Aladağlar’dan ortaya karışık

Son bir ayda iki kez Aladağlara gittim. Her vadisi bambaşka karaktere sahip dağ sırasında insana bir ömür boyunca yetecek kadar farklı manzara ve tecrübeler bekliyor. İlk defa Aladağları gördüğüm zamanı hatırlıyorum da, Niğde’den Çamardı’na doğru yaklaşırken Demirkazık ve uydularının görkemli pozunu, derin kanyonların davetkar gizemini… İlk gidişimden beri neredeyse onbeş yıl geçmesine rağmen heyecanımdan hiçbir şey kaybetmediğimi duyumsamaktan mutlu oluyorum. Aranızda oraları görmemiş kimseler varsa lütfen bir yolunu bulun ve bu sarp coğrafyanın misafiri olun.

Son bir ayda yaptığım yolculuklarımdan hoşuma giden dört tane kareyi paylaşmak istiyorum.

Avcı Memet hayatını kaybetti

Mehmet (Taşyalak) Amca ya da Avcı Memet’le hiç tanışmadım. Ama onun Aladağların gönlü bol, merakı büyük, misafirperver ve kadirşinaslığı ve daha birçok meziyeti ile dağlarda yaptığı muazzam gezintileri ve bilmediğim daha birçok özelliği ile efsanevi tek siması olduğunu defaatle duydum; hikayelerinden birkaçını okudum. Ömer Tüzel’in Aladağlar kitabının önsözünde, dağcılık haberleşme forumlarında, dağlarda ya da kaya tırmanış alanlarında eski neslin öncüleriyle aynı mekanı paylaştığım sırada… Bir 2009 Aralık günü Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Kulübü (YTUDAK) e-posta listesine beyin kanaması teşhisi ile Niğde devlet hasteanesine kaldırıldığı haberi gelmişti. Bunun üzerine Memet amcaya yardım etmek için birçok kişinin seferber olduğunu hatırlıyorum. Listeye Yıldırım Güngör 90lı yılların ortasında TRT için hazırlanması planlanan bir Aladağlar belgeseli çekimleri esnasında yönetmenin dağları bırakıp Mehmet Amcayı belgesel yapmayı istemesini naklettiğini de az evvel tekrar açıp okudum. Batur Kürüz’ün ve birçok önemli dağcının Mehmet Amca hala hayattayken onunla daha çok vakit geçirip anılarını kayda almayı önerdiklerini de hatırlıyorum.

Artık Memet Amcayla tanışmak için çok geç. Memet Amca 26 Haziran 2014 tarihinde hayatını kaybetmiş. Malesef, an itibarıyla internette Mehmet Amcaya ait kaliteli tek bir fotoğraf bile yok. Umarım bir an evvel sözlü edebiyat kültürümüze ihanet edebilir ve benim gibi yeni nesil dağ tutkunlarına onu tanıtacak ve anlatacak yeni yazı ve ses kayıtları, görsel malzemeler ortaya çıkartabiliriz. Aladağların Avcı Memet gibi efsanelerini bildiğimiz ölçüde daplık arazinin yekun olarak değerini daha iyi kavrar ve korumamız gereken mirası benimseriz.

Yakınlarına, onu sevenlere baş sağlığı dilerim.

Şok, Rihanna…!

Yazının Rihanna’yla falan alakası yok elbette. Dikkat çeksin diye attım, hahaha. Yaz ayları malum, ciddiyeti koyverdim. Ama sebebi genel yaz rehaveti değil yanlış terim kullanımları, telafuzları ve sahiplenmeleri. Yazacağım yazı yine bir şikayet yazısı anlayacağınız (bir önceki şikayet dilekçesi için bkz. link). Kelimemiz Türkçe okunuşlarıyla “slop”, “slap”,”sılab”,ve ya “sılop”. Bu biraz “sandüviç”,”sandevüç”,”sandiviç”,”sandüvüç”,vs. dizisine de benziyor. Ama sandviçten farkı iki ayrı kelimeyi birbirine ekleyerek bizim uydurduğumuz birşey olması. Ayrıca ikinci okunuşu kullandığınızda bir de “tokatlamak” manasına gelebileceği gerçeği: “Oğlum Makmenımın, bel hizandaki tokatlamayı kavra!”. Çok fena…

Şöyle ki, İngilizce yazılımıyla “slab” (\ˈslab) büyük yassı tabaka ya da taş ve “slope” (\ˈslōp) ise meyil, eğim anlamlarına gelirler. Her ikisi de geometrik birer sıfat olmalarının dışında tırmanışta kullandığımız terminolojideki İngilizcesi “sloper”la ilişkileri hala uzaktır. “Sloper”ın tam karşılığı parmakla tutmaya müsait kenarı veya çıkıntısı olmayan, çoğunlukla yuvarlanmış ve eğim açısı yüzey boyunca değişen tutamak demektir. “Slab” elbette bu kelimeden farklı birşey ifade ediyor. Ama ben çoğu kez “olum sılabı iyi kavra” gibisinden laflar işittiğimi de biliyorum (sılabı iyi kavrayabilmek için avuçlarımızın en az birkaç, ki birkaç büyüktür 3 – 5, on santim olması icap eder). Ama slab içeriğinde bir miktar pürüzsüzlük anlamı barındırıyor, ki bu alternatif üretirken işimize yarayacak. “Sloper” tipi tutamaklar için kullanılabilecek daha uygun kelime sanırım tırmanış rotasındaki duruma göre “yuvarlak/yatık/pürüzsüz/eğimli/büklümlü yüzey” olurdu.

Şimdi yine bir çağrıda bulunayım: tırmanış ya da dağcılık faaliyetleriniz esnasında duyduğunuz yanlış kullanımları bu yazının altında yorumlara ekleyin. Bakalım daha neler yapıyoruz. Tabii ki burada amaç ifşa etmek değil. Dil yaşayan birşey; sonuçta neden bahsedildiğini anlıyoruz değil mi? Ama yine de biraz zarafet be kuzum.

National Geographic Türkiye arşivindeki dağ ve dağcılık yazıları

National Geographic Türkiye dergisinin geçtiğimiz üç ay boyunca verdiği 2001 – 2012 yılları arasındaki tüm sayılarını içeren arşiv DVDlerini karıştırmak ne zamandır aklımdaydı, lakin bir türlü vakit bulamamıştım. Dün gece uykumun da olmamasından doğan zamanda biraz eski dergileri karıştırdım. Epey eğlenceliydi. Bir de dergileri içinde arama yapmak da mümkün olunca ben de “Dağcı”,”Dağcılık” ve “Tırmanış” kelimelerini aratıp ilgili yazıları sıraladım. Sonuçta hepimizin faydalanabileceği bir okuma listesi çıktı ortaya. Bu yazılardan bazıları ben de zaten var, ama olmayanları da Kadıköy’deki sahaflardan toplayabileceğim bir liste oluşturmuş oldum. İşte liste:

Sıra, Yıl, Sayı, Numara, Başlık, Sayfa, Yazı/Fotoğraflar, Konu (eğer başlıkta açıkça yazmıyorsa)
1, 2001, Nisan , No 1 , “Buzdan kayaya tırmanış”, — , Gregory Crouch/Tomasa Ulrich, Cerro Torre.
2, 2001, Ağustos, No 4 , “Rusya’nın dondurucu cehennemi“, –, Jeremy Schmidt/Carsten Peter, Kamçatka volkanları.
3, 2001, Ekim , No 6 , “Kaliforniya’nın volkanik kuzeyi“, s.152. Priit J. Vesilind/Jim Richardson.
4, 2001, Aralık , No 8 , “Sıfırın altı“, s.72, Roff Smith/Marina Stenzel, Antarktika.
5, 2002, Şubat , No 10 , “Etna tutuşuyor“, s.76, Marco Pina/Carsten Peter.
6, 2002, Nisan , No 12 , “Sıcak noktalar: Çin’in Hınğ-Duan dağları“, s.160, Virginia Morell/Mark W. Moffett.
7, 2002, Ağustos, No 16 , “Fuji dağı“, s.80, Tracy Dahlby/Karen Kasmauski.
8, 2002, Eylül , No 17 , “Tanrılar diyarı“, s.40, Erla Zwingle/Randy Olson, Kafkas ve Karadeniz dağ ve yayla kültürü.
9, 2003, Ocak , No 21 , “Dünya’nın en garip yanardağı: Ol doinyo lengai“, s.36. Joel K. Bourne, jr./Carsten Peter.
10, 2003, Mayıs , No 25 , “Everest tarihi“, s.12, Michael Klesius
11, — , — , — , “Yüksek irtifa ve ölüm bölgesi“, s.26, Michael Klesius/Tim O’brian
12, — , — , — , “Kahraman“, s.30, Peter Miller, Edmund Hillary
13, — , — , — , “Hikayem“, s.34, Sir edmund hillary,
14, — , — , — , “Everest’te iki Türk“, s.38, Betül Şenkal, Tunç Fındık ve Nasuh Mahruki üzerine
15, — , — , — , “Şerpalar“, s.44, T. R. Reid/Robb Kendrick.
16, 2003, Temmuz , No 27 , “Üç zirveciler“, s.112, T. R. Reid/Joel Sartore, Ben Nevis, Scafell, ve Snowdon’a aynı gün tırmanan itfaiyeciler.
17, 2004, Şubat , No 34 , “İnkalar ve gizemli dağlar“, s.88, Peter Frost/Gordon Wiltsie.
18, 2004, Ağustos, No 40 , “Buz takkesi“, s.64, Borge Ousland/Thomas Ulrich, Patagonya Güney buz takkesi geçişi.
19, 2004, Eylül , No 41 , “Geniş açı: yalnız dağ“, s.44, Barbaros Gönençgil/Emre Ermin, Erciyes ekolojik risk değerlendirmesi.
20, 2004, Ekim , No 42 , “Hawaii yanardağları ulusal parkı“, s.78, Jennifer S. Holland/Frans Lanting;
21, — , — , — , “Geniş açı“, s.46, Yaman Özakın/Metin Albükrek, BÜMAK Egma düdeni ekspedisyonu.
22, 2005, Ekim , — , “Zirve deneyimlerim: Ed viesturs“, s.62, –, URL: nationalgeographic.com.tr/ngm/0510.
23, 2006, Mayıs , — , “El Capitan’a tırmanış“, — , –,
24, 2006, Ekim , — , “Dağ çöplükleri“, s.38, –, Ağrı Dağı. Kısa haber.
25, 2006, Kasım , — , “İmkansızın ötesinde“, s.74, Caroline Alexander/Vincent J. Musi, Reinhold Messner.
26, 2009, Şubat , — , “Washington dağı“, s.144, Neil Shea/Jose Azel.
27, 2009, Mayıs , — , “Ağrı dağı“, s.70, Özcan Yurdalan/Saner Şen.
28, 2009, Kasım , — , “Bıçak sırtında yaşamak: Madagaskar’ın taş labirenti“, s.126, Neil Shea/Stephan Alvarez, Madagaskar ve karst topoğrafyası.
29, 2010, Ekim , — , “Çevre: Everest’te kalanlar“, s.44, Peter Gwin/Cory Richards. Tek sayfa
30, 2011, Nisan , — , “Kapı komşusu yanardağ“, s.124, Michael Finkel/Carsten Peter, Nyiragongo yanardağı.
31, 2011, Mayıs , — , “Yosemite tırmanışları“, s. 144, Mark Jenkins/Jimmy Chin.
32, 2012, Nisan , — , “Hayatının tırmanışı“, s.100, Chip Brown/Tommy Heinrich, Gerlinde Kaltenbrunner, K2 ve her ikisi.
33, 2012, Eylül , — , “Sesler“, s.18., Özge Akkaya/Dinçer dinç ve Tunç fındık, Tunç fındık ile söyleşi
34, — , — , — , “Denizdeki dağlar“, — , Gregory S. Stone/Brian Skerry, Okyanus ortası sırtları

Bazı alanlar boş. Söz gelimi eğer iki ve üçüncü sütun boşsa, bu en son girilmiş yıl ve sayı bilgisiyle aynı anlama geliyor. Ama eğer sadece numara kısmı boşsa, üşenip de bakmamışım demek. Bazı yazıların sayfa numarasını da girmeyi unutmuşum; onları da bir ara düzeltirim. Bu virgülle ayrılmış listeyi dilediğiniz gibi kullanıp geliştirebilirsiniz. Mesela 2012 sonrası sayılar bende yok. Eğer sizde varsa, hızlıca bir gözden geçirip bu listeyi geliştirmeme yardımcı olabilirsiniz. Fakat şu haliyle bile 34 tane makale hiç fena değil!

Şimdi başka bir önerim var. Kimsenin elinde ATLAS dergisinin DVD arşivi var mı? Burada yaptığıma benzer bir işi yapmak isteyen çıkar mı? Belki başlangıç olarak sadece Uğur Uluocak’ın eski köşesi “Dağların Atlası”ndan başlayarak bu işi yapabiliriz. Sonra diğer dağ, dağcılık, tırmanış konulu yazılardan bir bibliografya oluşturabiliriz. Gönüllü var mı?

Yeni yazı

Merhaba sevgili dağseverler,

Direktaş (3510 m), Aladağların kalbinde, zirveler ve yüksek sırtlarla çevrili yedigöller bölgesinde yer alır ve platonun içerisinde, duvarlardan kopuk konumuyla sanki dış savunma duvarlarının içindeki bir kale gibi yükselir. Geçtiğimiz kış sezonunda Aladağların kalbinde yer alan Direktaş’a yaptığımız tırmanışı TAKOZ dergisine yollamıştım. Geçen Cuma günü yayınlanan yazının bağlantısını paylaşmak istiyorum (link). Yazının odağındaki faaliyet zor bir tırmanış, ilk defa yapılan bir çıkış ya da bilgi ve tekniğimize katkı sağlayacak bir makale değil. Bilakis, gayet sıradan bir kış çıkış etrafında dönüyor. Ancak yazının kuvvetli olduğunu düşündüğüm bir yanı var, o da girişte andığım leitmotifin dağ ile tırmanıcı ekibinin birbirine karşı ve arasında kurduğu iletişimi daha fazla yakınlık kurarak anlatmaya girişmek. Bu esnada dağcılığın (ya da diğer sonradan üretilen, seyircisiz, kararlılık ve tehlike barındıran iştirakin) hala bir kahraman miti çerçevesinde algılayan genel kanıyı yıkıp, hikayemizi bir anti-kahramanlık çerçevesinde anlatabilmek. Özetle yazı olgun insanların dağa ve tırmanışa yüklediği anlamları içeren bir yazı olarak görüyorum.

Umarım DağDelisi’nin farklı haber mecralarından aynı linki çokça görmek canınızı sıkmaz. Yeni bir faaliyet, haber, şahsiyetin beyin kıvrımları ve makalede görüşmek üzere.
dd-

Anaximander’in rüyası

Gündüz vakti rehberimiz güneş ışınları. Her şey açık ve aydınlık… Güneş gittiğinde ise onun yerini bilinçsizce yapılan yapay dış aydınlatma alıyor. Tek fırsatımız geceleri doğacakken, yıldızları ve gökyüzünü görme şansımız tamamen ortadan kalkıyor. Yıldızları unutuyoruz. Yapay ışık ve yaygın aydınlatma ile karanlıkta yakınımızdaki nesneler keskin biçimde belirirken, o anla birlikte uzak görüşü, yıldızların gösterdiği yolu (aslında uzaklık kavramını) da kaybetmiyor muyuz? Gökyüzünü unuttuğu zaman insan, mukayesenin, ‘insan durumunun’ en kat’i referansını ortadan kaldırdığında kendi kendisini tek efendi olarak ilan etmesi beklenmez mi? Öte yandan şehir ışıklarının bizi mecbur bıraktığı, ufuk çizgisinin altında seyreden bakışlar kendimizi geniş perspektiften değerlendirmemize engel değil midir –nasıl dar görüşlü bir efendilik kibiridir bu? Oysa düşünmek istediğimizde, zihnimiz meşgulken, gayriihtiyari kafamızı birazcık yukarıya kaldırmaz mıyız? Hafifçe gözlerimizi kısık düşünmez miyiz, düşlemez miyiz?
Karakaya5

Şimdi her şey çok farklı. Ne kadar çoklar ve nasıl da parlaklar. Bütün bir geceyi aydınlatacak kadar çoklar. Ayrıcalığa bak sen! İnsan kafasını kaldırdığı zaman, zor değil tahmin etmek eskilerin heyecanını. İşte öyle bir akşam, orta Anadolu platosunun yeknesak mevcudiyetini merhametsizce yırtan bir yerde gözlerimi dikmişim göklere; düzlükten ansızın yükselen, kırıklı, parça parça, arızalı ve koyu renkli bir kayalık topoğrafyanın içinde. Medeniyet, bir an için, ışıl ışıl parlayan yıldızlar kadar uzak neredeyse. Bütün geceyi aydınlatacak kadar çok yıldız var ve aynı etrafımdaki granit gibi gök kubbeyi sistemli çatlak hatları ve gelişigüzel çatlaklarla bezemişler… Sanki kırılıp başımın üzerine yağacak. Dio’nun tavsiyesine uyup yıldızların ışığı altında buranın masalsılığını yazmasam iyi olur, yoksa Shakespeare’in “A midsummer night’s dream”ine döner ortalık. Bizim dışımızda kampta bulunanların bundan dolayı çok memnun olacağını zannetmiyorum; velhasıl arkam ağaçlık, kesin bir yerlerde saklanıyordur periler.

Burası bir granit sokulumu 1. Granit bir derinlik kayacıdır, yani yüzeyde oluşmaz. Sıcak taş hamuru, derinlerde yavaş yavaş soğurken bu sayede kristallenir. Zaten adı da buradan gelmektedir kayacın: Granül gibi parçalardan oluşmuştur bu kayaç; kuvars, feldspat, mika ve eser miktarda koyu mineraller. Bir de tabii derinden gelirken bünyesine etraftan parçalar da alır. Bunlara xenolith diyoruz. Çoğunlukla granitten daha sağlamdır ve koyu renkli bir takım çıkıntılar olarak göze çarpar. Hani bir rotayı çıkarken çok zorlandığınız ve basamak bulamadığınız zaman, birden bire yumurta gibi bir çıkıntı görüp tırmanışı kurtarıyorsunuz ya, işte onlar bunlar. Graniti yüzeyde görmemizin sebebi çoğunlukla etrafındaki ondan daha az dayanıklı kayacın zamanın testine dayanamayıp aşınması ve/ya hem yükselimi sağlayacak hem de aşınmayı ivmelendirecek faktörlerden düşey atımlı bir fay hareketi yardımıyla yüzeye çıkmasıyla ilişkilidir. Nitekim bu yazının konusu olan Eskişehir’in yaklaşık 70 km doğusundaki Kaymaz (Karakaya) graniti, kuzeyinde yer alan yığışım karmaşığı ve güneyindeki genç çökellere nazaran daha dayanımlı olduğu için, ayrıca hemen kuzeyinde yer alan fayın muhtemel bir hareketinin etkisiyle yüzeye çıkmış ve karşımızda yumuşak kıvrımlı hatlarıyla bizi kucaklamaktadır. Muhtemel fay hareketinin kontrolünde dememin sebebi, Google Earth görüntüsüne kuzeyde yer alan Kaymaz fayının KB – GD yönelimini çizdiğim zaman granit üzerindeki eklem sistemiyle gayet uyumlu olduğu kanaatine varmamdan arada jenetik bir ilişki olmasa bile geç dönem deformasyonun granit üzerinde etkisi olduğunu düşünmemden kaynaklanıyor.

Google Earth görüntüsü. Kuzeydeki kırmızı çizgi Kaymaz fayını gösteriyor. Granit üzerinde faya paralel çatlaklara baksanıza!

Google Earth görüntüsü. Kuzeydeki kırmızı çizgi Kaymaz fayını gösteriyor. Granit üzerinde faya paralel çatlaklara baksanıza!

Literatürde bu granitin yüzeylenmesine dair hususi bir bilgi yok, ancak büyük ölçekli çalışmalarda genel bilgiler yer alıyor 2. Granitin yaşı ise muhtemelen 30 kilometre kadar doğusunda yer alan Sivrihisar granitinde yapılan yaş tayinlerine yakın olmalı: yani 50 – 60 milyon yıl veya daha genç. Granitlerin yüzeyde sergilediği kendine has şekilleri vardır. Yukarıda bahsettiğim gibi kütlenin dilimlendiğini, ayrıca boylu boyuna çatlak sistemlerinin geliştiğini görmüştür granitlere gidenler. Bu çatlaklardan bazıları gayet sistemli ve parçaların birbirinden yarılarak ayrıldığı (eklem), bazıları ise gelişi güzel (çatlak) dağılmıştır. İsterseniz bunların nasıl oluştuğuna bir bakalım.

Granit yüzeye çıkarken hani etrafındaki ve üzerinde yer alan malzeme aşınıp gidiyordu ya, işte bu üzerindeki ve çevresindeki basıncın da azalmasına sebep olur. Bu basınç azalırken, ilksel olarak sıkışmış kaya, eklemler boyunca açılmaya (rahatlamaya) başlar. Gerilmelerin en ciddi miktarda azalması düşey bileşende meydana gelir. Böylece topoğrafyayı izleyen düzlem boyunca (yani yerden bakan bir gözlemci için yatay) birçok dilimlenme meydana gelir. Bu tür dilimlenme/eklem sistemine exfoliasyon adı verilmektedir. Granite hem yatay dilimlenme hem de soğan zarı biçiminde aşınma göstermesine sebep olan yapı bu isimle anılır. Gerçi bu anlattığım açıklama son yıllarda epey tartışılıyor ve laboratuvar deneyleriyle daha uyumlu bir teori geliştirildi. Fakat temel prensip aynı. Gerilmenin düşey istikamette azalması ve buna mukabil yatay düzlemde sabit kalan sıkışmanın etkisiyle (bir faylanma olsun ya da olmasın) çok çeşitli yapılar meydana geliyor. Bir de bu çatlak ve eklemlerde yer altı suyu devridaim ettiğinde köşeler de yumuşuyor.

Bunlar genel bilgiler. Gitmeden önce biraz bu granite özgü araştırma yaptım. Bunlardan en ilginci bu granitin ortalama granit bileşiminde olandan çok daha fazla radyoaktivite içerdiğini belgeleyen bilimsel bir yayın 3. Tabii bunu görünce epey heyecanlandım; yani normal dozda aldığımdan daha fazla radyasyonu pek tercih etmeyeceğimden. Ama makalenin yazarlarından birisiyle yaptığım yazışma sonucunda, çok da endişelenmemem gerektiği; sorunların ancak uzun süreli maruz kalmalarda risk oluşturabileceği; ayrıca Karakaya köyünde radyasyona bağlı gelişen herhangi bir hastalığın belgelenmemiş/gözlenmemiş olduğunu bildirdi. Yine de tabii giderken kendi suyumuzu götürdük yanımızda (gerçi o da tırmanışın ikinci günü bitti)!

Exfoliasyon ve bir kaya mezarı.

Exfoliasyon ve bir kaya mezarı.


Buraya ilk gelişim. Daha evvel methini çok duydum hatta bir tırmanış rehberi bile var (pdf). Ancak geçtiğimiz haftasonuna kısmetmiş. Güç olmasın geç olsun. Burası çok ideal bir tırmanış alanı. Kamp ile kayalar içiçe, ki kamp yeri gerçekten çok komforlu: piknik masası, ağaçlar ve ileride bir (radyoaktif)çeşme. Ayrıca kütlenin etrafında yürüyüş yapmak için bir takım olanaklar; çiçekleri, böcekleri, hayvanları incelemek isteyenler için de farklı türler var. Bu anlamda hakikaten çok tatmin edici bir yer burası. Kaya kalitesi ve sağladığı geleneksel ve spor tırmanış repertuvarı ise paha biçilmez. Benim için tek ufak sorun İstanbul’a dört saat uzakta olması.

Son olarak başlığın ne anlam ifade ettiğine geleyim: Anaximander’in rüyası. Anaximander’in kozmolojisinde4 biri diğerinden daha büyük iki devasa at arabası tekeri Dünya ile aynı dönme ekseni üzerinde ve onun etrafında dönmektedir. Bu daire kesitli tekerleklerin içi ateş doludur ve üzerlerinde yer alan deliklerden ateş gözükür. Uzaktaki tekerdeki delikler Güneş ve ay, yakındakiler ise yıldızları oluşturur. Anaximander bu teorisiyle dönen küre hipotezinin de öncüsü sayılır. Karakaya’da gökyüzüne şaşkınlıkla bakarken, yıldızların ateş dolu bir çember üzerindeki delikler olduğunu düşünmeden edemiyordum. Karşımda da ateşten soğumuş bir granit olunca, bütün bunlar insanı bir rüya alemine taşıyordu. Birbirinden iki farklı dünyayı düşünürken de aklıma bir ekinoks rüyasını getiriyordu bunlar. Tek eksiğim uzun pozlama yapabileceğim lanet olası bir fotoğraf makinasıydı işte!

NOTLAR

Karakaya6


  1. Granitten kabaca bahsetmiştim eski bir yazımda (link
  2. Delaloye, M. ve Bingöl, E., 2000. Granitoids from western and northwestern Anatolia: geochemistry and modeling of geodynamic evolution. Int. Geol. Rev. v. 42, pp. 241–268 
  3. Örgün, Y., Altınsoy N., Gültekin, A.H., Karahan, G., ve Çelebi, N., 2005. Natural radioactivity levels in granitic plutons and
    groundwaters in Southeast part of Eskisehir, Turkey. Applied Radiation and Isotopes v.63, pp. 267–275 
  4. Anaximander ve kozmolojisi hakkında Popper, K. The world of Parmenides: Essays on the presocratic enlightenment. Ed: A.F. Petersen, Routledge, xi+328pp., p.11 ve at arabasının iki tekerleği için (link) adresine bakabilirsiniz. 

Yetişin intihal var!

Herkese merhaba sevgili okurlar. Ana sayfadaki haberler kısmında az önce 4 Mayıs tarihli ve “Soğuk ölüm” başlıklı bir yazı gördüm [link]. Haberi açar açmaz, Çanakkale Olay gazetesinin internet sayfası açıldı, “Dağcının gözünden” adlı bir köşe ve yazar Ercan Karaman. Okumadan önce hızla metni tarayıp fotoğraflara baktım. Wanda Rutkiewicz’in renkli ve siyah beyaz fotoğrafları ve bol miktarda yazı gözüme çarptı. Çok mutlu ve memnun oldum. Demek dağcılık ile ilgili gazete köşe yazıları Wanda gibi insanları konu olmaya başlıyordu, Türkçe’ye çevirilen “Hayaller Kervanı” kitabı okunmuş ve dikkat çemişti. Yazıyı okumaya başladım (Güneş’i uyutmuş olmanın rahatlığı ve hızlı bir öğlen yemeğinin yarattığı boş zaman sağolsun). Fakat birden çok kötü birşey oldu, yüzüm asıldı… sanki bu satırları daha önce okumuştum. Nerede okudum diye düşünürken Pınar Kavak’ın tirmanis.org’da yazdığı “Hayaller Kervanı” kitap değerlendirmesi yazısı aklıma geldi [link]. Karaman’ın yazısının neredeyse tamamı Pınar’ın yazısından alınmış, fotoğraflar hariç, ve de hiçbir kaynak gösterilmemiş. Bu korkunç bir şey. Bu bir suç: emek hırsızlığı. Buna intihal diyoruz. Çağdaş dünyada referans verilmeden alınıp kullanılan bir cümle bile insanları işinden edecek bir suçken, tüm bir yazıyı Pınar’dan faydalanarak yazmak ve bir de altına kendi imzanı atmak kabul edilebilecek birşey değil.

Önemli birşey hatırlatmak istiyorum: Türkiye’de dağcılık, doğa ve spor kültürünün yayılması için amatör bir çaba sarf ederek emek veren bizler, emeğimizin karşılığında ne para ne de başka maddi bir menfaat peşindeyiz. Bizler çok ufak bir topluluğuz ve birbirimizden sorumlu sayılırız. Beraber ya da tek başına ortaya çıkarttığımız yazılı ya da görsel kaynakların kullanılması için tek bir ricamız var, o da kaynağın belirtilmesi. Başka birşey değil. Lütfen bunu hatırlayalım ve hatırlatalım. Yoksa ileride halimiz nicedir.

Ercan Karaman’ı kınıyorum.

N’olur bu ismi hatırlayın.

16 Kasım günü Kadıköy’e tırmanış salonunda biraz vakit geçirmeye gitmiştim. O gün üzgündüm, hem de çok, çünkü Patrick Edlinger’in ölümününün yıl dönümüydü. Sohbet esnasında sözü ona getirdiğimde farkettim ki, bir tek ben biliyormuşum… Bu beni daha da üzmüştü. Bakın bir iki dakikalık serbest çağrışım ne gibi şeyleri şeyleri döküyor ortaya: Calanques, Gorges du Verdon, Céüse, Arco, Le Blonde, Adonis, Opéra Vertical, yaşam parmaklarının ucunda, çok stilize, ve zarif, ölçüsüz bir Fransız aksanı, biçimden ödün vermeksizin tırmanışın sınırlarını yukarı taşımak, bir kaya tırmanışı rock yıldızı, başka bir dünyanın insanı, pembe tayt, kısa kesim şort, saç bandı, serbest solo, azat, bağ kurmak, kucaklamak, sıcak bir kucaklama, kayıp, Berhault’nun kaybı, kırık bir kalp, gözden düşmek, merdivenden düşmek, merdiven boşluğu, boşluk, uykusuzluk, kafanın açma kapama düğmesi var mıdır? Tezat, bir tırmanış tanrısının ölümü, Pruess, kırk yaşlarındaki bir Avrupalıya sorun, gözlerini kapatsın ve tırmanış denince aklına kim geliyor söylesin: Edlinger…

Edlinger’nin varoluş sebebi tırmanmaktı. Normalde blogda video paylaşmak adetim değildir, fakat bunu gönül rahatlığıyla ekliyorum: 2009 Trento dağ filmleri festivalinden Patrick Edlinger ile yapılan bir röportaj:

Şimdi söyleyin, eskilerin samimiyetini, rahatlığını ve özgünlüğünü günümüz tırmanıcılarında görebiliyor musunuz?

“Özgürlük?” üzerine yorum

Bloga yazılar eklerken en çok arzu ettiğim şeylerin başında okuyucuların iştirak etmesi, yazılanları eleştirmesi, yorumlar yapması ve tartışmaları geliyor. Ne mutlu ki, Ozan Kanbertay “Özgürlük?” başlıklı yazı hakkında çok okunaklı ve anlamlı bir yazı kaleme almış. Yazısının içeriği ve kurgusunun özeninini dikkate alırsam böyle bir emeğin blogun yorumlar kısmında kalmasına gönlüm razı olamazdı. Herkesin okuması ve tartışmaya katılmasını temenni ediyor, Ozan’a bir kez daha teşekkür ediyorum.

Yazan: Ozan Kanbertay
“Özgürlük?” başlıklı yazınız dağlar ve özgürlük arasındaki ilişkiyi irdeleyen faydalı bir yazı olmuş. İzninizle yazıdaki birkaç noktayı eleştirmek ve tartışmaya katkıda bulunmak isterim.

Yazının ilk paragrafında dağlarda özgür hissetmenin bir tür dağcı klişesi haline geldiğinden bahsedilmiş. İlerleyen paragraflardaki örnekleri okuyunca ilk bakışta size hak vermek doğal olsa da, dağlardaki özgürlüğün klişe haline gelmesinin bence geçerli sebepleri var. Aşağıda bunları kısaca sıralamaya çalıştım.

Neden dağlara çıkıyorsunuz sorusuna verilen özgürlük temalı cevapların yüzeysel görülmesinin sebebi, cevap verenlerin sezgisel ve aceleci tutumları mıdır? Yoksa özgürlük kavramının artık içi boş ve geçersiz bir önerme haline gelmesinden dolayı bu tür tartışmalarda özgürlük sözcüğünü kullanma konusunda içine düştüğümüz kaçınılmaz ikilem midir? Sözlük tanımıyla “herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu” anlamına gelen özgürlüğün içinde bulunduğumuz evrenin gerçekliğinde bir yeri olduğunu söyleyebilir miyiz artık? Öyle ya, insanın tüm canlılarla akraba olduğunun, genetik mirasın, bilinç dışının, erken yaşlardaki çevresel şartların kişiliği şekillendirici etkisinin bilinmediği; diğer canlıların “iç güdüleriyle” insanınsa “özgür iradesiyle” hareket ettiğinin zannedildiği bir devirde ortaya atılan özgürlük kavramını yukarıdaki tanımıyla sağlam bir yere oturtmamız mümkün müdür? Bilinçli ve özgür olarak aldığımızı zannettiğimiz kararları, beynin bilinç dışını oluşturan bölümlerinde karar anından saniyeler öncesinde tespit edebildiğimiz bir devirde insanlığın bebeklik döneminde kalma pek çok kavram gibi “özgürlüğü” de nereye koyacağımızı bilemiyoruz. Dolayısıyla tartışmayı sağlıklı yürütebilmek için önümüzdeki iki seçenek var bence: Ya özgürlük kavramını yeniden tanımlayıp güncel bilgilerimizle uyumlu hale getireceğiz ya da özgürlüğün günümüzdeki defakto karşılığı olan “daha az bağımlı olma”yı kullanacağız.

Ben tartışmayı sürdürürken ikinci seçeneği tercih edeceğim. Böylesi daha net. Ayrıca 21. yüzyılda bilimsel gelişmelerinden az çok haberdar olan herhangi bir insanın yukarıdaki gerçeklerin farkında olduğunu varsaymak büyük bir hata olmaz zannedersem. Bu farkındalıktaki insanların özgürlükle tam bağımsızlığı değil daha az bağımlı olmayı kastettiklerini; dilin bilgi üretme hızımıza yetişememesinin yarattığı ikilemden ötürü bu sözcüğün kullanılmaya devam edildiğini düşünüyorum.

Dağa gitme sebebi yazının sonunda bahsettiğiniz üzere zorunlu toplumsal rollerden kaçmaktan ibaret değil bence. Toplumdaki rollerini çok seven bireyler bile, ilişkilerin karmaşıklığı ve bireylerin bütüne görünürdeki etkisizliğinden dolayı kendilerinden şüpheye düşebilirler. Bu yüzden de, parçası oldukları ağdan bir süreliğine ayrılıp kendi hayatlarına etki güçlerini ölçme ihtiyacı duyabilirler.

Kişisel alanlarımız da şehirde git gide daha çok çakışıyor. Zihinsel düzlemde bir çakışmadan bahsetmiyorum sadece. Kelime anlamıyla, fiziksel bir çakışmadan bahsediyorum. Şehirler kalabalıklaştıkça kamusal alanlar gittikçe daralıyor, daralan kamusal alanlarda kişisel alanlarımız taciz edilmeden bulunmak imkansız hale geliyor. Şehir içinde bir yerden bir yere giderken, bizler için doğrudan bir tehdit oluşturmasalar bile kişisel alanlarımızı ister istemez işgal eden insanlar bizi strese sokuyor. Evrimsel süreçte ortaya çıkan bu savunma mekanizmasının olumsuz etkisini en aza indirmek için çareyi kişisel alanlarımızın işgal edilmeyeceği ortamları mümkün olduğunca ziyaret etmekte buluyoruz. Dolayısıyla ticarileşmiş olanlar hariç dağlar, bu anlamda mükemmel yerler haline geliyor.

Dağda şehirde sahip olduğumuz ayrıcalıklardan büyük oranda vazgeçmiyoruz aslında, temelde konforumuzdan feragat ediyoruz. En basitinden, dağda da şehirdeki gibi o günkü öğünümüz garantidir. Miktarı oldukça az, lezzetsiz olabilir ama hiçbir dağcı dağda uzun süreler aç, susuz kalmaya gitmez; av peşinde koşmaz. Şehir hayatının avcı-toplayıcı yaşam tarzından en büyük farkı herhalde öğün garantisidir, yemek peşinde koşmamaktır. Bir anlamda yaşamsal belirsizliği ortadan kaldırmaktır. Şehirdeyken elde ettiğimiz, doğadaki en yetenekli avcının dahi sahip olmadığı bu ayrıcalığımızı da dağa taşıyoruz. Hatta bunun yanında şehirde pek çoğumuzun sahip olmadığı bir ayrıcalığı; yani kısa bir zamanda tüm enerjimizi temel ihtiyaçlar haricinde bir amaç uğruna harcama ayrıcalığı da elde ediyoruz.

Dağdaki kontrol hissiyatı, dolayısıyla bağımsızlık hissiyatı da daha fazla. Hava şartları, kar şartları, kayanın yapısı vs. şimdilik bizim değiştirebileceğimiz şeyler değil. Başarısızlığın sebebi büyük ihtimalle bunlar olacak; zira zaten sınırlarımızın çok ötesinde bir rotaya girmiyoruz. Ama bunları değerlendirmek, riski yönetmek de tamamen bizim elimizde. Şehirdeyse sosyal ilişkilerin karmaşıklığında vereceğimiz kararların geleceğimize ne yönde etki edeceğini tam olarak kestiremiyoruz. Belki her şeyi değiştirebilirdim belki de benim etkim yok sayılacak kadar önemsiz diye düşünebiliyoruz bazen. Her iki durumda da, yönetilemeyen belirsizlikten dolayı şehirde olmak dağda olmaya göre daha kısıtlayıcı.

Dağdaki ortam fiziken kısıtlayıcı evet ama dağdaki olası tehlikeler belli, alınacaklar önlemler sır değil. Hedefimiz kısa vadeli ve net. Çok karmaşık bir sistem yok karşımızda. Toplumsal ve kişisel ilişkilerdeki, karar alma süreçlerindeki karmaşıklığın yanında dağdaki problemler dört işlem gibi. Kısacası şehirde çok bilinmeyenli bir denklemin değişkenlerinden biriyken, dağda hem kendi denklemimizi kurabiliyor hem de o denklemin az sayıdaki değişkenlerinden biri olarak sonuçta büyük oranda belirleyici olabiliyoruz. Aldığımız kararların sonuçlarını da anında gözleyebildiğimiz için, etki gücümüzden daha çok emin oluyoruz. Birey olduğumuzun farkına daha net varıyoruz. Bu açıdan dağlara gitmeyi, çokça afişe edildiği gibi modern yaşamın ve şehirleşmenin yarattığı bireyselliğe bir tür karşı çıkış değil, tam tersine onu destekleyici ve güçlendirici bir eylem olarak görmek anlamsız olmayacaktır.

Sonuç olarak, yukarıda açıklamaya çalıştığım unsurların tamamı daha az bağımlı hissetme ihtiyacımızı giderdikleri için, dağları bu ihtiyaca en yakın ama geçerliliğini yitirmiş bir kavram olan özgürlük ile özdeşleştirdiğimizi düşünüyorum.

“Dağda tek başına kadın olmak” diye bir şeyin olmaması

Yazan: Duygu Başoğlu

“Dağ” kalıcı bir yer edindiğinde yaşam çift kutuplu bir hal alıyor; dönülen bir yer var ve genelleyerek kullanılagelen adı “şehir”. Bu nüfus gibi sayısal değerlere dayalı bir şehir tanımı değil-dönülen her yer şehir olabilir-, belki Arapça karşılığının daha iyi anlatacağı türden bir yer: Medina. Medeniyet sözcüğüyle aynı kökten. Karşına çıkacakların sosyal ve fiziksel sınıfınla eşleştirilmiş, karşılığında tepkilerinin önden tanımlanmış ve öğretilmiş olduğu evcilleştirilmiş yer. İnsanın kurduğu bir medeniyetin belirlediği ölçülerde ve koşullarda yaşanan, konaklanan yerin ısısının veya yürünen yolun eğiminin hesaplandığı bir tasarı alanı. Dağa gitmek ve şehre dönmek arasında yaşanan da, yabanıl ve kendiliğinden olanla evcil ve kurgulanmış olan arasındaki çift kutupluluk.

Yalnız olmak bu ayrımı belirginleştiriyor. Yanındaki insanla iletişim biçimiyle ve birlikteliğin tetiklediği sosyal alışkanlıklarla taşınan şehir kurgusu olmadan dağ yalnızca kendisi, üzerindekinin varlığına kayıtsız ve adil. Bu şekilde yalnızlık daha yalın, şehre karşı kutbun daha özünde ve ucunda. Burada bir de not düşmeliyim belki; insanın ayrıcalıklı tür olduğu alanlardan kendini mahrum bırakmayı seçen kişi –bana kalırsa- ister istemez karşıt bir konum alıyor. Çözüm önermeyen, aramayan bir karşıtlık hali. Çoğu faaliyette (hedefin alacağı emeğin zaman kısıtına oranına bağlı olarak) tırmanılan süre dağda geçirilen sürenin küçük bir kısmıdır ya, kendi adıma pek iddialı bir şey de yapmadığımdan olsa gerek, tek başımayken dağda geçen zaman daha da durağan oluyor. Dağda yapılan, fiziksel aktiviteden çok gözünü rüyadan hallice yıldızlı bir gökyüzüne veya bivağını dövmekte olan tipiye açmak ve cansız, ama iradesi varmış gibi etkileşim içinde olduğun bir kar ve kaya yüzeyinin ortasında türünden tek canlı olmakla ilgili bir şeye dönüşüyor. Burada cinsiyetsiz ve kısıtsız bir şey olarak varsın, herşeyin kendiliğinden olduğu gibi olduğu yerde seni sınıflandıran bir şey ve ona göre tasarlanmış bir çevre olmadığı gibi hormonların birinden farklı tepkiler verdirmiyor çünkü kıyas konusu başkası yok. Dağa gitme işinden birlikte hareket etme dinamikleri çıkarılınca kalan şeyi kadın ve erkek için farklı kılan sadece dağa gidene kadarki süreç ve tek gitme kararı. Bir de DağDelisi ‘Tek başına bir kadın olarak dağa gitmekten bahset’ dediğinde öyle bir şey yok demek var.

Bugün ve buradan bakınca dağ ve şehir ikililiğini birbirini doğal olarak tamamlar halde görüyorum, karşıtıyla anlamlı olan herşey gibi birinden mahrum kalmak diğer deneyimi de eksiltir gibi geliyor. Dağ ise yakın olduğun ve misal, yanında rahatça susabildiğin biriyle veya yalnız gidilebilen bir yer, aksi taktirde -ne olsun- park olabilir, doğa parkı mesela. Tırmanış bahçesi. Güzel ancak bir ucu dengelemiyor. Geçmiş bir günün karşı kutbu olmayan bir uçta sallanır hissetmediğim bir zamanından bakıncaysa böyle bir denge meselesi yok. Aynı dağa gitmenin birçok insan için sosyal bir aktivite olabilmesi de bundan sanırım, ve tek başına gitmenin yaygınlığını belirleyen de denge aranan kırılma noktası.

Söz sende DağDelisi, kim nereye neden gidiyormuş da gitmiyormuş?