Öğütler

Bugün 2 Temmuz. Bu anma gününde, Uğur Uluocak’ın dağcılık etiğinden ziyade “ev kuralları” kapsamında, öğrencilerine aktarmak üzere tuttuğu kendi notlarını paylaşmak; bu notlara ek olarak Türkiye dağcılığına büyük katkıları olmuş diğer iki kişinin kişinin öğütlerini de sizlerle paylaşmak istiyorum.
Yazının devamı için tıklayın

Advertisements

Eskilerden yenilere, geçmişten geleceğe

“Özlemlerden bahsetmek, ütopik gibi görünen bir geleceğe nostaljik gözlerle bakmak hiçbir şey kazandırmıyor. O geleceğe ya da şimdi gelecek olana ulaşmak için çalışmak, boş gevezeliklerden, nostaljik tavırlardan, çok daha olumlu bir çabadır.”

diyor Recep Çatak,  Anadolu Dağcılar Birliği dergisinin 1989 sayısında ölümünden sonra çıkan son yazısında.

Bir yılın sonunun ‘şöyle’ bir hissi vardır, diyemem. İnsan ve toplum duygudurumunun, birlikte ya da ayrı, hassas dengeleri ile genel geçer bir histen bahsetmek çok abes olurdu. Ancak kendi adıma konuşabilirim, ve işte o zaman belki de en yoğun olarak geçen kısa zamanın muhasebesinden, geleceğe yönelik yarı-umutlu ve bilinmeyene yelken açmanın heyecanından bahsedebilirim Yazının devamı için tıklayın

l’enfance c’est une notion géographique

Ben çok küçükken Dünyanın içinde yaşadığımızı zannederdim. Ev dediğimiz şey kapalı ve korunaklı bir mekandır ya, o yüzden Dünya’nın üstü açık bir yuva olabileceğini düşünememişim nedense. Belki bunda Rize’nin coğrafyasının da etkisi vardır: Karadeniz’in engin sularının, daima bulutlarla kaplı gökyüzü ile alçak bir ufuk çizgisi boyunca kucaklaştığı, ve denizi bulutların gölgesi ile siyaha boyandığı bir yer. Sanki bir şeyin ‘içinde yaşıyormuşuz’ gibi hissetmemi sağlamış olabilir. Neyse, ben dünyanın içinde yaşayadurayım, bütün hayallerimi baştan kurmama neden olan bir takım olaylar meydana geldi, takriben 1986 yılında.
Yazının devamı için tıklayın

Ballıkayalar!a övgü

Lise’nin ikinci sınıfındaydım. Birkaç arkadaş Aikido öğrenmek için kendimize iyi bir hoca arıyorduk. Bir gün Kadıköy pasajının en alt katına düştü yolumuz. Şimdi hiç hatırlamıyorum nasıl orayı bulduğumuzu. Güler yüzlü, çok düzgün konuşan ve epey yapılı bir adam vardı masanın arkasında: Serdar. Uzun uzun bize Aikido felsefesini anlattı. Sonra bir ara konu doğa yürüyüşü ve kampçılığa da geldi! Neyse, kendisi ders verebilecek düzeydeymiş fakat vermiyormuş. Ama ağabeyi Selim, Cihangir’de yeni açılmakta olan “Kuzey Yıldızı”nda ders vermeye başlayacakmış. Selim’in telefonunu alıp (tabii ki sabit hat!) Serdar’a veda ediyoruz. Çıkışta Erdem’le konuşuyoruz. İçimizden bir ses bu Selim’in düzgün biri çıkacağı yönünde. Sonra Serdar’ın kampçılık ve trekking’e bağladığı nokta vardı ya, işte Erdem’le bunlardan konuşuyoruz. Erdem Robert Lisesinde okuyor. Bir beden eğitimi öğretmenleri varmış, onları kaya tırmanışına götürmüş. Erdem diyor ki, ben trekkingden çok kaya tırmanışına eğilmek isterim… Bütün bunlar olurken ben üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Kuzenimin bir arkadaşı var, daha sonra kendimi çok yakın hissedeceğim ve beraber birçok bisiklet macerasını paylaşacağımız: İlhan. İlhan İTÜ Elektronik mezunu ve Fizik ile çift anadal yapmış. Sonra fizikte devam etmeye karar vermiş. Bana fizik dersi verirken bir yandan Boğaziçi fizik bölümünde doktora yapıyor. İşte onunla da konuşuyorum bir yandan. Aikido, trekking, tırmanışdan bahsediyorum. O da meğer tırmanış yapmaya başlamış. Hisar kampüsündeki “kısa kayaya” gidermiş… Bazen evren sizin için sanki uygun koşulları kurgularmış gibi, yakınınızdaki insanların sizin belki tutkuyla bağlanacağınız birşeyleri yaptığını öğrenirsiniz ya. Her gün bir başkasından. İşte ben buna şaşar kalırım.
Yazının devamı için tıklayın

Uğur Uluocak …

Abdülcanbaz karakterleri sergisi, Galatasaray lisesinin önü, saat akşam üzeri yedi suları. Elimde buzul jeomorfolojisi kitabı var. Arkadaşlarımı beklerken Abdülcanbaz’ın ta kendisinin yanında yer almış, bu geç dönem Osmanlı beyefendisinin yanında kılık ve kıyafetimle tam bir tezat oluşturuyorum. İşte bu esnada tünel tarafından belirmiş ve onu farketmemi beklerken “sandaletleriniz sayesinde fark ettim, galiba serginin bir parçası değilsiniz” deyiveriyor Uğur abi. Elimdeki kitabı işaret ederek merakla soruyor “Neyin peşindesin?”. Kısaca birkaç gün sonra Doğu Karadeniz dağlarına buzul kalıntılarının incelenmesiyle Anadolu’nun geçmiş iklimi hakkında eksik parçaları yerlerine koymayı hedefleyen bir projede yer almak üzere yola çıkacağımı, gitmeden de coğrafya bilgimi tazelemeye çalıştığımı söylüyorum. Bana kendi hazırladığı küresel ısınma konulu bir makaleyi öneriyor. O da ertesi gün yani 24 Haziran’da Kırgızistan’a gidecek. Birbirimize iyi faaliyetler diliyoruz. Uğur Uluocak’ı son kez görüşüm. İki Temmuz günü akşamı günlük arazi çalışmasının akşamı pansiyonumuza döndüğümde ana haber bültenini dinlerken beynimden vurulmuşa dönüyorum “ancak öldüğümüz zaman haber oluyoruz.” Uzun bir süre ne müzik, ne yaylalar ne de dağ bir şeyler ifade ediyor benim için çünkü artık Uğur Uluocak yok.
Yazının devamı için tıklayın

Rasathane yaban çiçekleri

Kandilli rasathanesi bir tepenin üzerine kurulu. Burası hakkında birşey yazmak için kusura bakmayın adımı dağdelisinden tepedelisine çeviremeyeceğim. İdare edin efendim!

Rasathanesinin bahçesinde Aladağlarda gördüğüm bazı çiçeklerin aynılarından görüyordum. Yaklaşık bir ay önce havalar henüz soğukken mavili morlu Arap sümbülleri açtılar (Aladağlar’daki Arap sümbülü için bkz. bu link). Çok kısıtlı bir bölgede görüyordum onları, çoğunlukla kuzeye bakan Rasathanenin en yüksek noktası civarlarında. Onların olduğu yerlerde buruşturulup atılmış kokulu kağıtları andıran çiçeklerden yok. Ya beyaz ya da sarı papatyalarla daracık bir bölgede bir arada yaşıyorlar. İçimden diyordum ki, “işte bak, bunlar soğuk ve yüksek yerleri seviyor aynı Aladağlar gibi!” Fakat yüksekliği anca 100 metreyi geçen ve kuzeye baksa bile açık arazi olan Kandilli habitatını dikkate alırsak yaptığımın hüsnükuruntu olduğuna şüphe yok. Zaten o sırada Kandilli’nin yer aldığı tepenin kenarındaki bir vadide, güneye bakan alçak yamaçlarda birkaç koloni daha gördüm. Yaklaşık iki hafta önce ise birçoğu ölmüştü, şimdi ise hiçbiri yok ortada.
Yazının devamı ve fotoğraflar için tıklayın

Hollanda Alpleri

Hollanda Alpleri Utrecht Amsterdam arasında yer alır: γνῶθι σεαυτόν

İlk sıradaki fotoğraflar silsilenin kuzey ucunda yaşayan Merve’ye aittir; fotoğrafı çekerken çok eğlenmiş olduğun yansımadan belli. Ben de fotoğrafını güle güle kullandım! ikinci sıradaki fotoğraflar ise Güney ilinde yaşayan Ahmet’in makinasından çıkmıştır. Sağolun var olun. Benim Hollanda maceram sağ alttakinin klasik rotasında başladı. Yine aynı yerde bitmesine ise çok az kaldı.

kediköpek

Bisiklete binmeyi bıraktığımdan beri pantolonumun paçasından zar zor temizlediğim çamurun tekrar nüfuz etmesini seyrediyorum. Her pedalda biraz daha su ve biraz daha toz ekleniyor. Önce temiz koyu maviydi şimdi daha garip bir mavi. Hollanda’da yaşamak sanki sürekli dış tentesi olmayan bir çadırda yaşamaya benziyor: ıslak ve gri. Sineklik vazifesi gören dış tentenin altında küçük oyuncaklarıyla oynayan çocukların yaşadığı, ama ebatlarıyla karşılaştırıldığında yaşama alanları kati şekilde orantısız kaçan bir yer. O yüzden anlayabiliyorum, küçük dünyalarından taşarak büyük dünyanın her yerinde nasıl olduklarını.

Bisiklete binmek aynı zamanda acayip bir zihin jimnastiği. Aklıma birkaç gün önce sıcaktan kaçabilmek içi nasıl sokağın tüm kuytuda kalmış gölgelerini aradığım geliyor, İstanbul’da. En dar yerlerden yürüyorum, en dar yerlerden yürüyen kediler misali. Kedi miyim neyim – kedi miyiz neyiz? Akdenizliler kedi insanları: kuru olmak ister, yemek konusunda seçicidir, günün tamamını uyuyarak geçirebilir, başına buyruk ve itaatsizdir. Buralılar daha ziyade köpek insanları, bizim tam tersimiz: hayatlarını iş ve çalışmak yönetir, önüne ne atarsan yer, kurallara uyar – söz dinler, sağanak yağmur altında bile tüm suratı kaplayan bir gülümseme su damlacıklarında irite olmuş kısık gözlerle birlite tam bir tezat teşkil eder. Bu kapalı istiareler dahilinde biz göçmenlerin durumunu tam da bir “catdog” vakası olarak gözümün önünde.

Dağ temalı blogumun kapsamının dışına kaçan bir yazı oldu biraz. Fakat kavramları karşıtlarıyla mukayese etmek namına Hollanda önemli bir yer. İnsan su dolu bir çukurda yaşadığı zaman ancak, olumlu anlamda “dağdelisi”ne dönüşüyor. Mahrumiyet bölgesinde adam “dağ dağ” diye kuduruyor!

Bisiklet için fon müziği: Faith No More – Ugly in the morning