşağı arabaya iniyoruz… İki dakika sürmüyor oraya varmak. Ancak mekan terk edilmiş. Yanda başka bir otobüs şirketinin yeri var. Derdimi anlatıyorum, o da arayıp soruyor ilgili yere. Servis daha gelmemişmiş, gelecekmişmiş. E iyi o zaman. Ayak üzere yoğurt kabından köfte ve makarnayı yemeye başlıyorum, sırtımda çantam olduğu halde. Bu sırada o diğer şirketin yazıhanesininin önündeki bankta oturan bir yolcu bahsi geçen servisin çoktan gittiğini söylüyor. Yetkili tekrar arıyor, bu tekrar gitti diyor derken servis bir anda çıkageliyor. O sırada yemeği de bitirmiş bulunuyorum. Tuvaletim de geliyor fena. Keşke yoğurt kabını …, neyse. Şoför beni azarlamaya başlıyor hemen. Bu kadar insanı bir tur dolaştırmak da neymiş efendim, saatten haberim var mıymış?

Sükunetimi koruyup bütün günahlarım için özür diliyorum. Fakat adam devam ediyor konuşmaya. Ben de sinirlenmeye başlıyorum artık. Daha dolu dolu kırkbeş dakika var, yolda zerre trafik yok, neden böbreklerime çalışıyorsun bre adam. Sonunda kendimi tutamayıp ona beni telefonda yarım saat bekletip haksız kazanç sağlayan call-center’dan girip, yolcuların servise binmelerine refakat bile etmeden yazıhaneyi kapatan görevliye, söylenmekten öte birşey yapmayıp kafa şişiren zat-ı alilerine kadar giydirip çantamdan teselli bulmaya çalışıyorum. Bereket versin ki, önde oturan yaşlıca bir adam bana hak verip diğer yolcuların da nasıl düşünmesi gerektiğini buyurunca içerisi sessizleşiyor. On dakika bile sürmeden terminale varıyoruz. Yirmi dakika içinde üç farklı mekan, üç farklı grup insan ve bir çanta…

Eğer evde çay olsaydı sabah alışverişe gitiğimde çay reyonundan geçmeyecektim; reyondan geçmesem bu özel çayı almaz, çayı almasam içmeğe özenmezdim; içmeğe özenmesem ocağı açmayı düşünmeyecek, ve daha sonra kuşkuya düşmeyecektim; kuşkuya düşmesem geri dönmeyecek ve feribot trafiğine saplanmayacaktım; trafiğe saplanmasam rahat rahat ailemle akşam yemeği yiyip sulh içinde servise binecektim. Kısacası siz siz olun evinizden çayınızı eksik etmeyin.


Otobüs tam vaktinde kalktı ve sabah müthiş bir zamanlamayla Niğde otogarına vardı. İlk servisle köy garına gittim ve sabah 7:30 Çamardı arabasını yakalayabildim. Büyük bir şaşkınlık oldu bu benim için. Daha evvel ucu ucuna kaçırmışlığım vardır bu arabayı. Arka koltuğumda yanındaki Niğdeli amcayla koyu bir sohbete girmiş genç birinin sohbetini dinliyorum. Zart diye de muhabbetin açılmasına şaşırdım aslında. Yani tamam, kıyafetler hemen turist olduğunuzu bağırıyor ama yine de bir kuluçka süresi olur “Demirgazığa mı gidiyonguz” muhabetinin açılmasına. Neyse bunlar bir saat onbeş dakikalık yolculuk esnasında bütün (tabii ki hepsi değil) vadilerin isimlerini andıktan sonra muhabbet Çukurbağ – Demirkazık sapağında bölünüverdi.
“Hani Demirkazık köyüne giriyordu”
“Valla kardeşim bu araba otuzbeş yıllık şoförlük hayatım boyunca hiç Demirkazık köyüne girmedi”
“E bize öyle dediler, o yüzden bindik”
“E öyle olmasaydı yine buna binmeyecek miydin? Başka araç yok ki”
“Ama, biz… biz şimdi n’apalım? Burada inelim mi, yoksa nereye gideceğiz?”
Çocuk ileri doğru çıkınca nasıl ilk muhabbetin de bu kadar hızlı açılabildiğini anlıyorum, meğer şort giymiş! Hava da soğuk biliyon mu… Neyse, Narpuz vadisine gireceklermiş meğer. Üç kişiler yanılmıyorsam ve yürüyüş yapmaya gelmişler. Onlar inince aracımız da devam ediyor yoluna. Salim abi beni evinin orada bekliyor. 4X4 aracıyla Sarımemetin Yurdu’na götürecek. Eskiden o kadar yolu yürüdüğümüzü düşününce çıldıracak gibi oluyorum! Kahvaltıya davet ediyor Salim abi, yenge ciğer kavurmuş bir de! İhtiyacım olan işte tam da bu. Sohbet, muhabbet derken 9:30 ayrılıyoruz evden. Elmalar artık olgunlaşmış, bahçelere kasalar yığılmış az sonra başlayacak hasatın haberini veriyor. Amasya cinsi. Niğde’de çok dar bir alanda yetişiyor: Bademdere ve Çukurbağ arasında. Çukurbağ köyünün simgesi de elma. Salim abi yiyeyim diye beş altı tane kopartmış dalından.

Elma ağaçlarının olduğu alan dışında kalan kesimler çok çorak. Hiç ağaç yok. Belki iki üç tane çeşme kenarlarında falan var. Acaba eskiden nasıldı buralar diye soruyorum. Salim abi bana 1962 yılında Demirkazık’a gelen yabancıların internetteki videolarını görüp görmediğimi soruyor. Tırmanış yapmak üzere iki arabayla yabancılar gelmiş buraya. Hillman Mountain Imp arabalarının tanıtım videosu olsa gerek diyorum. Gerçekten de o videodan bahsediyormuş. Diyor ki, videoyu izlerken bir de ne görelim babam da kayıtlarda. Elli iki yıl öncesinden kalma kayıtlar birden bire belirince internetten biz bile ne kadar etkilenmiştik, duygulanmıştık. Bu video çekimini internete taşıyan ise ekspediyondaki Glaskowlu dağcılardan birinin oğlu.

P1200012
Kayalık kapıdan geçince Sarımemetlerin büyülü dünyasına girdiğim hissini hep aynı heyecanla yaşıyorum. İnsan kendini evinde hissediyor resmen. Etraf çok sakin, sağ tarafta bir çadır, solda ise iki – üç tane falan var sadece. Hiç oyalanmadan yola çıkayım istiyorum. Ama önce kamp alanındakilere yaklaşıp bir merhaba demek niyetindeyim. Yaklaşıp hal hatır sormama karşın pek de ilgilenmiyorlar. Dağda kim var kim yok onu öğrenmek istiyorum aslında. Onlar da bilmiyorlar. Bunun üzerine hiç vakit kaybetmeden kendi rotamın yolunu tutuyorum. Yolum kısa sayılmaz. Onca mücadele, gerilim, hatta yukarıda bahsetmediğim bayramda buralara ulaşmak için yaptığım on farklı ulaşım planının nihayete bağlanması sanki kocaman bir tesadüf balonuymuş gibi artık. Tesadüf havadan hafif… balon uçmaya başladı bile.

 Adamlara gözünü dikmeyen koyun

O güne değin, bu kadar şaşkınlığa düştüğüm herhalde çok az olmuştu. Vadi tabanından aşağı yukarı 1,600 metre irtifa kazanılarak varılan yolun sonuna gelirken, tek başına bir koyunun biraz kaba saba karşılama merasimine nail olmak sıradan bir günde başınıza gelen bir durum olmasa gerek. Gerçi hayvancağız da kafasını pek kaldırmadı ya, ilgisi kayalıklar arasından çıkmış bir takım ot ve çiçekler tarafından iştigal ediliyordu. Zaten oraya kadar çıkmasını da aynı içgüdü sağlamıştı. Varmış olduğu bu nihai düzlük her ne kadar küçük bir alan olmasa da, yenir nitelikte pek birşey de gözükmüyordu. Nereden sapmıştı da buraya kadar çıkmıştı? Aşağıda hiç mi ot, diken, çalı, çiçek yoktu da sürüsünü ardında bırakıp Demirkazık dağının zirvesine kadar çıkmıştı? Eğer karnını doyuramazsa ne yapacaktı? İnecekse hangi rotayı takip edecekti? Yardıma ihtiyacı var mıydı? Burada olduğunu kimse biliyor muydu? Biz böyle düşüneduralım, o sanki herşey çok normalmiş gibi sakin ve sessiz, birkaç metre uzağında kalan, ki buna kuzey, doğu ve güney istikametlerine yüzlerce metre inen uçurumlar ve biz üç insan evladı dahil, herşeye ilgisiz; açlığını dindirmeye devam ediyordu. “Be adam, dikkat etsene! Hem soframa ayakkabılarınla girmişsin, hem de hakkımda neler düşünüyorsun!”, “ben senin malın mıyım? Sana ne nerede ne yaptığımdan?”, “aklımsıra yardım edecekmiş, gülerim seni insan bozuntusu” demiş midir içinden, yoksa hiç itilafa girmemek için vaz mı geçmiştir?

Tabii koyun deyip geçmemek lazım, bir kere çok tutarlı ve muhteris bir hayvan. En iyi bildiği şeyi yapıyor ve bunun içine önüne çıkan engelleri mevcut potansiyeli dahilince ustaca kullanabiliyor: dört ayak, satha yakın ağırlık merkezi, ve tabii dikkat eksikliği ya da hiperaktif bozukluk gibi modern sıkıntılara bağışık bir bünye! Ama değil öyle, orada tek başına ne yapacak bu hayvan… Hemen sahiplendik diye hatırlıyorum. Ertesi günlerde buraya iki defa daha geleceğiz ya, acaba dik kısımlarda ip emniyetiyle aşağıdaki bele kadar indirsek mi? Suya ihtiyacı var mıdır? 

Bir süre ona yaklaşmadan ve ürkütmeye çalışmadan ne yapsak diye düşündüğümüzü hatırlıyorum. En sonunda ertesi gün ne yaptığına bakarız diye konuşup kampımızın yolunu tuttuk. Hatırlarım, böyle hayvanlarca çıkılması çok zor yerlere onların izlerini bırakıp, sonradan zirvede bunları görecek dağcıların yüz ifadelerini hayal etme oyunu ve hayallerini. Ne bileyim, mesela Parmakkaya’nın zirvesine keçi boku bırakmak. Demek ki çok da abartmaya gerek yokmuş. İki gün sonra tekrar aynı yer vardığımızda ortada koyun moyun yoktu! Zirve sevincini, bir takım şüphe ve endişelerin kapladığını söyleyebilir miyim, bilmiyorum. Belki anlık hislerdi bunlar. Ama aklımın bir kenarını doldurmuştu bu koyun. İsim bile vermemiştik belki, ama anlayın işte. Klasik rotadan inişte, bele yakın bir yerde gördük onu. İçimiz rahat etti. Bundan sonra artık yolunu bulabilirdi. Ama yine de, insan emin olamıyor. Ertesi gün tekrar burayı ineceğimiz zaman bakarız dedik. Ertesi gün ve daha erken saatlerde tekrar aynı yerden iniyoruz, artık biraz da sıkıntı gelmiş, yorgunlukla beraber. Ama bir sorumluluk duygusa da var. Ne olacak bu koyun fert? 

En sonunda, vadi tabanına varacak çarşak yola girmiş olduğunu gördük. On sene ve onbeş gün önce, dört gün boyunca bir koyunu gördükçe rahata kavuştuğum faaliyetin, Aladağlarda yaptığım en yoğun tırmanış haftasının böyle bir hikayesi vardı işte. Demirkazık dağının zirvesiyle alakalı kasvet dolu korku hikayeleri gördüğümde gazete haberlerinde aklıma o koyun gelir; o dağa ilk kez gidecek insanlara motivasyon sağlamaya çalıştığım zamanlar aklıma yine o gelir. Dağları hafife alan konuşmalar duyduğumda, büyüten insanların cümlelerinde hep o koyun… Dört ayak, dikkatli adımlar ve odaklanmış bir zihin.

Mountaineering

Büyük İngiliz şair, edebiyat eleştirmeni ve filozof Samuel Taylor Coleridge, gelecekte İngiltere kaya tırmanışının kalbi olacak Lake District bölgesinin etrafında dolaştığı ve içine sırf zevki için Scafell’in ilk (kayıtlı) tırmanışını da eklediği dokuz günlük yolculuğunun sonunda, 9 Ağustos 1802’de evine döner 1. Scafell’den inerken yaşadığı dehşet verici anları ve baş döndürücü tecrübeyi Sara Hutchinson’a yazdığı mektupta anlatırken

“Kol ve bacaklarım zangırdıyordu – dinlenmek için arkama yaslandım, ve alışkanlığım olduğu üzere deliler gibi gülmeye başladım, üzerimde her iki tarafta yükselen kayaların görüntüsü, ve onların üzerinde coşkun bulutların ürkütücü biçimde ve hızla kuzeye doğru geçmelerine korku ile boyun eğdiğim an. Neredeyse kahince bir trans ve hazza nail oldum – yüksek sesle şükrettim tanrıya, Akıl ve İradenin kudreti için, ki geride kalan hiçbir Tehlike hakkımızdan gelemez.”

diyor ve aslında Romantik yazının bir anlamda şemasını da ortaya koyuyordu2: Delilik, kahkaha, çoşku, dehşet, ürkmek, boyun eğmek, trans, haz, tehlike, ve manzara! Fakat bütün bu edebi kalıpların ötesinde eve döndüğü akşam macerasının hikayesini Robert Southey’e yazarken İngiliz dilinde “Dağcılık yapmak” fiilini de ilk kez kullanmış oluyordu: “ertesi günün büyük bir bölümünü dağcılık yaparak geçirdim”. Coleridge “yeni bir faaliyet için yeni bir kelime” kullanıyordu diyor Simon Bainbridge “Bir kaç on yıl önce Avrupa’da ortaya çıkmış ve iktisadi veya askeri saikler dışında bir sebep için, zevk için, dağlara çıkmak” faaliyetini kastederek3. Adı olduğu ölçüde bir iştigal yandaş bulmaz mı?! Adı geçen eserden alıntılamaya devam edersek “Coleridge, dağcı kelimesini fiil haline getirip ilk defa lisana sokarken, “dağcı” ismi anlamca dönüşüme de uğruyordu. Eskiden beridir “bir bölgede yaşayan ya da oranın yerel halkı anlamına gelen “mountaineer” artık dağa tırmanma yeteneklerine sahip ya da tırmanma faaliyeti ile meşgul kimse anlamına gelmeye başlamıştı”

Coleridge “mountaineering” kelimesini ilk (iki yüz on iki yılı saymazsak) kullanışı tesadüftür ki iki gün öncesine denk geliyor. Tesadüften midir bilmiyorum, ne zaman bir takım şeyleri aramaya kalksam yaşadığım ana çok yakın bir takvim sayfasından gelip masama konuyor. Sanki uzay-zaman bükülüyor ve terimler ve idealler ve duygular ve dağlar etrafımda çılgınca bir girdap gibi dönmeye başlıyor aynı John Ruskin’in The Glacier des Bois tablosundaki gibi.

John Ruskin_The Glacier des Bois


  1. İngiltere kaya tırmanışı ekolünün kısa bir tarihçesi ve Scafell hikayeyeleri için bkz. Özbakır, AD., 2013. Hodgkin ve Peck (İkinci Bölüm) : Robin Allason Hodgkin, 1916 – 2003. tirmanis.org (url
  2. Romantizm akımı ile dağcılık arasındaki ilişkiye dair kısa bir giriş mahiyetinde bkz. Özbakır, AD., 2012. Preuss’u nasıl okumalıyız? tirmanis.org (url
  3. Bainbridge, S., 2012. Romantic Writers and Mountaineering. Romanticism, 18(1), pp.1-15. Gerçi Rönesans ve sonrasında birçok meşhur şahsiyet sırf manzaranın ve yüce olanın ardından dağlara çıkmışlardı. Misal, Petrarch için bkz. Özbakır, AD., 2012. Seyretmenin keyfi için, sırf, ve tepeden… dağdelisi (url

Aladağlar’dan ortaya karışık

Son bir ayda iki kez Aladağlara gittim. Her vadisi bambaşka karaktere sahip dağ sırasında insana bir ömür boyunca yetecek kadar farklı manzara ve tecrübeler bekliyor. İlk defa Aladağları gördüğüm zamanı hatırlıyorum da, Niğde’den Çamardı’na doğru yaklaşırken Demirkazık ve uydularının görkemli pozunu, derin kanyonların davetkar gizemini… İlk gidişimden beri neredeyse onbeş yıl geçmesine rağmen heyecanımdan hiçbir şey kaybetmediğimi duyumsamaktan mutlu oluyorum. Aranızda oraları görmemiş kimseler varsa lütfen bir yolunu bulun ve bu sarp coğrafyanın misafiri olun.

Son bir ayda yaptığım yolculuklarımdan hoşuma giden dört tane kareyi paylaşmak istiyorum.

Avcı Memet hayatını kaybetti

Mehmet (Taşyalak) Amca ya da Avcı Memet’le hiç tanışmadım. Ama onun Aladağların gönlü bol, merakı büyük, misafirperver ve kadirşinaslığı ve daha birçok meziyeti ile dağlarda yaptığı muazzam gezintileri ve bilmediğim daha birçok özelliği ile efsanevi tek siması olduğunu defaatle duydum; hikayelerinden birkaçını okudum. Ömer Tüzel’in Aladağlar kitabının önsözünde, dağcılık haberleşme forumlarında, dağlarda ya da kaya tırmanış alanlarında eski neslin öncüleriyle aynı mekanı paylaştığım sırada… Bir 2009 Aralık günü Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Kulübü (YTUDAK) e-posta listesine beyin kanaması teşhisi ile Niğde devlet hasteanesine kaldırıldığı haberi gelmişti. Bunun üzerine Memet amcaya yardım etmek için birçok kişinin seferber olduğunu hatırlıyorum. Listeye Yıldırım Güngör 90lı yılların ortasında TRT için hazırlanması planlanan bir Aladağlar belgeseli çekimleri esnasında yönetmenin dağları bırakıp Mehmet Amcayı belgesel yapmayı istemesini naklettiğini de az evvel tekrar açıp okudum. Batur Kürüz’ün ve birçok önemli dağcının Mehmet Amca hala hayattayken onunla daha çok vakit geçirip anılarını kayda almayı önerdiklerini de hatırlıyorum.

Artık Memet Amcayla tanışmak için çok geç. Memet Amca 26 Haziran 2014 tarihinde hayatını kaybetmiş. Malesef, an itibarıyla internette Mehmet Amcaya ait kaliteli tek bir fotoğraf bile yok. Umarım bir an evvel sözlü edebiyat kültürümüze ihanet edebilir ve benim gibi yeni nesil dağ tutkunlarına onu tanıtacak ve anlatacak yeni yazı ve ses kayıtları, görsel malzemeler ortaya çıkartabiliriz. Aladağların Avcı Memet gibi efsanelerini bildiğimiz ölçüde daplık arazinin yekun olarak değerini daha iyi kavrar ve korumamız gereken mirası benimseriz.

Yakınlarına, onu sevenlere baş sağlığı dilerim.

Şok, Rihanna…!

Yazının Rihanna’yla falan alakası yok elbette. Dikkat çeksin diye attım, hahaha. Yaz ayları malum, ciddiyeti koyverdim. Ama sebebi genel yaz rehaveti değil yanlış terim kullanımları, telafuzları ve sahiplenmeleri. Yazacağım yazı yine bir şikayet yazısı anlayacağınız (bir önceki şikayet dilekçesi için bkz. link). Kelimemiz Türkçe okunuşlarıyla “slop”, “slap”,”sılab”,ve ya “sılop”. Bu biraz “sandüviç”,”sandevüç”,”sandiviç”,”sandüvüç”,vs. dizisine de benziyor. Ama sandviçten farkı iki ayrı kelimeyi birbirine ekleyerek bizim uydurduğumuz birşey olması. Ayrıca ikinci okunuşu kullandığınızda bir de “tokatlamak” manasına gelebileceği gerçeği: “Oğlum Makmenımın, bel hizandaki tokatlamayı kavra!”. Çok fena…

Şöyle ki, İngilizce yazılımıyla “slab” (\ˈslab) büyük yassı tabaka ya da taş ve “slope” (\ˈslōp) ise meyil, eğim anlamlarına gelirler. Her ikisi de geometrik birer sıfat olmalarının dışında tırmanışta kullandığımız terminolojideki İngilizcesi “sloper”la ilişkileri hala uzaktır. “Sloper”ın tam karşılığı parmakla tutmaya müsait kenarı veya çıkıntısı olmayan, çoğunlukla yuvarlanmış ve eğim açısı yüzey boyunca değişen tutamak demektir. “Slab” elbette bu kelimeden farklı birşey ifade ediyor. Ama ben çoğu kez “olum sılabı iyi kavra” gibisinden laflar işittiğimi de biliyorum (sılabı iyi kavrayabilmek için avuçlarımızın en az birkaç, ki birkaç büyüktür 3 – 5, on santim olması icap eder). Ama slab içeriğinde bir miktar pürüzsüzlük anlamı barındırıyor, ki bu alternatif üretirken işimize yarayacak. “Sloper” tipi tutamaklar için kullanılabilecek daha uygun kelime sanırım tırmanış rotasındaki duruma göre “yuvarlak/yatık/pürüzsüz/eğimli/büklümlü yüzey” olurdu.

Şimdi yine bir çağrıda bulunayım: tırmanış ya da dağcılık faaliyetleriniz esnasında duyduğunuz yanlış kullanımları bu yazının altında yorumlara ekleyin. Bakalım daha neler yapıyoruz. Tabii ki burada amaç ifşa etmek değil. Dil yaşayan birşey; sonuçta neden bahsedildiğini anlıyoruz değil mi? Ama yine de biraz zarafet be kuzum.