Adamlara gözünü dikmeyen koyun

O güne değin, bu kadar şaşkınlığa düştüğüm herhalde çok az olmuştu. Vadi tabanından aşağı yukarı 1,600 metre irtifa kazanılarak varılan yolun sonuna gelirken, tek başına bir koyunun biraz kaba saba karşılama merasimine nail olmak sıradan bir günde başınıza gelen bir durum olmasa gerek. Gerçi hayvancağız da kafasını pek kaldırmadı ya, ilgisi kayalıklar arasından çıkmış bir takım ot ve çiçekler tarafından iştigal ediliyordu. Zaten oraya kadar çıkmasını da aynı içgüdü sağlamıştı. Varmış olduğu bu nihai düzlük her ne kadar küçük bir alan olmasa da, yenir nitelikte pek birşey de gözükmüyordu. Nereden sapmıştı da buraya kadar çıkmıştı? Aşağıda hiç mi ot, diken, çalı, çiçek yoktu da sürüsünü ardında bırakıp Demirkazık dağının zirvesine kadar çıkmıştı? Eğer karnını doyuramazsa ne yapacaktı? İnecekse hangi rotayı takip edecekti? Yardıma ihtiyacı var mıydı? Burada olduğunu kimse biliyor muydu? Biz böyle düşüneduralım, o sanki herşey çok normalmiş gibi sakin ve sessiz, birkaç metre uzağında kalan, ki buna kuzey, doğu ve güney istikametlerine yüzlerce metre inen uçurumlar ve biz üç insan evladı dahil, herşeye ilgisiz; açlığını dindirmeye devam ediyordu. “Be adam, dikkat etsene! Hem soframa ayakkabılarınla girmişsin, hem de hakkımda neler düşünüyorsun!”, “ben senin malın mıyım? Sana ne nerede ne yaptığımdan?”, “aklımsıra yardım edecekmiş, gülerim seni insan bozuntusu” demiş midir içinden, yoksa hiç itilafa girmemek için vaz mı geçmiştir?

Tabii koyun deyip geçmemek lazım, bir kere çok tutarlı ve muhteris bir hayvan. En iyi bildiği şeyi yapıyor ve bunun içine önüne çıkan engelleri mevcut potansiyeli dahilince ustaca kullanabiliyor: dört ayak, satha yakın ağırlık merkezi, ve tabii dikkat eksikliği ya da hiperaktif bozukluk gibi modern sıkıntılara bağışık bir bünye! Ama değil öyle, orada tek başına ne yapacak bu hayvan… Hemen sahiplendik diye hatırlıyorum. Ertesi günlerde buraya iki defa daha geleceğiz ya, acaba dik kısımlarda ip emniyetiyle aşağıdaki bele kadar indirsek mi? Suya ihtiyacı var mıdır? 

Bir süre ona yaklaşmadan ve ürkütmeye çalışmadan ne yapsak diye düşündüğümüzü hatırlıyorum. En sonunda ertesi gün ne yaptığına bakarız diye konuşup kampımızın yolunu tuttuk. Hatırlarım, böyle hayvanlarca çıkılması çok zor yerlere onların izlerini bırakıp, sonradan zirvede bunları görecek dağcıların yüz ifadelerini hayal etme oyunu ve hayallerini. Ne bileyim, mesela Parmakkaya’nın zirvesine keçi boku bırakmak. Demek ki çok da abartmaya gerek yokmuş. İki gün sonra tekrar aynı yer vardığımızda ortada koyun moyun yoktu! Zirve sevincini, bir takım şüphe ve endişelerin kapladığını söyleyebilir miyim, bilmiyorum. Belki anlık hislerdi bunlar. Ama aklımın bir kenarını doldurmuştu bu koyun. İsim bile vermemiştik belki, ama anlayın işte. Klasik rotadan inişte, bele yakın bir yerde gördük onu. İçimiz rahat etti. Bundan sonra artık yolunu bulabilirdi. Ama yine de, insan emin olamıyor. Ertesi gün tekrar burayı ineceğimiz zaman bakarız dedik. Ertesi gün ve daha erken saatlerde tekrar aynı yerden iniyoruz, artık biraz da sıkıntı gelmiş, yorgunlukla beraber. Ama bir sorumluluk duygusa da var. Ne olacak bu koyun fert? 

En sonunda, vadi tabanına varacak çarşak yola girmiş olduğunu gördük. On sene ve onbeş gün önce, dört gün boyunca bir koyunu gördükçe rahata kavuştuğum faaliyetin, Aladağlarda yaptığım en yoğun tırmanış haftasının böyle bir hikayesi vardı işte. Demirkazık dağının zirvesiyle alakalı kasvet dolu korku hikayeleri gördüğümde gazete haberlerinde aklıma o koyun gelir; o dağa ilk kez gidecek insanlara motivasyon sağlamaya çalıştığım zamanlar aklıma yine o gelir. Dağları hafife alan konuşmalar duyduğumda, büyüten insanların cümlelerinde hep o koyun… Dört ayak, dikkatli adımlar ve odaklanmış bir zihin.

Mountaineering

Büyük İngiliz şair, edebiyat eleştirmeni ve filozof Samuel Taylor Coleridge, gelecekte İngiltere kaya tırmanışının kalbi olacak Lake District bölgesinin etrafında dolaştığı ve içine sırf zevki için Scafell’in ilk (kayıtlı) tırmanışını da eklediği dokuz günlük yolculuğunun sonunda, 9 Ağustos 1802’de evine döner 1. Scafell’den inerken yaşadığı dehşet verici anları ve baş döndürücü tecrübeyi Sara Hutchinson’a yazdığı mektupta anlatırken

“Kol ve bacaklarım zangırdıyordu – dinlenmek için arkama yaslandım, ve alışkanlığım olduğu üzere deliler gibi gülmeye başladım, üzerimde her iki tarafta yükselen kayaların görüntüsü, ve onların üzerinde coşkun bulutların ürkütücü biçimde ve hızla kuzeye doğru geçmelerine korku ile boyun eğdiğim an. Neredeyse kahince bir trans ve hazza nail oldum – yüksek sesle şükrettim tanrıya, Akıl ve İradenin kudreti için, ki geride kalan hiçbir Tehlike hakkımızdan gelemez.”

diyor ve aslında Romantik yazının bir anlamda şemasını da ortaya koyuyordu2: Delilik, kahkaha, çoşku, dehşet, ürkmek, boyun eğmek, trans, haz, tehlike, ve manzara! Fakat bütün bu edebi kalıpların ötesinde eve döndüğü akşam macerasının hikayesini Robert Southey’e yazarken İngiliz dilinde “Dağcılık yapmak” fiilini de ilk kez kullanmış oluyordu: “ertesi günün büyük bir bölümünü dağcılık yaparak geçirdim”. Coleridge “yeni bir faaliyet için yeni bir kelime” kullanıyordu diyor Simon Bainbridge “Bir kaç on yıl önce Avrupa’da ortaya çıkmış ve iktisadi veya askeri saikler dışında bir sebep için, zevk için, dağlara çıkmak” faaliyetini kastederek3. Adı olduğu ölçüde bir iştigal yandaş bulmaz mı?! Adı geçen eserden alıntılamaya devam edersek “Coleridge, dağcı kelimesini fiil haline getirip ilk defa lisana sokarken, “dağcı” ismi anlamca dönüşüme de uğruyordu. Eskiden beridir “bir bölgede yaşayan ya da oranın yerel halkı anlamına gelen “mountaineer” artık dağa tırmanma yeteneklerine sahip ya da tırmanma faaliyeti ile meşgul kimse anlamına gelmeye başlamıştı”

Coleridge “mountaineering” kelimesini ilk (iki yüz on iki yılı saymazsak) kullanışı tesadüftür ki iki gün öncesine denk geliyor. Tesadüften midir bilmiyorum, ne zaman bir takım şeyleri aramaya kalksam yaşadığım ana çok yakın bir takvim sayfasından gelip masama konuyor. Sanki uzay-zaman bükülüyor ve terimler ve idealler ve duygular ve dağlar etrafımda çılgınca bir girdap gibi dönmeye başlıyor aynı John Ruskin’in The Glacier des Bois tablosundaki gibi.

John Ruskin_The Glacier des Bois


  1. İngiltere kaya tırmanışı ekolünün kısa bir tarihçesi ve Scafell hikayeyeleri için bkz. Özbakır, AD., 2013. Hodgkin ve Peck (İkinci Bölüm) : Robin Allason Hodgkin, 1916 – 2003. tirmanis.org (url
  2. Romantizm akımı ile dağcılık arasındaki ilişkiye dair kısa bir giriş mahiyetinde bkz. Özbakır, AD., 2012. Preuss’u nasıl okumalıyız? tirmanis.org (url
  3. Bainbridge, S., 2012. Romantic Writers and Mountaineering. Romanticism, 18(1), pp.1-15. Gerçi Rönesans ve sonrasında birçok meşhur şahsiyet sırf manzaranın ve yüce olanın ardından dağlara çıkmışlardı. Misal, Petrarch için bkz. Özbakır, AD., 2012. Seyretmenin keyfi için, sırf, ve tepeden… dağdelisi (url

Aladağlar’dan ortaya karışık

Son bir ayda iki kez Aladağlara gittim. Her vadisi bambaşka karaktere sahip dağ sırasında insana bir ömür boyunca yetecek kadar farklı manzara ve tecrübeler bekliyor. İlk defa Aladağları gördüğüm zamanı hatırlıyorum da, Niğde’den Çamardı’na doğru yaklaşırken Demirkazık ve uydularının görkemli pozunu, derin kanyonların davetkar gizemini… İlk gidişimden beri neredeyse onbeş yıl geçmesine rağmen heyecanımdan hiçbir şey kaybetmediğimi duyumsamaktan mutlu oluyorum. Aranızda oraları görmemiş kimseler varsa lütfen bir yolunu bulun ve bu sarp coğrafyanın misafiri olun.

Son bir ayda yaptığım yolculuklarımdan hoşuma giden dört tane kareyi paylaşmak istiyorum.

Avcı Memet hayatını kaybetti

Mehmet (Taşyalak) Amca ya da Avcı Memet’le hiç tanışmadım. Ama onun Aladağların gönlü bol, merakı büyük, misafirperver ve kadirşinaslığı ve daha birçok meziyeti ile dağlarda yaptığı muazzam gezintileri ve bilmediğim daha birçok özelliği ile efsanevi tek siması olduğunu defaatle duydum; hikayelerinden birkaçını okudum. Ömer Tüzel’in Aladağlar kitabının önsözünde, dağcılık haberleşme forumlarında, dağlarda ya da kaya tırmanış alanlarında eski neslin öncüleriyle aynı mekanı paylaştığım sırada… Bir 2009 Aralık günü Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Kulübü (YTUDAK) e-posta listesine beyin kanaması teşhisi ile Niğde devlet hasteanesine kaldırıldığı haberi gelmişti. Bunun üzerine Memet amcaya yardım etmek için birçok kişinin seferber olduğunu hatırlıyorum. Listeye Yıldırım Güngör 90lı yılların ortasında TRT için hazırlanması planlanan bir Aladağlar belgeseli çekimleri esnasında yönetmenin dağları bırakıp Mehmet Amcayı belgesel yapmayı istemesini naklettiğini de az evvel tekrar açıp okudum. Batur Kürüz’ün ve birçok önemli dağcının Mehmet Amca hala hayattayken onunla daha çok vakit geçirip anılarını kayda almayı önerdiklerini de hatırlıyorum.

Artık Memet Amcayla tanışmak için çok geç. Memet Amca 26 Haziran 2014 tarihinde hayatını kaybetmiş. Malesef, an itibarıyla internette Mehmet Amcaya ait kaliteli tek bir fotoğraf bile yok. Umarım bir an evvel sözlü edebiyat kültürümüze ihanet edebilir ve benim gibi yeni nesil dağ tutkunlarına onu tanıtacak ve anlatacak yeni yazı ve ses kayıtları, görsel malzemeler ortaya çıkartabiliriz. Aladağların Avcı Memet gibi efsanelerini bildiğimiz ölçüde daplık arazinin yekun olarak değerini daha iyi kavrar ve korumamız gereken mirası benimseriz.

Yakınlarına, onu sevenlere baş sağlığı dilerim.

Şok, Rihanna…!

Yazının Rihanna’yla falan alakası yok elbette. Dikkat çeksin diye attım, hahaha. Yaz ayları malum, ciddiyeti koyverdim. Ama sebebi genel yaz rehaveti değil yanlış terim kullanımları, telafuzları ve sahiplenmeleri. Yazacağım yazı yine bir şikayet yazısı anlayacağınız (bir önceki şikayet dilekçesi için bkz. link). Kelimemiz Türkçe okunuşlarıyla “slop”, “slap”,”sılab”,ve ya “sılop”. Bu biraz “sandüviç”,”sandevüç”,”sandiviç”,”sandüvüç”,vs. dizisine de benziyor. Ama sandviçten farkı iki ayrı kelimeyi birbirine ekleyerek bizim uydurduğumuz birşey olması. Ayrıca ikinci okunuşu kullandığınızda bir de “tokatlamak” manasına gelebileceği gerçeği: “Oğlum Makmenımın, bel hizandaki tokatlamayı kavra!”. Çok fena…

Şöyle ki, İngilizce yazılımıyla “slab” (\ˈslab) büyük yassı tabaka ya da taş ve “slope” (\ˈslōp) ise meyil, eğim anlamlarına gelirler. Her ikisi de geometrik birer sıfat olmalarının dışında tırmanışta kullandığımız terminolojideki İngilizcesi “sloper”la ilişkileri hala uzaktır. “Sloper”ın tam karşılığı parmakla tutmaya müsait kenarı veya çıkıntısı olmayan, çoğunlukla yuvarlanmış ve eğim açısı yüzey boyunca değişen tutamak demektir. “Slab” elbette bu kelimeden farklı birşey ifade ediyor. Ama ben çoğu kez “olum sılabı iyi kavra” gibisinden laflar işittiğimi de biliyorum (sılabı iyi kavrayabilmek için avuçlarımızın en az birkaç, ki birkaç büyüktür 3 – 5, on santim olması icap eder). Ama slab içeriğinde bir miktar pürüzsüzlük anlamı barındırıyor, ki bu alternatif üretirken işimize yarayacak. “Sloper” tipi tutamaklar için kullanılabilecek daha uygun kelime sanırım tırmanış rotasındaki duruma göre “yuvarlak/yatık/pürüzsüz/eğimli/büklümlü yüzey” olurdu.

Şimdi yine bir çağrıda bulunayım: tırmanış ya da dağcılık faaliyetleriniz esnasında duyduğunuz yanlış kullanımları bu yazının altında yorumlara ekleyin. Bakalım daha neler yapıyoruz. Tabii ki burada amaç ifşa etmek değil. Dil yaşayan birşey; sonuçta neden bahsedildiğini anlıyoruz değil mi? Ama yine de biraz zarafet be kuzum.

National Geographic Türkiye arşivindeki dağ ve dağcılık yazıları

National Geographic Türkiye dergisinin geçtiğimiz üç ay boyunca verdiği 2001 – 2012 yılları arasındaki tüm sayılarını içeren arşiv DVDlerini karıştırmak ne zamandır aklımdaydı, lakin bir türlü vakit bulamamıştım. Dün gece uykumun da olmamasından doğan zamanda biraz eski dergileri karıştırdım. Epey eğlenceliydi. Bir de dergileri içinde arama yapmak da mümkün olunca ben de “Dağcı”,”Dağcılık” ve “Tırmanış” kelimelerini aratıp ilgili yazıları sıraladım. Sonuçta hepimizin faydalanabileceği bir okuma listesi çıktı ortaya. Bu yazılardan bazıları ben de zaten var, ama olmayanları da Kadıköy’deki sahaflardan toplayabileceğim bir liste oluşturmuş oldum. İşte liste:

Sıra, Yıl, Sayı, Numara, Başlık, Sayfa, Yazı/Fotoğraflar, Konu (eğer başlıkta açıkça yazmıyorsa)
1, 2001, Nisan , No 1 , “Buzdan kayaya tırmanış”, — , Gregory Crouch/Tomasa Ulrich, Cerro Torre.
2, 2001, Ağustos, No 4 , “Rusya’nın dondurucu cehennemi“, –, Jeremy Schmidt/Carsten Peter, Kamçatka volkanları.
3, 2001, Ekim , No 6 , “Kaliforniya’nın volkanik kuzeyi“, s.152. Priit J. Vesilind/Jim Richardson.
4, 2001, Aralık , No 8 , “Sıfırın altı“, s.72, Roff Smith/Marina Stenzel, Antarktika.
5, 2002, Şubat , No 10 , “Etna tutuşuyor“, s.76, Marco Pina/Carsten Peter.
6, 2002, Nisan , No 12 , “Sıcak noktalar: Çin’in Hınğ-Duan dağları“, s.160, Virginia Morell/Mark W. Moffett.
7, 2002, Ağustos, No 16 , “Fuji dağı“, s.80, Tracy Dahlby/Karen Kasmauski.
8, 2002, Eylül , No 17 , “Tanrılar diyarı“, s.40, Erla Zwingle/Randy Olson, Kafkas ve Karadeniz dağ ve yayla kültürü.
9, 2003, Ocak , No 21 , “Dünya’nın en garip yanardağı: Ol doinyo lengai“, s.36. Joel K. Bourne, jr./Carsten Peter.
10, 2003, Mayıs , No 25 , “Everest tarihi“, s.12, Michael Klesius
11, — , — , — , “Yüksek irtifa ve ölüm bölgesi“, s.26, Michael Klesius/Tim O’brian
12, — , — , — , “Kahraman“, s.30, Peter Miller, Edmund Hillary
13, — , — , — , “Hikayem“, s.34, Sir edmund hillary,
14, — , — , — , “Everest’te iki Türk“, s.38, Betül Şenkal, Tunç Fındık ve Nasuh Mahruki üzerine
15, — , — , — , “Şerpalar“, s.44, T. R. Reid/Robb Kendrick.
16, 2003, Temmuz , No 27 , “Üç zirveciler“, s.112, T. R. Reid/Joel Sartore, Ben Nevis, Scafell, ve Snowdon’a aynı gün tırmanan itfaiyeciler.
17, 2004, Şubat , No 34 , “İnkalar ve gizemli dağlar“, s.88, Peter Frost/Gordon Wiltsie.
18, 2004, Ağustos, No 40 , “Buz takkesi“, s.64, Borge Ousland/Thomas Ulrich, Patagonya Güney buz takkesi geçişi.
19, 2004, Eylül , No 41 , “Geniş açı: yalnız dağ“, s.44, Barbaros Gönençgil/Emre Ermin, Erciyes ekolojik risk değerlendirmesi.
20, 2004, Ekim , No 42 , “Hawaii yanardağları ulusal parkı“, s.78, Jennifer S. Holland/Frans Lanting;
21, — , — , — , “Geniş açı“, s.46, Yaman Özakın/Metin Albükrek, BÜMAK Egma düdeni ekspedisyonu.
22, 2005, Ekim , — , “Zirve deneyimlerim: Ed viesturs“, s.62, –, URL: nationalgeographic.com.tr/ngm/0510.
23, 2006, Mayıs , — , “El Capitan’a tırmanış“, — , –,
24, 2006, Ekim , — , “Dağ çöplükleri“, s.38, –, Ağrı Dağı. Kısa haber.
25, 2006, Kasım , — , “İmkansızın ötesinde“, s.74, Caroline Alexander/Vincent J. Musi, Reinhold Messner.
26, 2009, Şubat , — , “Washington dağı“, s.144, Neil Shea/Jose Azel.
27, 2009, Mayıs , — , “Ağrı dağı“, s.70, Özcan Yurdalan/Saner Şen.
28, 2009, Kasım , — , “Bıçak sırtında yaşamak: Madagaskar’ın taş labirenti“, s.126, Neil Shea/Stephan Alvarez, Madagaskar ve karst topoğrafyası.
29, 2010, Ekim , — , “Çevre: Everest’te kalanlar“, s.44, Peter Gwin/Cory Richards. Tek sayfa
30, 2011, Nisan , — , “Kapı komşusu yanardağ“, s.124, Michael Finkel/Carsten Peter, Nyiragongo yanardağı.
31, 2011, Mayıs , — , “Yosemite tırmanışları“, s. 144, Mark Jenkins/Jimmy Chin.
32, 2012, Nisan , — , “Hayatının tırmanışı“, s.100, Chip Brown/Tommy Heinrich, Gerlinde Kaltenbrunner, K2 ve her ikisi.
33, 2012, Eylül , — , “Sesler“, s.18., Özge Akkaya/Dinçer dinç ve Tunç fındık, Tunç fındık ile söyleşi
34, — , — , — , “Denizdeki dağlar“, — , Gregory S. Stone/Brian Skerry, Okyanus ortası sırtları

Bazı alanlar boş. Söz gelimi eğer iki ve üçüncü sütun boşsa, bu en son girilmiş yıl ve sayı bilgisiyle aynı anlama geliyor. Ama eğer sadece numara kısmı boşsa, üşenip de bakmamışım demek. Bazı yazıların sayfa numarasını da girmeyi unutmuşum; onları da bir ara düzeltirim. Bu virgülle ayrılmış listeyi dilediğiniz gibi kullanıp geliştirebilirsiniz. Mesela 2012 sonrası sayılar bende yok. Eğer sizde varsa, hızlıca bir gözden geçirip bu listeyi geliştirmeme yardımcı olabilirsiniz. Fakat şu haliyle bile 34 tane makale hiç fena değil!

Şimdi başka bir önerim var. Kimsenin elinde ATLAS dergisinin DVD arşivi var mı? Burada yaptığıma benzer bir işi yapmak isteyen çıkar mı? Belki başlangıç olarak sadece Uğur Uluocak’ın eski köşesi “Dağların Atlası”ndan başlayarak bu işi yapabiliriz. Sonra diğer dağ, dağcılık, tırmanış konulu yazılardan bir bibliografya oluşturabiliriz. Gönüllü var mı?

Yeni yazı

Merhaba sevgili dağseverler,

Direktaş (3510 m), Aladağların kalbinde, zirveler ve yüksek sırtlarla çevrili yedigöller bölgesinde yer alır ve platonun içerisinde, duvarlardan kopuk konumuyla sanki dış savunma duvarlarının içindeki bir kale gibi yükselir. Geçtiğimiz kış sezonunda Aladağların kalbinde yer alan Direktaş’a yaptığımız tırmanışı TAKOZ dergisine yollamıştım. Geçen Cuma günü yayınlanan yazının bağlantısını paylaşmak istiyorum (link). Yazının odağındaki faaliyet zor bir tırmanış, ilk defa yapılan bir çıkış ya da bilgi ve tekniğimize katkı sağlayacak bir makale değil. Bilakis, gayet sıradan bir kış çıkış etrafında dönüyor. Ancak yazının kuvvetli olduğunu düşündüğüm bir yanı var, o da girişte andığım leitmotifin dağ ile tırmanıcı ekibinin birbirine karşı ve arasında kurduğu iletişimi daha fazla yakınlık kurarak anlatmaya girişmek. Bu esnada dağcılığın (ya da diğer sonradan üretilen, seyircisiz, kararlılık ve tehlike barındıran iştirakin) hala bir kahraman miti çerçevesinde algılayan genel kanıyı yıkıp, hikayemizi bir anti-kahramanlık çerçevesinde anlatabilmek. Özetle yazı olgun insanların dağa ve tırmanışa yüklediği anlamları içeren bir yazı olarak görüyorum.

Umarım DağDelisi’nin farklı haber mecralarından aynı linki çokça görmek canınızı sıkmaz. Yeni bir faaliyet, haber, şahsiyetin beyin kıvrımları ve makalede görüşmek üzere.
dd-

Anaximander’in rüyası

Gündüz vakti rehberimiz güneş ışınları. Her şey açık ve aydınlık… Güneş gittiğinde ise onun yerini bilinçsizce yapılan yapay dış aydınlatma alıyor. Tek fırsatımız geceleri doğacakken, yıldızları ve gökyüzünü görme şansımız tamamen ortadan kalkıyor. Yıldızları unutuyoruz. Yapay ışık ve yaygın aydınlatma ile karanlıkta yakınımızdaki nesneler keskin biçimde belirirken, o anla birlikte uzak görüşü, yıldızların gösterdiği yolu (aslında uzaklık kavramını) da kaybetmiyor muyuz? Gökyüzünü unuttuğu zaman insan, mukayesenin, ‘insan durumunun’ en kat’i referansını ortadan kaldırdığında kendi kendisini tek efendi olarak ilan etmesi beklenmez mi? Öte yandan şehir ışıklarının bizi mecbur bıraktığı, ufuk çizgisinin altında seyreden bakışlar kendimizi geniş perspektiften değerlendirmemize engel değil midir –nasıl dar görüşlü bir efendilik kibiridir bu? Oysa düşünmek istediğimizde, zihnimiz meşgulken, gayriihtiyari kafamızı birazcık yukarıya kaldırmaz mıyız? Hafifçe gözlerimizi kısık düşünmez miyiz, düşlemez miyiz?
Karakaya5

Şimdi her şey çok farklı. Ne kadar çoklar ve nasıl da parlaklar. Bütün bir geceyi aydınlatacak kadar çoklar. Ayrıcalığa bak sen! İnsan kafasını kaldırdığı zaman, zor değil tahmin etmek eskilerin heyecanını. İşte öyle bir akşam, orta Anadolu platosunun yeknesak mevcudiyetini merhametsizce yırtan bir yerde gözlerimi dikmişim göklere; düzlükten ansızın yükselen, kırıklı, parça parça, arızalı ve koyu renkli bir kayalık topoğrafyanın içinde. Medeniyet, bir an için, ışıl ışıl parlayan yıldızlar kadar uzak neredeyse. Bütün geceyi aydınlatacak kadar çok yıldız var ve aynı etrafımdaki granit gibi gök kubbeyi sistemli çatlak hatları ve gelişigüzel çatlaklarla bezemişler… Sanki kırılıp başımın üzerine yağacak. Dio’nun tavsiyesine uyup yıldızların ışığı altında buranın masalsılığını yazmasam iyi olur, yoksa Shakespeare’in “A midsummer night’s dream”ine döner ortalık. Bizim dışımızda kampta bulunanların bundan dolayı çok memnun olacağını zannetmiyorum; velhasıl arkam ağaçlık, kesin bir yerlerde saklanıyordur periler.

Burası bir granit sokulumu 1. Granit bir derinlik kayacıdır, yani yüzeyde oluşmaz. Sıcak taş hamuru, derinlerde yavaş yavaş soğurken bu sayede kristallenir. Zaten adı da buradan gelmektedir kayacın: Granül gibi parçalardan oluşmuştur bu kayaç; kuvars, feldspat, mika ve eser miktarda koyu mineraller. Bir de tabii derinden gelirken bünyesine etraftan parçalar da alır. Bunlara xenolith diyoruz. Çoğunlukla granitten daha sağlamdır ve koyu renkli bir takım çıkıntılar olarak göze çarpar. Hani bir rotayı çıkarken çok zorlandığınız ve basamak bulamadığınız zaman, birden bire yumurta gibi bir çıkıntı görüp tırmanışı kurtarıyorsunuz ya, işte onlar bunlar. Graniti yüzeyde görmemizin sebebi çoğunlukla etrafındaki ondan daha az dayanıklı kayacın zamanın testine dayanamayıp aşınması ve/ya hem yükselimi sağlayacak hem de aşınmayı ivmelendirecek faktörlerden düşey atımlı bir fay hareketi yardımıyla yüzeye çıkmasıyla ilişkilidir. Nitekim bu yazının konusu olan Eskişehir’in yaklaşık 70 km doğusundaki Kaymaz (Karakaya) graniti, kuzeyinde yer alan yığışım karmaşığı ve güneyindeki genç çökellere nazaran daha dayanımlı olduğu için, ayrıca hemen kuzeyinde yer alan fayın muhtemel bir hareketinin etkisiyle yüzeye çıkmış ve karşımızda yumuşak kıvrımlı hatlarıyla bizi kucaklamaktadır. Muhtemel fay hareketinin kontrolünde dememin sebebi, Google Earth görüntüsüne kuzeyde yer alan Kaymaz fayının KB – GD yönelimini çizdiğim zaman granit üzerindeki eklem sistemiyle gayet uyumlu olduğu kanaatine varmamdan arada jenetik bir ilişki olmasa bile geç dönem deformasyonun granit üzerinde etkisi olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor.

Google Earth görüntüsü. Kuzeydeki kırmızı çizgi Kaymaz fayını gösteriyor. Granit üzerinde faya paralel çatlaklara baksanıza!

Google Earth görüntüsü. Kuzeydeki kırmızı çizgi Kaymaz fayını gösteriyor. Granit üzerinde faya paralel çatlaklara baksanıza!

Literatürde bu granitin yüzeylenmesine dair hususi bir bilgi yok, ancak büyük ölçekli çalışmalarda genel bilgiler yer alıyor 2. Granitin yaşı ise muhtemelen 30 kilometre kadar doğusunda yer alan Sivrihisar granitinde yapılan yaş tayinlerine yakın olmalı: yani 50 – 60 milyon yıl veya daha genç. Granitlerin yüzeyde sergilediği kendine has şekilleri vardır. Yukarıda bahsettiğim gibi kütlenin dilimlendiğini, ayrıca boylu boyuna çatlak sistemlerinin geliştiğini görmüştür granitlere gidenler. Bu çatlaklardan bazıları gayet sistemli ve parçaların birbirinden yarılarak ayrıldığı (eklem), bazıları ise gelişi güzel (çatlak) dağılmıştır. İsterseniz bunların nasıl oluştuğuna bir bakalım.

Granit yüzeye çıkarken hani etrafındaki ve üzerinde yer alan malzeme aşınıp gidiyordu ya, işte bu üzerindeki ve çevresindeki basıncın da azalmasına sebep olur. Bu basınç azalırken, ilksel olarak sıkışmış kaya, eklemler boyunca açılmaya (rahatlamaya) başlar. Gerilmelerin en ciddi miktarda azalması düşey bileşende meydana gelir. Böylece topoğrafyayı izleyen düzlem boyunca (yani yerden bakan bir gözlemci için yatay) birçok dilimlenme meydana gelir. Bu tür dilimlenme/eklem sistemine exfoliasyon adı verilmektedir. Granite hem yatay dilimlenme hem de soğan zarı biçiminde aşınma göstermesine sebep olan yapı bu isimle anılır. Gerçi bu anlattığım açıklama son yıllarda epey tartışılıyor ve laboratuvar deneyleriyle daha uyumlu bir teori geliştirildi. Fakat temel prensip aynı. Gerilmenin düşey istikamette azalması ve buna mukabil yatay düzlemde sabit kalan sıkışmanın etkisiyle (bir faylanma olsun ya da olmasın) çok çeşitli yapılar meydana geliyor. Bir de bu çatlak ve eklemlerde yer altı suyu devridaim ettiğinde köşeler de yumuşuyor.

Bunlar genel bilgiler. Gitmeden önce biraz bu granite özgü araştırma yaptım. Bunlardan en ilginci bu granitin ortalama granit bileşiminde olandan çok daha fazla radyoaktivite içerdiğini belgeleyen bilimsel bir yayın 3. Tabii bunu görünce epey heyecanlandım; yani normal dozda aldığımdan daha fazla radyasyonu pek tercih etmeyeceğimden. Ama makalenin yazarlarından birisiyle yaptığım yazışma sonucunda, çok da endişelenmemem gerektiği; sorunların ancak uzun süreli maruz kalmalarda risk oluşturabileceği; ayrıca Karakaya köyünde radyasyona bağlı gelişen herhangi bir hastalığın belgelenmemiş/gözlenmemiş olduğunu bildirdi. Yine de tabii giderken kendi suyumuzu götürdük yanımızda (gerçi o da tırmanışın ikinci günü bitti)!

Exfoliasyon ve bir kaya mezarı.

Exfoliasyon ve bir kaya mezarı.


Buraya ilk gelişim. Daha evvel methini çok duydum hatta bir tırmanış rehberi bile var (pdf). Ancak geçtiğimiz haftasonuna kısmetmiş. Güç olmasın geç olsun. Burası çok ideal bir tırmanış alanı. Kamp ile kayalar içiçe, ki kamp yeri gerçekten çok komforlu: piknik masası, ağaçlar ve ileride bir (radyoaktif)çeşme. Ayrıca kütlenin etrafında yürüyüş yapmak için bir takım olanaklar; çiçekleri, böcekleri, hayvanları incelemek isteyenler için de farklı türler var. Bu anlamda hakikaten çok tatmin edici bir yer burası. Kaya kalitesi ve sağladığı geleneksel ve spor tırmanış repertuvarı ise paha biçilmez. Benim için tek ufak sorun İstanbul’a dört saat uzakta olması.

Son olarak başlığın ne anlam ifade ettiğine geleyim: Anaximander’in rüyası. Anaximander’in kozmolojisinde4 biri diğerinden daha büyük iki devasa at arabası tekeri Dünya ile aynı dönme ekseni üzerinde ve onun etrafında dönmektedir. Bu daire kesitli tekerleklerin içi ateş doludur ve üzerlerinde yer alan deliklerden ateş gözükür. Uzaktaki tekerdeki delikler Güneş ve ay, yakındakiler ise yıldızları oluşturur. Anaximander bu teorisiyle dönen küre hipotezinin de öncüsü sayılır. Karakaya’da gökyüzüne şaşkınlıkla bakarken, yıldızların ateş dolu bir çember üzerindeki delikler olduğunu düşünmeden edemiyordum. Karşımda da ateşten soğumuş bir granit olunca, bütün bunlar insanı bir rüya alemine taşıyordu. Birbirinden iki farklı dünyayı düşünürken de aklıma bir ekinoks rüyasını getiriyordu bunlar. Tek eksiğim uzun pozlama yapabileceğim lanet olası bir fotoğraf makinasıydı işte!

NOTLAR

Karakaya6


  1. Granitten kabaca bahsetmiştim eski bir yazımda (link
  2. Delaloye, M. ve Bingöl, E., 2000. Granitoids from western and northwestern Anatolia: geochemistry and modeling of geodynamic evolution. Int. Geol. Rev. v. 42, pp. 241–268 
  3. Örgün, Y., Altınsoy N., Gültekin, A.H., Karahan, G., ve Çelebi, N., 2005. Natural radioactivity levels in granitic plutons and
    groundwaters in Southeast part of Eskisehir, Turkey. Applied Radiation and Isotopes v.63, pp. 267–275 
  4. Anaximander ve kozmolojisi hakkında Popper, K. The world of Parmenides: Essays on the presocratic enlightenment. Ed: A.F. Petersen, Routledge, xi+328pp., p.11 ve at arabasının iki tekerleği için (link) adresine bakabilirsiniz. 

Yetişin intihal var!

Herkese merhaba sevgili okurlar. Ana sayfadaki haberler kısmında az önce 4 Mayıs tarihli ve “Soğuk ölüm” başlıklı bir yazı gördüm [link]. Haberi açar açmaz, Çanakkale Olay gazetesinin internet sayfası açıldı, “Dağcının gözünden” adlı bir köşe ve yazar Ercan Karaman. Okumadan önce hızla metni tarayıp fotoğraflara baktım. Wanda Rutkiewicz’in renkli ve siyah beyaz fotoğrafları ve bol miktarda yazı gözüme çarptı. Çok mutlu ve memnun oldum. Demek dağcılık ile ilgili gazete köşe yazıları Wanda gibi insanları konu olmaya başlıyordu, Türkçe’ye çevirilen “Hayaller Kervanı” kitabı okunmuş ve dikkat çemişti. Yazıyı okumaya başladım (Güneş’i uyutmuş olmanın rahatlığı ve hızlı bir öğlen yemeğinin yarattığı boş zaman sağolsun). Fakat birden çok kötü birşey oldu, yüzüm asıldı… sanki bu satırları daha önce okumuştum. Nerede okudum diye düşünürken Pınar Kavak’ın tirmanis.org’da yazdığı “Hayaller Kervanı” kitap değerlendirmesi yazısı aklıma geldi [link]. Karaman’ın yazısının neredeyse tamamı Pınar’ın yazısından alınmış, fotoğraflar hariç, ve de hiçbir kaynak gösterilmemiş. Bu korkunç bir şey. Bu bir suç: emek hırsızlığı. Buna intihal diyoruz. Çağdaş dünyada referans verilmeden alınıp kullanılan bir cümle bile insanları işinden edecek bir suçken, tüm bir yazıyı Pınar’dan faydalanarak yazmak ve bir de altına kendi imzanı atmak kabul edilebilecek birşey değil.

Önemli birşey hatırlatmak istiyorum: Türkiye’de dağcılık, doğa ve spor kültürünün yayılması için amatör bir çaba sarf ederek emek veren bizler, emeğimizin karşılığında ne para ne de başka maddi bir menfaat peşindeyiz. Bizler çok ufak bir topluluğuz ve birbirimizden sorumlu sayılırız. Beraber ya da tek başına ortaya çıkarttığımız yazılı ya da görsel kaynakların kullanılması için tek bir ricamız var, o da kaynağın belirtilmesi. Başka birşey değil. Lütfen bunu hatırlayalım ve hatırlatalım. Yoksa ileride halimiz nicedir.

Ercan Karaman’ı kınıyorum.

N’olur bu ismi hatırlayın.

16 Kasım günü Kadıköy’e tırmanış salonunda biraz vakit geçirmeye gitmiştim. O gün üzgündüm, hem de çok, çünkü Patrick Edlinger’in ölümününün yıl dönümüydü. Sohbet esnasında sözü ona getirdiğimde farkettim ki, bir tek ben biliyormuşum… Bu beni daha da üzmüştü. Bakın bir iki dakikalık serbest çağrışım ne gibi şeyleri şeyleri döküyor ortaya: Calanques, Gorges du Verdon, Céüse, Arco, Le Blonde, Adonis, Opéra Vertical, yaşam parmaklarının ucunda, çok stilize, ve zarif, ölçüsüz bir Fransız aksanı, biçimden ödün vermeksizin tırmanışın sınırlarını yukarı taşımak, bir kaya tırmanışı rock yıldızı, başka bir dünyanın insanı, pembe tayt, kısa kesim şort, saç bandı, serbest solo, azat, bağ kurmak, kucaklamak, sıcak bir kucaklama, kayıp, Berhault’nun kaybı, kırık bir kalp, gözden düşmek, merdivenden düşmek, merdiven boşluğu, boşluk, uykusuzluk, kafanın açma kapama düğmesi var mıdır? Tezat, bir tırmanış tanrısının ölümü, Pruess, kırk yaşlarındaki bir Avrupalıya sorun, gözlerini kapatsın ve tırmanış denince aklına kim geliyor söylesin: Edlinger…

Edlinger’nin varoluş sebebi tırmanmaktı. Normalde blogda video paylaşmak adetim değildir, fakat bunu gönül rahatlığıyla ekliyorum: 2009 Trento dağ filmleri festivalinden Patrick Edlinger ile yapılan bir röportaj:

Şimdi söyleyin, eskilerin samimiyetini, rahatlığını ve özgünlüğünü günümüz tırmanıcılarında görebiliyor musunuz?