Şehirde antrenman yapmak mı? Yok ben en iyisi işe gideyim

Blogu eskiden takip edenler biliyordur, ben eskiden Hollanda’da yaşıyordum. Hollanda’da yaşamanın en güzel tarafı benim için bisiklet kültürünün bir parçası olmaktı. Gerçi yurt dışı tecrübesinin olumsuz yanları ağır basmaya başlayınca farklı bir perspektiften de hikayeleştirilecek bir şey bu, mesela şu yazımda yazdıklarıma bir göz atabilirsiniz. Küçüklüğümden beri bisiklet benim için çok özel bir araç olmuştu, çünkü açık alanda yaptığım, kendi başıma hayallerimdekinden kat be kat uzaklara, büyük maceralara açılabileceğim, mutlu hissettiğim, oyunlaştırdığım, eğlenceli bir deneyimdi. Birçoğunuz için de herhalde öyledir. Bütün bunlardan dolayı çok özeldir. Aranızda kime sorsam bisilete binmeyi öğrendiği günü epey teferruatlı biçimde hatırlayacaktır.
Yazının devamı için tıklayın

Advertisements

Bisikletle Güzelce’den Urla

Bu yaz yaptığım bisiklet yolculuğu ve birkaç fotoğrafını da buraya koymak istedim. Evet, dağdelisi’nin temasıyla uyumlu bir paylaşım değil bu. Fakat, arada bir Ganos dağını geçtim. Sayılabilir değil mi? Benzer bir yolculuk için hazırlık yapmak isteyenler için…

Biz...

Biz…

1. Gün: 31 Ağustos 2014

İlk durağım olan Kumbağ’dayım… Yazının devamı için tıklayın

Demirkazık (3,758 m)

Georg Künne, Wilhelm Martin ve eşi Marianne 10 Temmuz 1927 sabahında Aya Sofya’ya son bir kez baktıktan sonra Anadolu yakasına, Haydarpaşa garına gelirler. On yedi parça bagajları trene istiflendikten sonra bozkıra doğru yolculukları başlar. Yolun ilk bölümü Almanların 1890larda yaptığı İstanbul – Konya arası Anadolu Demiryolu, ikinci kısmı ise Konya’dan Bağdat’a kadar sürmesi planlanan, ancak Toroslarda çıkan problemler ve araya giren bir cihan harbi yüzünden gecikmiş, bednam Bagdatbahn‘dan sürecektir. Önce İzmit körfezi boyunca “sub-tropik” meyve bahçeleri boyunca yol alırlar. Fakat sıcaklık gitgide artar. Bilecik’e geldiklerinde vagonun içindeki sıcaklık tahammül edilmez bir hale gelmiştir; kırkbir ve yarım derece ölçer Künne. Dumlupınar yakınlarında beş sene önceki meydan muharebesinin izlerini görürler, yamacın altlarında harab olmuş raylar ve lokomotifler…

Yazının devamı ve fotoğraf galerisi için devam edin

Güzel yol

Human respone to mountains has been influenced by inherited conventions of literature and theology, but even more profoundly it has been motivated by man’s conception of the world which he habits*
— Marjorie H. Nicolson
Mountain gloom and mountain glory

Son iki seferdir tırmanmak için Aladağlar’a gidişimde Güzelyurt’tan geçiyor yolumuz. Resmedilmeye değer bir yerleşim burası: Kapadokya yöresinde bulunan ilçeden geçerken yol boyunca dizili zarif taş evler, bir ortodoks kilisesi, yumuşak volkanik tüflere oyulmuş mağara kiliseler ve bir manastır dikkatimi çekiyor. Sonradan öğreniyorum, burada yaşayan Rumlar 1924’de mübadele sonucu yurtlarından edilmiş, onların yerlerine ise Selanik’li Türkler yerleştirilmiş. Ne acayip ne kötü bir dünya…

İlçe merkezini arkamızda bırakıp tepelik yolda yükselirken sağımızda Hasandağı (3268m) ve Melendiz (2963m) enfes bir arkaplan oluşturuyor. Şansımıza ovanın zeminini ince bir sis doldurmuş; hayat tamamen durmuş sanki. Hasan’ın zirvesini aydınlatan güneşle birlikte o büyük, karanlık koni canlanıveriyor. Nerede farklılık varsa, orada hareket; nerede hareket varsa orada hayat var. Orta Anadolu hayata sarılıyor, bir bir okul çocukları yollara dökülüyor. Yol güneydoğuya döndüğünde ise uzak tepelerin arasından Demirkazık belirgin biçimde gözüküyor. Şaşkınım bu manzara karşısında. Dümdüz suratı ve eğimli boynuyla Demirkazık, boynunu eğmiş inatçı bir hamal gibi kuzey ufkuna bakıyor…

* İnsanın dağlara karşı tepkisi edebiyat ve ilahiyattan miras kalan uzlaşımlardan etkilenmiştir, fakat daha da derinlemesine olarak bu [tepki] insanın içinde yaşadığı dünya mefhumu ile motive edilmiştir.

Doğu Karadeniz’de hava kapalıdır diye kendi Güneş’imizi kendimiz götürdük

Bebek sahibi olmak insanı uçsuz bucaksız bir sorumluluk altına ve derin bir eviçi aktivitesine memur ediyor, koruma içgüdüsü ile detaylı planlama hastalığı dizginleri eline alıyor. Tanıdığım birçok çift bebek sahibi olduktan sonra hayattan elini eteğini çekmiş vaziyetteler. Biz ise hareket halinde olmaktan, gezmekten ve doğada vakit geçirmekten keyif alan bir çift olarak en son istediğimiz şey bebeğin hayatımıza girmesiyle eski alışkanlıklarımıza son vermek. Bu yüzden bir kampçılık, bisiklet yolculuğu ya da doğa yürüyüşü tatilini bebekle birlikte yapabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bunu öğrenmenin en iyi yolu ise yaşayarak öğrenmek.
Yazının devamını okumak için tıklayın

Nanga Parbat (8,126 m)

İngilizcesi “Karakoram Highway” olan yol Türkçe’ye içerdiği cinası kaybederek Karakorum otoyolu olarak çeviriliyor. Bu güzergahta yolculuk ederseniz göreceksiniz ki yolun önemli bir kısmı asfalt olsa da ve buradan kamyonlar ve diğer araçlar geçse de burası bir otoyoldan çok dağlara doğru yönelmiş bir yüksek yol. Özellikle heyelanla ortadan kalkmış ya da geçici olarak stabilize edilmiş yolda büyük zaman kaybedeceksiniz. Fakat yolun neresinde olursanız olun İndus ırmağı boyunca göreceğiniz ve yükseldikçe repertuarına yüksek dağları da alan yolun sunduğu manzaralar başka bir dünyaya aittir! İnsanı alıp götüren yol hikayelerinin baş tacı olabilecek bir yol. Ümit ederim ki dünyayı seven herkes bir gün buraları görür (Yol bilgisi için eskiden yazdığım bu yazıya bakabilirsiniz).

Gilgit’e vardığımda her yerin zifiri karanlığa boğulmuş olması beni azıcık bile şaşırtmamıştı. NATCO (Northern Areas Transportation Company) tarafından işletilen Karakorum yüksekyolu otobüsüne bindiğim Rawalpindi otobüs terminali de bu kadar karanlık olabiliyordu. Neden sonra öğrenecektim ki ben varmadan önceki aylarda şii-sunni çatışmaları farklı bir boyuta evrilmiş, sokakta çapraz ateş açılır olmuş, esnaf kepenk indirip sokağa bile çıkmaz hale gelmiş. Oralı birinden öğrendiğime göre olayları tetikleyen bir şii imamın öldürülmesiymiş (ki daha önce de bir sunni imam öldürülmüş. Önceki aşamaları artık tahmin edebilirsiniz). Bunun üzerine şii cemaati her ayın bilmem kaçında kanlı eylemler yapacağını duyurmuşmuş. İşte o zamanlardan birine denk gelmiş benim oraya varmam. Karartma da işte tam bu yüzdendi. Elbette 2003-2005 arası Afganistan savaşı esnasında Taliban direnişi tekrar kuvvetlenmişti ve bölgeden çok fazla olay haberleri geliyordu. Gilgit’e giderken Pakistan ordusu otobüsü abartısız on beş kere durdurup pasaport kontrolü yapmıştı. İnsanı çok tedirgin eden bir duygu bu: birşeyler olacak, birileri ölecek ama ânı belli değil. İşte bu tedirginlik içinde tek temennim Gilgit’ten bir an evvel kurtulup Nanga Parbat’a ulaşmaktı. Büyük tezat değil mi, bir zamanlar ipek yolunun önemli bir kenti olan ve Budizmin güney Asya’dan Asya’nın içlerine yayılmasını sağlayan Gilgit şimdi ancak dağlara kaçabilmek için var olan hüzünlü bir sınır kenti.
Devamını okuyun

Ettringen

2008 yılında ben, Nazem ve Steven, tırmanmak için Koblentz (Almanya) yakınlarında yer alan Ettringen’e gitmiştik. Koblentz enfes bir bölge: Rhine nehri ve Moselle’nin birleştiği, ormanlık ve tepelik bir yer. Burada basaltik kayaçlar var. Bu bazaltlar soğuduklarında düzgün altıgen prizma sütunları oluştururlar. İşte Ettringen’de onlardan var, ama linkte Boyabat’ta fotoğraflandığı kadar çok da düzgün değiller. Neyse, bölge uzun yıllar boyunca taş ocağı olarak kullanılmış ve sonradan terk edilmiş. Arkasından tırmanıcılar gelmiş. Bazalt sütunlarının ara kesitleri doğal emniyete olanak sunduğu için bölgede boltlu rota miktarı pek fazla değil. Olanların ise bolt arası mesafesi çok fazla. O yüzden boltlu rotaya girildiğinde de yanınıza ek malzeme almanız lazım olabiliyor. Bir haftasonu geçirmiş ve mevzi sağanak geçişleri yüzünden çok da tırmanamamıştık. Fakat, Hollanda düzlüklerinden sonra Koblentz bize cennet gibi gelmişti.

Gölcük – Simav – Kütahya

Kütahya’nın Simav ilçesinin kuş uçuşu 10 km kuzeydoğusunda, yukarıdaki haritada A ile gösterilen baloncuğun olduğu yerde Gölcük adında bir mesire alanı var. Çok sevimli bir göl ve çevresinde piknik alanı, parkın girişinde yazdığı kadarıyla da birkaç kilometrelik yürüyüş patikasına sahip.

Katran Dağı (1608 m) eteğinde yer alan bu yaylacık için “volkanik dağ”, “krater gölü” nitelemelerinin yapıldığını duymuştum. Piknik yapmak üzere gittiğimiz 27 Ekim günü öğleden sonrası üzerime vazife edinip etrafa serpilmiş kayaların neyin nesi olduğunu anlamak üzere Zagor baltasından bozma çekicimle “ahyaaak” nidaları atmadan dağın çam ormanları arasında kısa süreliğine kaybolma nöbetlerine tutuldum. Çok da uğraşmadan bu göl çevresinde volkanik hiçbir kayaca rastlamadığımı söyleyebilirim. Peki ne mi buldum? Granit! Evet granit, yani bir derinlik kayacı. Derinlerden yüzeye sokulurken yavaş yavaş soğuyan ve bu esnada kristallenmeye fırsat bularak taneli yapıda gelişen, mineralleri gözle görülebilen siyahlı, beyazlı, pembeli parlak ve mat karışık renkli bir kayaç. Burada granit olması, bu gölün bir krater gölü olmadığı alamında geliyor. Böylece bir yanlış adlandırmayı da ortadan kaldırmış olalım. Öyle ballandırarak anlattığıma bakmayın, çok da nadir bir kayaç tipi değil. Hem de Batı Anadolu söz konusu olduğunda hiç değil.

Benim ilgimi çeken daha ziyade büyük granitik blokların etrafta var olup olmadığı. Efendim sonuçta tırmanılacak kayalar görmek ister deli gönül. O blokları da bulmak zor değil. Gölün kuzeybatısında, yine kuzeybatı istikametine giden yola koyulursanız birlaç yüz metre sonra büyük bloklara da rastlıyorsunuz. Hatta 4 – 5 metre yüksekliğe kadar varabilen bloklar çıkıyor karşınıza. Çok vaktimiz olmadığı için detaylı bir inceleme yapamadım ancak Katran Dağı’nın tepesinde yangın gözlem kulesinde çalışan beyin söylediğine göre Emet istikametine doğru olan yamaçların dikleştiği yerde ve dere yataklarında bu bloklardan bolca bulmak mümkünmüş. Bir daha ki sefere de oraları keşfetmek lazım.

Bu blokların üzerleri silme liken kaplı. Tabi bölgenin havası o kadar temiz ki ben de liken olsam böyle yayılmacı davranırdım. Aşağıdaki görüntülerden birine basarsanız, fotoğrafları galeri şeklinde izleyebilirsiniz.

NOT: Fotoğrafların büyük bölümü Şinasi Göçkan tarafından çekilmiştir.

ara: Nuri Bilge Ceylan, Katmandu

Dün bir ara mola vermem gerekti artık, şöyle beş on dakika. Ketılda hazır bekleyen suya kaynama emri verdim, fincanın içini kahve ile sıvadım, koltuğu da kendimle sıvadım. Ara vermeden evvel yaptığım son iş 20 Milyon yıl öncesinin doğu Akdeniz’indeki gerilme miktarını hesaplamak ve Anadolu’nun fay aktivitesini anlamak olduğu için, oluşturduğum grafikleri “birZamanlarAnadoluda.ps” adıyla saklamaya karar vermiştim (Son yıllada izlediğim en güzel filmlerden biri olduğu notunu da düşmem lazım). Böylece internette hangi dalga boyunca aranacağım da belirlenmiş oldu: Nuri Bilge Ceylan.

Kendisi hakkında yazılmış biyografik kayıtlar arasında “‘Ne yapmalıyım?’ sorusunun cevabını önce Londra’da, ardından Katmandu’da arar.” cümlesini gördüm. İnternet bir mani hastasının gündeliksiz ırgatı, hemen fikir uçuşmaları devreye giriyor. Bu biyografiyi daha bitirmeden hemen yeni arama cümlesini girdim. Bir insan Katmandu’ya neden gider? Mistisizm? Hippi? yoksa … aklımda acaba o cevabı verecek mi ümidi var: dağları ziyaret? Ama ihtimal vermiyorum. Hatırlıyorum, NBC insan yüzünün dünyanın en güzel manzarası olduğunu söylüyor. Ama filmlerindeki fotoğraf karelerindeki bulutlar, kıvrılarak tüm kareyi kaplayan tepecikler. Tabi alegoriler gırla ama…

Bu sefer karşıma çıkan hikaye daha da ilginç:

Nuri Bilge Ceylan’ın “Himalayalar’da Uzun Yürüyüş” adlı makalesi 1993 Ekiminde Atlas dergisinde yayınlanmış

At one point, in 1985, he found himself working a late-shift behind the counter in a Wimpy in Brixton, peering through the window at the rioters in the streets, burning cars and looting shops. “After work I followed them, and stole lots of Kodachrome films, maybe 50 or 60.” he says, grinning. “By selling those films, at a tenner each, I paid for a trip around Kathmandu.”

Londra sokak isyanlarına iştirak edip, bir dükkandan yağmaladığı filmleri satarak Katmandu’ya gitmek! Aman tanrım! Fakat yolculuğun detaylarına ulaşamıyorum hala. Bu yolculuğa başladıktan altı ay sonra, 29 yaşında, Türkiye’ye askerlik görevini yapmak için döndüğü ve bu esnada doymak bilmeden Dostoyevski, Çehov, ve Niçe okuduğu anlatılıyor. Araştırmalarım devam ediyor ve NBC’nin bu doğu yolcuğuna dair en uzun demecini keşfedebiliyorum:

Önce Nepal’e gittiniz. Nasıl bir tecrübeydi?
Bir bakıma dağcı sayılırdım. Dağlarda dolaştım. Sonra, yavaş yavaş para suyunu çekti ve bir şekilde Katmandu’dan Delhi’ye giden bir otobüse bindim. Sokakta ve otel koridorlarında geceledim. Bir oda tutacak kadar param yoktu. O ana kadar fotoğraf makinam dahil herşeyimi satmıştım ve Türkiye’ye dönmeye çalışıyordum. Delhi’de o zamanlar korkunç bir sefalet vardı. Şimdi durum daha farklı. Neyse, Akabinde, Karaçi’ye giden bir trende yer ayırttım.

Yol edebiyatı inanılmazdır, ben bayılırım. Her türlüsüne. Charles Bukowski’den, büyük Shakleton’a. Ve yol filimlerine: Mesela “Darjeling express” veya “into the wild”. Ya da yol filmi soundtracklerine: “Hideous kinky”! Kahraman ya da anti-kahramanlar maruz kaldıkları kırılma noktalarını akıp giden hayata bulaştırırlar ve yolda oldukları için bu akışı tüm uzviyetiyle hissederler. Bu esnada, tanıklık ettikleri değişim, sürekli duygu dalgalanmalarına sebep olur: Görsel ve işitsel- her anlamda algıları açıktır (Ya da iyi örneklerde böyle). NBC’nin altı aylık hikayesini dinlemek ya da izlemeyi çok istedim birden.

Araştırmam “Sonra okuduğu bir seyahat kitabından etkilenerek yeniden [doğu yönünde] yola düşer” (ref) cümlesiyle başladığı yerde bitiyor. Ama bu hangi seyahat kitabıdır hala öğrenemedim. Bilen varsa n’olur söylesin.

Soundtrack: Nusrat Fateh Ali Khan – Dhadkan