“Özgürlük?” üzerine yorum

Bloga yazılar eklerken en çok arzu ettiğim şeylerin başında okuyucuların iştirak etmesi, yazılanları eleştirmesi, yorumlar yapması ve tartışmaları geliyor. Ne mutlu ki, Ozan Kanbertay “Özgürlük?” başlıklı yazı hakkında çok okunaklı ve anlamlı bir yazı kaleme almış. Yazısının içeriği ve kurgusunun özeninini dikkate alırsam böyle bir emeğin blogun yorumlar kısmında kalmasına gönlüm razı olamazdı. Herkesin okuması ve tartışmaya katılmasını temenni ediyor, Ozan’a bir kez daha teşekkür ediyorum.

Yazan: Ozan Kanbertay
“Özgürlük?” başlıklı yazınız dağlar ve özgürlük arasındaki ilişkiyi irdeleyen faydalı bir yazı olmuş. İzninizle yazıdaki birkaç noktayı eleştirmek ve tartışmaya katkıda bulunmak isterim.

Yazının ilk paragrafında dağlarda özgür hissetmenin bir tür dağcı klişesi haline geldiğinden bahsedilmiş. İlerleyen paragraflardaki örnekleri okuyunca ilk bakışta size hak vermek doğal olsa da, dağlardaki özgürlüğün klişe haline gelmesinin bence geçerli sebepleri var. Aşağıda bunları kısaca sıralamaya çalıştım.

Neden dağlara çıkıyorsunuz sorusuna verilen özgürlük temalı cevapların yüzeysel görülmesinin sebebi, cevap verenlerin sezgisel ve aceleci tutumları mıdır? Yoksa özgürlük kavramının artık içi boş ve geçersiz bir önerme haline gelmesinden dolayı bu tür tartışmalarda özgürlük sözcüğünü kullanma konusunda içine düştüğümüz kaçınılmaz ikilem midir? Sözlük tanımıyla “herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu” anlamına gelen özgürlüğün içinde bulunduğumuz evrenin gerçekliğinde bir yeri olduğunu söyleyebilir miyiz artık? Öyle ya, insanın tüm canlılarla akraba olduğunun, genetik mirasın, bilinç dışının, erken yaşlardaki çevresel şartların kişiliği şekillendirici etkisinin bilinmediği; diğer canlıların “iç güdüleriyle” insanınsa “özgür iradesiyle” hareket ettiğinin zannedildiği bir devirde ortaya atılan özgürlük kavramını yukarıdaki tanımıyla sağlam bir yere oturtmamız mümkün müdür? Bilinçli ve özgür olarak aldığımızı zannettiğimiz kararları, beynin bilinç dışını oluşturan bölümlerinde karar anından saniyeler öncesinde tespit edebildiğimiz bir devirde insanlığın bebeklik döneminde kalma pek çok kavram gibi “özgürlüğü” de nereye koyacağımızı bilemiyoruz. Dolayısıyla tartışmayı sağlıklı yürütebilmek için önümüzdeki iki seçenek var bence: Ya özgürlük kavramını yeniden tanımlayıp güncel bilgilerimizle uyumlu hale getireceğiz ya da özgürlüğün günümüzdeki defakto karşılığı olan “daha az bağımlı olma”yı kullanacağız.

Ben tartışmayı sürdürürken ikinci seçeneği tercih edeceğim. Böylesi daha net. Ayrıca 21. yüzyılda bilimsel gelişmelerinden az çok haberdar olan herhangi bir insanın yukarıdaki gerçeklerin farkında olduğunu varsaymak büyük bir hata olmaz zannedersem. Bu farkındalıktaki insanların özgürlükle tam bağımsızlığı değil daha az bağımlı olmayı kastettiklerini; dilin bilgi üretme hızımıza yetişememesinin yarattığı ikilemden ötürü bu sözcüğün kullanılmaya devam edildiğini düşünüyorum.

Dağa gitme sebebi yazının sonunda bahsettiğiniz üzere zorunlu toplumsal rollerden kaçmaktan ibaret değil bence. Toplumdaki rollerini çok seven bireyler bile, ilişkilerin karmaşıklığı ve bireylerin bütüne görünürdeki etkisizliğinden dolayı kendilerinden şüpheye düşebilirler. Bu yüzden de, parçası oldukları ağdan bir süreliğine ayrılıp kendi hayatlarına etki güçlerini ölçme ihtiyacı duyabilirler.

Kişisel alanlarımız da şehirde git gide daha çok çakışıyor. Zihinsel düzlemde bir çakışmadan bahsetmiyorum sadece. Kelime anlamıyla, fiziksel bir çakışmadan bahsediyorum. Şehirler kalabalıklaştıkça kamusal alanlar gittikçe daralıyor, daralan kamusal alanlarda kişisel alanlarımız taciz edilmeden bulunmak imkansız hale geliyor. Şehir içinde bir yerden bir yere giderken, bizler için doğrudan bir tehdit oluşturmasalar bile kişisel alanlarımızı ister istemez işgal eden insanlar bizi strese sokuyor. Evrimsel süreçte ortaya çıkan bu savunma mekanizmasının olumsuz etkisini en aza indirmek için çareyi kişisel alanlarımızın işgal edilmeyeceği ortamları mümkün olduğunca ziyaret etmekte buluyoruz. Dolayısıyla ticarileşmiş olanlar hariç dağlar, bu anlamda mükemmel yerler haline geliyor.

Dağda şehirde sahip olduğumuz ayrıcalıklardan büyük oranda vazgeçmiyoruz aslında, temelde konforumuzdan feragat ediyoruz. En basitinden, dağda da şehirdeki gibi o günkü öğünümüz garantidir. Miktarı oldukça az, lezzetsiz olabilir ama hiçbir dağcı dağda uzun süreler aç, susuz kalmaya gitmez; av peşinde koşmaz. Şehir hayatının avcı-toplayıcı yaşam tarzından en büyük farkı herhalde öğün garantisidir, yemek peşinde koşmamaktır. Bir anlamda yaşamsal belirsizliği ortadan kaldırmaktır. Şehirdeyken elde ettiğimiz, doğadaki en yetenekli avcının dahi sahip olmadığı bu ayrıcalığımızı da dağa taşıyoruz. Hatta bunun yanında şehirde pek çoğumuzun sahip olmadığı bir ayrıcalığı; yani kısa bir zamanda tüm enerjimizi temel ihtiyaçlar haricinde bir amaç uğruna harcama ayrıcalığı da elde ediyoruz.

Dağdaki kontrol hissiyatı, dolayısıyla bağımsızlık hissiyatı da daha fazla. Hava şartları, kar şartları, kayanın yapısı vs. şimdilik bizim değiştirebileceğimiz şeyler değil. Başarısızlığın sebebi büyük ihtimalle bunlar olacak; zira zaten sınırlarımızın çok ötesinde bir rotaya girmiyoruz. Ama bunları değerlendirmek, riski yönetmek de tamamen bizim elimizde. Şehirdeyse sosyal ilişkilerin karmaşıklığında vereceğimiz kararların geleceğimize ne yönde etki edeceğini tam olarak kestiremiyoruz. Belki her şeyi değiştirebilirdim belki de benim etkim yok sayılacak kadar önemsiz diye düşünebiliyoruz bazen. Her iki durumda da, yönetilemeyen belirsizlikten dolayı şehirde olmak dağda olmaya göre daha kısıtlayıcı.

Dağdaki ortam fiziken kısıtlayıcı evet ama dağdaki olası tehlikeler belli, alınacaklar önlemler sır değil. Hedefimiz kısa vadeli ve net. Çok karmaşık bir sistem yok karşımızda. Toplumsal ve kişisel ilişkilerdeki, karar alma süreçlerindeki karmaşıklığın yanında dağdaki problemler dört işlem gibi. Kısacası şehirde çok bilinmeyenli bir denklemin değişkenlerinden biriyken, dağda hem kendi denklemimizi kurabiliyor hem de o denklemin az sayıdaki değişkenlerinden biri olarak sonuçta büyük oranda belirleyici olabiliyoruz. Aldığımız kararların sonuçlarını da anında gözleyebildiğimiz için, etki gücümüzden daha çok emin oluyoruz. Birey olduğumuzun farkına daha net varıyoruz. Bu açıdan dağlara gitmeyi, çokça afişe edildiği gibi modern yaşamın ve şehirleşmenin yarattığı bireyselliğe bir tür karşı çıkış değil, tam tersine onu destekleyici ve güçlendirici bir eylem olarak görmek anlamsız olmayacaktır.

Sonuç olarak, yukarıda açıklamaya çalıştığım unsurların tamamı daha az bağımlı hissetme ihtiyacımızı giderdikleri için, dağları bu ihtiyaca en yakın ama geçerliliğini yitirmiş bir kavram olan özgürlük ile özdeşleştirdiğimizi düşünüyorum.

“Dağda tek başına kadın olmak” diye bir şeyin olmaması

Yazan: Duygu Başoğlu

“Dağ” kalıcı bir yer edindiğinde yaşam çift kutuplu bir hal alıyor; dönülen bir yer var ve genelleyerek kullanılagelen adı “şehir”. Bu nüfus gibi sayısal değerlere dayalı bir şehir tanımı değil-dönülen her yer şehir olabilir-, belki Arapça karşılığının daha iyi anlatacağı türden bir yer: Medina. Medeniyet sözcüğüyle aynı kökten. Karşına çıkacakların sosyal ve fiziksel sınıfınla eşleştirilmiş, karşılığında tepkilerinin önden tanımlanmış ve öğretilmiş olduğu evcilleştirilmiş yer. İnsanın kurduğu bir medeniyetin belirlediği ölçülerde ve koşullarda yaşanan, konaklanan yerin ısısının veya yürünen yolun eğiminin hesaplandığı bir tasarı alanı. Dağa gitmek ve şehre dönmek arasında yaşanan da, yabanıl ve kendiliğinden olanla evcil ve kurgulanmış olan arasındaki çift kutupluluk.

Yalnız olmak bu ayrımı belirginleştiriyor. Yanındaki insanla iletişim biçimiyle ve birlikteliğin tetiklediği sosyal alışkanlıklarla taşınan şehir kurgusu olmadan dağ yalnızca kendisi, üzerindekinin varlığına kayıtsız ve adil. Bu şekilde yalnızlık daha yalın, şehre karşı kutbun daha özünde ve ucunda. Burada bir de not düşmeliyim belki; insanın ayrıcalıklı tür olduğu alanlardan kendini mahrum bırakmayı seçen kişi –bana kalırsa- ister istemez karşıt bir konum alıyor. Çözüm önermeyen, aramayan bir karşıtlık hali. Çoğu faaliyette (hedefin alacağı emeğin zaman kısıtına oranına bağlı olarak) tırmanılan süre dağda geçirilen sürenin küçük bir kısmıdır ya, kendi adıma pek iddialı bir şey de yapmadığımdan olsa gerek, tek başımayken dağda geçen zaman daha da durağan oluyor. Dağda yapılan, fiziksel aktiviteden çok gözünü rüyadan hallice yıldızlı bir gökyüzüne veya bivağını dövmekte olan tipiye açmak ve cansız, ama iradesi varmış gibi etkileşim içinde olduğun bir kar ve kaya yüzeyinin ortasında türünden tek canlı olmakla ilgili bir şeye dönüşüyor. Burada cinsiyetsiz ve kısıtsız bir şey olarak varsın, herşeyin kendiliğinden olduğu gibi olduğu yerde seni sınıflandıran bir şey ve ona göre tasarlanmış bir çevre olmadığı gibi hormonların birinden farklı tepkiler verdirmiyor çünkü kıyas konusu başkası yok. Dağa gitme işinden birlikte hareket etme dinamikleri çıkarılınca kalan şeyi kadın ve erkek için farklı kılan sadece dağa gidene kadarki süreç ve tek gitme kararı. Bir de DağDelisi ‘Tek başına bir kadın olarak dağa gitmekten bahset’ dediğinde öyle bir şey yok demek var.

Bugün ve buradan bakınca dağ ve şehir ikililiğini birbirini doğal olarak tamamlar halde görüyorum, karşıtıyla anlamlı olan herşey gibi birinden mahrum kalmak diğer deneyimi de eksiltir gibi geliyor. Dağ ise yakın olduğun ve misal, yanında rahatça susabildiğin biriyle veya yalnız gidilebilen bir yer, aksi taktirde -ne olsun- park olabilir, doğa parkı mesela. Tırmanış bahçesi. Güzel ancak bir ucu dengelemiyor. Geçmiş bir günün karşı kutbu olmayan bir uçta sallanır hissetmediğim bir zamanından bakıncaysa böyle bir denge meselesi yok. Aynı dağa gitmenin birçok insan için sosyal bir aktivite olabilmesi de bundan sanırım, ve tek başına gitmenin yaygınlığını belirleyen de denge aranan kırılma noktası.

Söz sende DağDelisi, kim nereye neden gidiyormuş da gitmiyormuş?

Özgürlük?

“Dağlarda özgürlüğü bulmak”/”özgür olmak” oldukça sık duyduğum imge/duygulardan birisi. Hatta geçen sene bu aylarda Dağdelisi facebook takipçilerine sorduğum neden dağlara çıktıkları sorusuna verilen ikinci en popüler yanıt “Kendimi dağlarda özgür hissediyorum”. Kimseyi incitmek istemem, fakat bu yanıtın üzerinde çok düşünülmeden, sezgisel şekilde verilmiş bir yanıt olduğunu düşünürüm (Dağcılar biraz romantik, kuzum). “Kuşlar gibi özgür” gibi. Kuşlar neden özgürdür? Uçabildikleri için mi? Yani karada yaşamak zorunda olmadıkları için mi? Yoksa “uçmak” metaforu yüzünden mi – uçmak, mekanın kısıtlarına kapılmaksızın kaçmak?

Çünkü kimse “Amfibiler kadar özgür” gibi bir ifade kullanmaz. Çoğumuz için dağların hissettirdiği özgürlük, kuş ve uçmak imgesindeki gibi birşey midir? Yani bağlantıyı kuvvetledirmeye çalışırsam dağların aksi takdirde düz olan yaşantımıza üçüncü bir boyut katması ve bu sayede üç boyutta hareket etme kabiliyeti kazandığımızdan mı? Tamam, tabii ki bir mahkum için bu imgenin ne kadar kuvvetli olduğuna şüphem yok. Ama kent insanları niçin hala böyle düşünür? Çünkü isteyen yüksek katlı apartman bloklarına baktığında üçüncü boyutun esaret verici baskınlığını hissetmez mi? Hisseder elbette -yani bu durumda kent yaşamının empoze ettirdiği şeylerden kaçmak için midir? İstenmeyen bir sosyal çevreden, mecburi arkadaşlıklardan, pis bir fiziksel çevreden, zorlukla katlanılan mecburiyetlerden? O zaman dağların verdiği özgürlük, oraların insan gözünden uzak bir sığınak olmasından mıdır? İnsan dağda olduğu için değil de gözden uzak ve Eric Shipton’un söylediği: “…artık kaybolmuş bir yaşam biçimine geri döndüğümü hissederdim. Birkaç yüzyıl öncesinin acelesiz günlerini düşünürüm, yaşamın çılgınca bir telaş olmasından önceki, kırsal yörelerin bir sürü insan tarafından berbat edilmediği, ve güzelliğin bir iş meselesi olarak istismar edilmediği günleri. O kadar alıştık ki günlük hayatın bizler için kolaylaştırılmış olmasına, enerjimiz yaşam sanatınca işgal edilmiyor; fakat duyulanma ihtirası içinde azıtmış. Ferdiyet, sığ basın makalelerinin hazır-kalıp fikirlerince zulmedilmiş, koşuşturan insan güruhunun kitle-duygularında boğulmuş.” bir sebep midir bilinçaltımıza hükmeden?

Dağcılıktaki özgürlüğün fiziksel kısıtların ötesinde olduğunu vurgulamadan, “dağlarda özgür hissediyorum” ifadesi yaşadığımız post-modern yaşam kadar anlamsız. O yüzden üzerinde düşünmek ve düşündürtmek istiyorum. Dağ ve dağcılık insan yaşamını idame ettirmesi için dostane yerler değildir. Burada ömrümüze nazaran kısa bir tecrübe yaşamanın bedeli ve kısıtları da epey fazladır. İstediğiniz yoldan gidemez ve istediğiniz rotadan çıkamazsınız; eksikliği halinde yiyecek ve içeceğinizi tedarik etmeniz çok zordur; arkanızda bıraktığınız sevdiklerinizin sorumluluğunu daima kalbinizde taşır ve ona göre hareket edersiniz; liste uzayıp gider… Kısaca dağda hangi özgürlüğü buluyorsanız bu özgürlük başka özgürlükler pahasına kazandığınız bir özgürlüktür.

İşte buradan hareketle bir adım daha atalım ve genelleyelim: toplumsal rollerden sıyrılmak olarak tanımlayabilir miyiz dağlarda az kişiyle deneyimlenen özgürlüğü? Peki tamam, tamam genellemeyelim. Ama özel bir örnek biliyorum. Bu yazıyı kısmen özgürlük üzerine bir deneme ve Duygu’dan rica ettiğim yazısı üzerine bir önsöz olarak kabul edin.

Dağ Filmleri Festivali (kısım IV)

Festivalin dördüncü günü olan Cumartesi çok merak ettiğim üç film vardı gösterimde: “Özgür Kurtlar”, “K2: Himalayaların Sireni” ve “Shackleton’un kaptanı”. Ortalama 80 dk süren filmlerden sonra canımın çıkacağını tahmin ediyordum. Ancak Fransız Kültür’ün Taksim’de olay çıkması istihbaratını almasıyla binayı kapatmaya karar vermesi üzerine 19′daki “Shackleton’un kaptanı” filmi Salı gününe (dün) ertelenmiş oldu. İyi de olmuş, çünkü bu yapımların her biri dikkat isteyen yapımlar.

“Özgür Kurtlar” aslında bir kamera arkası belgeseli. Sibirya’da (Yakutsk) bir Ren geyiği çobanının kurtlarla girdiği yakın ilişki temasını işleyen bir Fransız, Rus ve Kanada ortak yapımı filmde, filmde oynatılacak eğitimli kurtların nasıl eğitmenleriyle kurdukları güven ilişkisi sayesinde içgüdülerini kamçıladıkları ve mükemmel bir “oyun”culuk sergilediklerine şahit oluyoruz. Tabii çekimi ve edittingi süren filmden farklı (filmin gösterimde olup olmadığını bilmiyorum) ama ona paralel olarak, esasen eğitmenleri ile kurtlar arasındaki yakın & duygusal ilişkiyi izliyoruz. Film hem kış hem de yaz aylarında geçiyor ve Sibirya’nın bu kontinentalitesi en yüksek bölgesinin tasviri zor koşulları altında gerek lojistik gerek çekim problemlerini de izleme şansımız oluyor.

Açıkçası bu filmi seyrettikten sonra kafamdaki kurt imgesi ciddi biçimde değişti. Özellikle alfa kurt Digger’ı donmuş nehirin üzerinde açtıkları delikten düşmesini sağladıkları zaman, eğitmenin büyük bir suçluluk duygusuna kapılması ve Digger’ın güvenini kazanmak için üç gece onunla yatağını paylaşması çok acayip bir seyirdi. İşte bu noktada filmin Türkçeleştirilmiş ismini eleştirmek istiyorum. Orijinal adı “Wolves unleashed” yani “tasması çözülmüş ya da zincirinden kurtulmuş kurtlar” olması gerekirken, “özgür kurtlar” ismi ehlilleştirilmemiş anlamını taşıması bakımından yanıltıcı oluyor. Sonuçta bu kurtlar bebekliklerinin ilk aylarından itibaren eğitimcileriyle iç içe yaşayan hayvanlar. Neyse, ben filmi çok beğendim ve her doğasevere tavsiye ederim.

İkinci film “K2: Himalayaların Sireni”. Bildiğiniz gibi Sirenler büyüleyici şarkılarıyla denizcileri kendilerine doğru çeken ve kayalıklara çarpmalarını sağlayan çok güzel perilerdir. Film, K2′yi femme fatale metaforuna büründürerek izleyiciyi çekmeye çalışan bir film. Öte yandan K2′nin Himalaya değil Karakorum’da oluşu, “K”sının bile oradan geliyor olması, ve filmin Abruzzi Dükü Luigi Amadeo’nun Karakorum ekspedisyonundan kalan görsel ve yazılı malzemer kullanmasına rağmen hala Himalaya diyor olmaları canımı sıktı. Neyse canımı sıkan şeylerden daha da bahsedeceğim ama bir iki paragraf sonra…

Film 1909 Abruzzi dükünün ekspedisyonunun 100. yılında K2′ye çıkmak isteyen aralarında Gerlinde Kaltenbrunner’in de olduğu bir grup dağcının öyküsünü, 100 sene öncen Vittorio Sella’nın çektiği fotoğraflar ve kısa video parçaları ve Dükün vakanüvisi Filippo de Filippi’nin günlüğünden parçalarla birlikte anlatıyor. Kaltenbrunner 2012 yılında 14×8000 lik projesini tamamlayan ikinci ve bunu oksijen desteği almadan yapan ilk kadın olarak tarihe geçmiş ve National Geographic’in “Explorer of the year” ödülünü almıştı. Tabii sadece Kaltenbrunner değil, o tarihte Britanya’nın “Yedi Zirveler” yarışını tamamlayan en genç kişi ünvanına sahip Jake Meyer ve ABDli dağcı Fabrizio Zangrilli de ekipteydi. İslamabat’tan yola çıkan ekip, Karakorum yüksekyolundan (Benim burası hakkındaki izlenimlerim için : link) Skardu’ya, oradan Askole’ye ve Baltoro buzulunun ağzına kadar olan yolculukları, arkasından Baltoro’yu takip ederek Concordia kavşağına gelmeleri ve sonra anakampa yolculukları kısmı kanımca eğlenceliydi. Bu esnada Vittorio Sella’nın eşsiz güzellikteki büyük format fotoğraflarını büyük ekranda seyrediyor olmak ise benim için eşsiz bir tecrübe oldu (Sella için linkteki yazıya bakabilirsiniz).

Ama filmin başından itibaren anlatıcının oldukça mekanik ses tonu ve vurgulaması, ki bu Filipo de Filippi’yi seslendiren adamdan farklı, tehlikeyi ön plana çıkartarak dağcıların ne de kahramanca ve delice birşey yapıyor oldukları mesajını verip duruyor. Malesef bu tehlikeye ve ölüme yapılan vurgu, her ne kadar filmin ismiyle bütünlük içinde olsa da, “düşman dağ” teması dışında insan ile dağ arasında ilişki kurma eğiliminde olan çağdaş dağ filmlerine kıyasla biraz eski kafalı bir kurgu sunuyor ve bu da beni rahatsız etmekten geri kalmıyor. Görüntüler güzel, dağ güzel, coğrafya güzel ama anlatılan oldukça basit bir hikaye. Gittik, gördük, koşullar kötü, hava berbat, arkadaşlarımız da öldü, çıkamadık, dağ bize izin vermedi. Zangrilli’nin son sözleri de filmin dağ temasını algısıyla oldukça uyumlu ve kısıtlı: “Dağcılıktan tehlikeyi alırsanız, herhangi bir spordan farkı kalmaz.”

Bu noktada, filmi bence tek seyredilebilir kılan şeyler kaliteli çekimler, astrofotografi örnekleri ve az önce de dediğim gibi 1909 yılından kalan görüntüler ve izlenimler. Dük’ün lojistik dehası kendinden sonra gelecek tüm dağcılık için bir model oluşturmuş ve ekspedisyon tipi dağcılığın temellerini atmıştır. Film malesef bu noktaya da pek bir vurguda bulunmuyor. Dük’ün ekspedisyonları hakkında bilgi edinmek isteyenler dağdelisi anasayfasındaki “Sahaf” menüsünden Ruwenzori, Karakoram ve Alaska’daki St. Elias kitaplarına ulaşabilir ve Sella’nın muhteşem fotoğraflarına bakabilir, de Filippi’den faaliyetleri büyük bir keyifle okuyabilir.

Son film olan “Shackleton’un Kaptanı”nı bir sonraki ve son yazıya saklıyorum. Çünkü beni en çok etkileyen film/belgesel bu oldu. Spoiler vereyim: Güney kutbuna varma yarışında Amundsen birinci gelince, meşhur kutup kaşifi Sir Ernest Shackleton kendine yeni bir hedef belirler. O da Antarktika’yı boydan boya geçmek. Keşif gemisi “Endurance” deniz buzuna sıkıştığında medeniyetten çok uzaklarda mahsur kalırlar. Sonunda Shackleton’un liderlik marifetleri ve kaptan Frank Worsley’in inanılmaz navigasyon yeteği ile yaklaşık 18 aylık buz esaretinden tek bir zaiyat vermeden kurtulurlar.

Dağ Filmleri Festivali (kısım III)

Festivalin üçüncü günü olan Cuma, tek filme gitmeyi planlamışken ikinci filmi de bari göreyim diyerek iki film birden seyretmiş oldum. Saat 19:00′da gösterime giren İlk film “A Fine Line (ince bir çizgi)” orijinal ismi ve “Hayatımın Zirveleri : Sınırlarda Yaşamak” Türkçe ismine sahip. Hayatımın zirveleri, Jornet’in projesinin ismi; yani uyduruk birşey değil. Filmde son yılların en insanüstü atleti Katalan Killian Jornet-Burgada’nın koşarak ve kayakla dağları akılları zorlayan bir hız ve dayanıklılık ile aşmasını konu ediyor. Killian’ın küçüklüğünden beri ailesiyle birlikte dağlarla iç içe sürdüğü yaşantının, yetiştiği çevrenin spor kültürünün ve sınırlarını sürekli zorlayan hedeflerinin etkisiyle nasıl bu noktaya geldiğini açıkça görebiliyorsunuz. Killian’ın, katıldığı onca şampiyonayı kazanması dışında, sadece kendisiyle mücadele etmek üzere belirleyip gerçekleştirdiği en manyakça başarılarını saymak gerekirse: Courmayeur’den Chamonix’ye Mont-Blanc Innominata sırtından(!) 8 saatte varması, Matterhorn Aslan sırtı – Hörnli traversini 2 saatte tamamlaması sayılabilir. Innominata sırtının en büyük özelliği dağ üzerinde en büyük sayanıklılık isteyen ve objektif tehlikeler bakımından oldukça dikkat gerektiren bir rota olması. Rota, buzul inişleri ve çıkışları, incecik sırt hattı geçişleri, zirveye yakın upuzun bir buz yüzü tırmanışı ve inişte acayip kalabalık yolda insan etmeniyle karşı karşıya kalmayı gerektiriyor. Kondüsyonu yerinde bir dağcının rotayı tamamlaması aşağı yukarı bir tam gün sürüyor. Şimdi isterseniz değerlendirin Killian’ın 8 saatlik koşusunu! Film bir başarı öyküsünü ekrana taşırken, dağlardaki dram ögesini de işliyor. Dünyanın en meşhur dağ kayakçılarından biri olan Stéphane Brosse ile olan arkadaşlığı, ona kattıkları ve ölümüyle düşündürdükleri kişiliği hakkında bir nebze olsun fikir edinmemizi sağlıyor; dağların bir yaşam biçimi olduğunun vurgusu bence net bir biçimde yapılıyor. Stephane, Killian ve iki kişi ile beraber Mont Blanc masifinde yer alan Aiguille d’Argentière geçişi esnasında ayakları altındaki kornişin kopması ile yüzlerce metrelik bir düşüş yaşamış ve hayatını kaybetmişti. Film, son derece etkileyici görüntüleriyle izlemeye değer. Fakat bence bitiş sahnesinde Stephane’nin sözleri daima akılda tutlması gereken bir ders niteliğinde:
“Hayatınızda mutluluğu aramalısınız, bunu sizi yaşıyor hisseden şeylerde bulacaksınız. Yaşam muhafaza edilmesi veya korunması gereken bir şey değildir. Keşfedilmeli ve büsbütün yaşanmalıdır.”

İkinci film olan “Mücadeleci bir yaşam” oldukça zor bir kısa film. Bir önceki film gibi burada da bir ultra maratoncunun hayatından kesitlere tanıklık ediyoruz. Sebastien Chaneau, sürekli uzun mesafe yarışlarına hazırlanmakta ve sırt çantasında yağmurluk, su ve epey ağır bir başarılı olma yükünü taşımanın yarattığı koşullarla baş etmek zorunda. Film boyunca motivasyon eksikliği, kornea iltahaplanması, sakatlanma, şanssızlık gibi faktörlerle yarışlardan çekilmek durumunda kaldığına tanıklık ediyoruz ve arada onula yapılan ropörtajlarla nasıl bir sonraki yarış için umutlu bir beklenti içerisinde olduğunu dinliyoruz.

Film, “Hayatımın zirveleri”nden hemen sonra gelmesi itibarıyla olması gerekenden daha kötü algılanmış olabilir. Sonuçta önceki film büyüleyici ve cazibeli bir atlet üzerineyken, bu film yine çok iyi bir atlet olmasına rağmen ışıl ışıl kupa rafını bize göstermeyen bir film. Ama sunduğu realizm çok daha önemli. Dünyada top atlet olmak inanılmaz zor bir iş ve bunun hırsıyla yaşayan binlerce insan var. Kendini daha fazla itebilmek için, motivasyon kaynaklarımızı özgürlük metaforuyla besliyoruz. Bence gerçek hayata tekrar adım atmak için iyi bir tecrübe sunuyor bu yapım. Ayrıca, bana kalırsa çekim kalitesi bakımından bir önceki kadar, hatta daha bile fazla, başarılı.

Geriye bir tek gün daha kalıyor bahsetmem gereken o da Cumartesi. Bir sonraki yazıda …

Dağ Filmleri Festivali (kısım II)

Bill Tilman (1898–1977)

Bill Tilman (1898–1977)

There is something in common between the arts of climbing and sailing. The sea and the hills offer challenges to those who venture upon them and the acceptance of these and the meeting of them as best he can lies in the sailors or mountaineers reward — HW Tilman

Geçen Perşembe günü benim için harika bir sürpriz oldu diyebilirim. “Mekanlar arasında (Between places)” başladığı an ekranda yer alan epigraf sürprizin kendisi, yani yukarıda yazan Bill Tilman’ın sözleri. Sık sık tekrar ederim, benim dağcılık kahramanlarım Eric Shipton ve Bill Tilman ikilisidir diye. Shipton’a geçen sene çok kısa değinmiştim (yazı). Tilman için kısmet bu güne imiş. Bill Tilman, birçok çağdaşı gibi savaşlarla bölünmüş bir hayat geçirmişti. Henüz onsekiz yaşında iken Kraliyet Topçu Birliğine alınmış ve I. harpte çarpışmış, savaşta gösterdiği cesaretlerden ötürü iki kez Military Cross nişanı ile mükafatlandırılmıştı. Savaştan sonra Kenya’da kahve yetiştiriciliği yaparken, dünya dağcılık tarihi görüp görebileceği en büyük birlikteliklerden birine tanıklık etmek üzereydi. Aynı yerde aynı işi yapan Eric Shipton’la birlikte Kenya dağı, Klimanjaro ve Ruwenzori’ye tırmandılar. On sene kaldığı Afrika’dan 1932 yılında ayrılma vakti geldiğinde ise Ekvator boyunca 4500 kilometrelik orta Afrika’yı Kenya’dan başlayıp Kongo nehri havzasını takip ederek bisikletle geçti. Bu macerayı yanına azıcık para, birkaç özel eşya ve ek bisiklet iç lastiği alarak tamamladı.

Ardından yüksek dağlardaki keşiflerin dönemi açıldı ikili için. Önce Nanda Devi’nin kalbine giden yolu bir sezonda ve araya bir de Badrinath silsilesi geçişini de koyarak keşfetiler. Nanda Devi’ye çıkacak muhtemel rotayı da kestirdiler. Ertesi sene Shipton Everest keşif ekibinin liderliğini yaparken ise Tilman Everest civarındaki birçok 6000 – 7000 metrelik dağın ilk çıkışını yaptı; aynı sezon Nanda Devi’nin ilk çıkışını da gerçekleşirerek o güne kadar insanoğlunun ayak bastığı en yüksek zirve rekorunu da kırdı. Takip eden yıllarda Rakaposhi’yi tırmanmak üzere Karakoram’a gitti. Zirve yapamamalarına rağmen önemli keşiflere imza attı. Yolculuğu onu daha da kuzeye Mustagh Ata’ya yöneltti ve Shipton’la birlikte bu “buz dağlarının atası”nın neredeyse ilk çıkışını yapcaklardı. Doğu Türkistan’da (Xinjiang), Hindu Kuş dağlarında, Langtang, Ganesh Himal, ve Nepal’in birçok yerinde inanılmaz tırmanışlar, silsile geçişleri, geçit keşifleri, ve genel ölçekli haritalamalar yaptılar. Bunları listelemenin sanırım mümkünatı yok. Son iki tanesini de eklersek: 1950 İngiliz Annapurna ekspedisyonu liderliği ve 1955-56 güney yarımküre yazında Patagonya buz alanının (Hielos Continentales or Campo de Hielo Sur) boylamasına ilk geçişi! Tilman ikinci harpten sonra, 1954′de, Mischief (Haylaz) adında hızlı bir yelkenli satın alarak kendi kendine bunu kullanmayı öğrendi ve maceralarını açık denizlere taşıdı. Bu ve daha sonra satın aldığı diğer iki teknesiyle yirmi küsur yıl boyunca kuzey ve güney kutup denizlerini dolaşarak daha evvel insanoğlunun ayak basmadığı dağları aradı. Seksen yaşında en son Falkland adalarına doğru çıktığı yolculuğunda gemi ve mürettebatıyla birlikte gizemli bir biçimde yok oldu.

İşte siz bir filmi Tilman’ın sözleriye açıyorsanız, izleyiciyi de bir anlamda yönlendirmiş oluyorsunuz. İzleyici, Tilman’ın idealleri çerçevesinde, çevreye duyarlı ve en az etkide bulunacak; mümkün olan en az malzeme ile tırmanacak; haritanın bilinmeyen yerlerini bilecek ve keşfedecek bir girişim insanın aklında geliyor. Özel olarak yukarıdaki sözlere bakacak olursak, bu eylemlerin dağlarda ve denizlerde yapılacak olması. Değerlendirmemi heme burada yapıp detaylara geçeyim: film bunların hepsini karşılıyor!

Ekip, 14x8000m projesini ilk tamamlayan kadın dağcı Edurne Pasaban, 2005 yılında Büyük Trango’da açtıkları Azazel rotası ile çok ses getiren ekipten Martial Dumas, ki kendisi Chamoix rehberlerindendir, ve onun uzun yıllardır partneri olan Erwan Le Lann’dan oluşan dağcılar ve dünyada birçok solo yarışa katılmış ve teknesi La Louise’i kendi elleriyle imal etmiş kaptan Thierry Dubois’dan oluşuyor. Hepsi de faaliyet alanlarında çok saygın kişiler ve 40lı yaşlarının ortalarında olmaları münasebetiyle artık risk ve maceraya daha olgun bir zihinle yaklaşabilen insanlar. Film, daha önce kimselerin ayak basmadığı fiyordların kenarına saklanmış dağları keşfetmek, bu dağlarda “estetik” rotalar bulmak, ve bu esnada dağcılık, tırmanış ve keşif üzerine düşüncelerini paylaşmak üzerine kurulu. Ekip üyelerinin geçmiş dağcılık tecrübeleri üzerine ek görsel malzeme flash-backler ile karşımıza çıkıyor. Himalayalar, Alpler, ve Grönland arasında arzularının peşinde yer değiştiren bu bir avuç insanın gerilimden uzak, kendileriyle barışık ve dürüst karakterleri sempati kurmanızı da sağlıyor.

Ben filmi çok beğendim. Son derece kaliteli görüntüler ve anlamlı parçalara ayrılmış bölümleri arasındaki görseller; film boyunca dinlediğiniz nefis müzikler, ve genel bütünlük açısından tam not veriyorum. Bir de filmin sonunda yönetmeni karşınızda bulmanız büyük bir şans. Henrik Rostrup, bütün bu elementleri bir arya getiren kişi olarak hem takdiri, hem de Tilman’a referans veren bir filmi karşıma bizzat getirdiği için, dolayısıyla beni filmi belli bir perspektiften izlemek zorunda bıraktığı için olası sorularımın hedefi olmayı hak ediyor. Ona filmde Tilman’ın yukarıda özetlediğim ideallerine ne denli ulaşıp ulaşamadıklarını sordum. Yani gördüğüm kadarıyla dağcılık anlamında hoş keşifler yaptıklarını ve haritadaki boşlukları kapatmak namına katkıda bulunduklarını, fakat denizde ıssız bölgeleri ne ölçüde keşfettiklerini, bu anlamda ne kadar başarılı olduklarını göremediğimizi, kendilerini bu bağlamda nasıl değerlendirdiklerini sordum. Aslına bakarsanız cevap ısa olmasına rağmen beni tatmin etti, Rostrup kaptanın hala 100 yıl öncesinde yaşayan bir insan olduğunu söylediğinde resim benim için tamamlanmış oldu.

Dağ Filmleri Festivali (kısım I)

Yıllardır festivale katılabilmek için can atarım ama festival haftasında asla İstanbul’da olamam! Ama bu sene farklı, her gün en az bir filme gidebiliyorum. Biletlerimi ise önceden aldım. Değmeyin keyfime! Bu sene festivalin 9. yılı (Festivalin web sayfası için burayı tıklayın). Bu seneye kadar festivalin izleyici sayısı ve gösterimdeki filmler sürekli artmış. Mesela geçen sene toplamda 12 bin kişi izlemiş filmleri. İlk senesini saymazsak, bence festivalin en büyük özelliği çok sayıda Türkiye menşeli filmlere yer ayırması olmuştu. Ancak, bu yıl Kültür Bakanlığı geçmiş senelerden farklı olarak “Ülke içerisinde üretilen filmler de kayıt ve tescil edilmiş olmak kaydıyla bu etkinliklere katılabilir” yönetmelik şartını mecbur kıldığı ve uyulmaması durumda olaşacak cezai müeyyideler hakkında festivallere bilgi verdiği için, bu sene yerli yapımlara yer verilemiyor (link). Böyle bir buruklukla başladı festival işte…

Dün ilk filmime gittim: “Yolculuğu hedefiydi…” (link). Film Alman yapımı ve orijinal başlığını Türkçeye tam çevirirsek “Yolculuğu hedefiydi: Münih’ten Venediğe yürüyerek gitmek”. Başlığın da açıkça söylediği gibi bir yolculuk hikayesi. Filme konu olan rota ilk olarak Ludwig Grassler tarafından 70lerin başında ortaya çıkartılmış. 70lerin sonunda ise birçok defa yürüdüğü ve elinde biriken birçok fotoğraf ve not yardımıyla bu hattın bir rehberini yazmış. Başlarda hiçbir yayınevi itibar etmese de, sonunda aktif görev yaptığı derneğin üyelerine dağıttığı bir rehber haline sonra ise tam teşeküllü bir kitaba dönüşmüş çabası. Ludwig senede bir gün bu yolculuğa çıkacak olanları kendi elleriyle uğurluyor ve başka bir gün de yolculuğu yapanlarla buluşup anıların paylaşıldığı bir toplantı düzenliyor. Film, Ludwig’in anlatıları ve genç bir “rüya yolcusunun” (Felix Werner) izlenimlerinden oluşuyor. Yol Bayer Alpleri, Zillertal Alpleri, Dolomitler ve İtalyan Önalplerinden geçiyor ve 500 km’lik yolculuk (filmde) dört haftaya yayılmış (Rota çizimi bu sayfadaki fotoğrafların ilkinde yer alıyor). Her akşam yol üzerindeki dağ kulübelerinde konaklanıyor. Fakat yolculuğu bu esnada yaptıkları iki çocukla beraber 4 yıla yayan bir çiftin günlükleri, anıları ve fotoğraflarından da faydalanılmış. Yani süreyi ve ekibi belirlemek size kalmış.

Filme dair birkaç eleştirim var. Öncelikle Ludwig’in konuşmalarından sonra gelen anlatıcının bahsettiği konular her zaman uyumluluk içinde değil. Hatta bazen oldukça garip. Mesela, Ludwig “yolculuk esnasında farklı insanlarla karşılaşıyor, onlarla yürüyor ve sonra onlardan ayrılıyorsunuz” benzeri bir laf sartettikten sonraki sahnede, anlatıcı “bu sabah kulübenin işletmecisi yaşlı çiftle konuşuyorduk mutfakta. Bana erken yaşka ölen çocuklarından bahsettiler. Büyük bir sessizlik kapladı etrafı. Oysa güneşli havada uyanılan bir gün, dışarıda yürümek için ne de güzel bir başlangıçtı” diyor. Bunun gibi başka yamalı editting mevcut; o bakımdan biraz hayal kırıklığına uğradım. Bir diğer sorun bazı manzara çekimlerine hak ettiğinden daha fazla zaman ayrılmış olması, oysa normalde 2-3 saniye yetebilirmiş. Bununla birlikte sanki olağanüstü manzara görüntüsünde bir eksiklik hissettim. Tabii bu çok subjektif bir değerlendirme. Filmi seyredenlerin genel olarak gördüklerinden memnun kalmışlardır. Bir diğer sorun özgürlük mefhumuna yapılan vurgu. Şahsen, dağlara gitmenin verdiği & hissettirdiği duyguların klişeler çerçevesinde “özgürlük” olduğunu düşünüyorum. Yani hayatın üçüncü boyutunda da hareket edebilme yetisinden dolayı kazanılan bir özgürlük. Bir iki tekrar olabilir ama daha fazla kaçtığı zaman insan özgürlüğün nerede olduğunu merak etmeye başlıyor. Bu “özgürlük” ve “kaçmak” konusunda düşündüklerimi ileriki bir zaman yazarım.

Şimdi olumlu yanlarına bakalım. Film insanı Alplerin K – G ekseninde daima değişen coğrafyalarla tanıştırması bakımından çok güzel. Önce yumuşak eğimli ve ormanlarla kaplı Bavyera Alpleri; arkasından Zillettaler zirveleri ve buzullarının yarattığı acayip coğrafya, ki eğer kaya buzulu, yıkama tahtası tipi morenler, keskin areteler ve vadi buzullarının morfolojisine tutkunsanız acayipliği beğeneceksiniz; sonra da ay yüzeyinden kopartılıp Dünya’ya monte edilen Dolomit zirveleri, ve son olarak yine ormanlık ve akarsularla bezeli İtalyan “Ön”alpleri. Bütün bunlara şahit olurken, filmin başlığının da ne kadar yerinde olduğunu anlıyorsunuz. Yolculuğun hedef olduğu, özellikle yola, ayakkabıya ve harekete yapılan vurgudan anlaşılıyor. Yönetmen bence bu konuda iyi iş çıkartmış. İnsan filmi seyrettikten sonra uzun yürüyüş rotaları ve “ülke” geçme macerasını yaşamak istiyor. Özellikle Alplerde, dağ kulübeleri, iyi işaretlenmiş patikaların, ve yürüyüş alanlarına ulaşımın iyi olduğu bir yerde yapılmış bir örneği seyredince “ben de yapsam” diyor.

Böylelikle benim değerlendirmem de sona geliyor. Bu akşam “Mekanlar Arasında” adlı filme gideceğim. Film yelkenliyle Grönland’a giden bir grup kayakçı ve dağcının seyahat ve tırmanışlarını konu alıyormuş.

Görüşmek üzere…

Tungsten (W)

Başlık Tungsten; yani Wolfram elementinin diğer adı; yani Uludağ’daki eski madenden çıkartılan cevherin içeriği; yani İsveççe anlamıyla sağlam taş. Fakat Uludağ’daki derinlik kayaçlarının mevcut hali için bunu söylemek zor. Fakat bu yüzeyleri buz ve kırağı örttüğü zaman…

Cumartesi günü bulutlar Marmara’yı tamamen örtmüş gibi gözüküyordu, Uludağ’dan. Dağlar ve tepeler adacık gibi yükselirken bulutların üzerinde, “ıssız” tüm uzviyetiyle can buluyor. Ama bu ıssızlık ayrıcalıklı bir ıssızlık. Kelimelerle anlatmanın mümkün olmadığı, gördüklerini hep hatırlamak istediği cinsten bir manzara. Dağda kar miktarı turizm sektörü için endişe verici derecede az. Tabii bunu farklı yorumlarlarsak, dağ sadece bize, o an orada çadırını kuran ve saatler önce kurmuş iki ekibe, ve Kuşaklıkaya’da olduğunu sonradan öğreneceğim Serkan’a ait.

kesis_tepe

P1180400

P1180391

Yeri gelmişken, Serkan Ertem’in Uludağ tırmanış rehber kitabının çıktığını biliyorsunuzdur herhalde değil mi? Kitap Uludağ’ın antik dönemden Bizans’a, Osmanlı’dan cumhuriyet Türkiye’sine, tarihteki yerini etraflıca özetlerken, ayrıca cumhuriyet dönemi kayak ve dağcılık anlamındaki hakkını da teslim ediyor. Kitap Keşiştepe ve Kuşaklıkaya’da var olan toplam 26 rotanın fotoğrafik ve metin izahını gayet iyi biçimde yapıyor. Kitabın mizanpajında her rota kitabın iki sayfasını (sol ve sağ) kaplayacak şekilde yapılmış (Bazı durumlarda sağ sayfada reklem var, fakat bu göze batmıyor). Bu şekilde rehber kitap içinde seyahat etmek oldukça kolay bir hal alıyor. Şu ana kadar birçok rehber kitap geçti elime fakat Ertem’in kitabı gördüğüm en az imla hatasına sahip kitaplardan biri. Ayrıca hem grafik tasarımına büyük emek harcanmış. hem de baskısı çok kaliteli. Kendi adıma Serkan’ı kutluyor ve kitabının daha nice baskılarla genişleyeceği ve tırmanış dünyamıza zenginlikler katmasını temenni ediyorum.

Vali Konağı

Bazı kamp yerlerinin isimleri bulundukları vadilerin adını, bazıları pastoral bir imgenin resmini (akşampınarı, sarı memedin yurdu, öküz çayırı, çobanini, çobankaya); kimi koşulların sertliğini (Sütdonduran), kimi ise garip ya da erotik şeyleri (hasta hocanın yaylası, çelikbuyduran, Dilberdüzü) konu almış. Birçoğu anonim. Ama bazıları çok yakın geçmişimizden bugüne gelmiş; ne var ki kökeniyle bağını yitirmiş:

19 Eylül Pazar günü Ulukışla’da inerek saat 9,45′de Niğde’ye hareket ettik. Niğde’de İstanbul’dan 5 dağcı dosta rastladık. Onlarla birlikte bir kamyon kiralayarak (Pazar olduğundan dolayı Çamardı dolmuşları çalışmıyordu) Çukurbağ’a hareket ettik. İstanbul’lu arkadaşları Demirkazık köprüsünde bıraktıktan sonra saat 15′de Mehmet Ağanın evinde mola vererek 16′da hareket ettik. Saat 18′de Emli boğazının girişinde Ziyaret’te kamp kurduk. [...] 20 Eylül sabahı kahvaltımızı yaparak 9′da yola çıktık. Sarımemetlerde Hacettepe’nin kampına rastladık. Öğle yemeğini 13′de Akşampınarı’nda yedik. Saat 18′de Sıyırma’nın sonunda kamp kuracağımız Vali Konağına geldik (Bu isim Salih tarafından kamp yerimizin güzelliği üzerine konuldu). [...] Bu bizim için sürpriz oldu. Zira orada gerçek bir buzulun olduğundan kimse söz etmemişti. — Salih KAÇAR, Yasemin KUTSAL, Ömer TÜZEL, Ali CANPOLAT.

Anadolu Dağcılar Birliği’ne sunulmuş Kaldı Kuzey Buzulu ve Güzeller normal rotasının hedeflendiği 18.10.1980 – 26.10.1980 tarihlerinde gerçekleştirilen faaliyetten bize miras kalan en önemli şey, parantezler arasına saklanmış o kapalı istiare olsa gerek.

Katkı Belirtme
Rapor için Batur Kürüz’e sonsuz teşekkürler.