Aladağlar ilk çıkış zorluk üst sınırı artıyor, alt sınır değişmiyor

Geçen yazıda (link) Aladağlar ilk tırmanışlarındaki miktarın, 90ların ilk yarısında bir dönüşüm geçirerek arttığını, altın çağın 80’lerin ikinci yarısından başlayarak on yıllık bir dönemi kapsadığını çıkartmış; Aladağlardaki dağcılığın ekseninin yine bu yıllarda, TDF’den üniversite dağcılığına kaydığını ifade etmiştim. Bu yazıda amaçlanan, Aladağlardaki ilk çıkış zorluk derecelerinde yıllara bağlı anlamlı bir artış olup olmadığını görmektir.

Aladağlarda gerçekleştirilen ilk çıkışların, rota zorluklarının yıllara göre dağılımını gösterir grafik. (A) İlk çıkış zorluklarının iki çubuk çizişi (box and whisker). (B) Rota zorluklarının medyan değerlerinin yıllara göre dağılımı ve doğrusal trendi.

Aladağlarda gerçekleştirilen ilk çıkışların, rota zorluklarının yıllara göre dağılımını gösterir grafik. (A) İlk çıkış zorluklarının iki çubuk çizişi (box and whisker). (B) Rota zorluklarının medyan değerlerinin yıllara göre dağılımı ve doğrusal trendi. Mavi ile gösterilen iki çizgi sembolü geçen yazıda karşımıza çıkan dağcılık faaliyetlerinin arttığı 1993 yılını göstermektedir.

Bunu görebilmek için Tunç Fındık’ın yeni kitabından (link) derlediğim veritabanında listelenen rota zorluklarını kullandım. Türkiye’de dağcılık rotaları için UIAA kaya tırmanışı zorluk ölçeği, varsa kar-buz eğimi ve miks/buz tırmanış zorluklarından oluşan karma bir ifade kullanılır. Ancak tırmanışın genel zorluğu, ne denli mukavemet gerektirdiği (uzunluğu, kaç gün süreceği vs.)’yi dikkate aldığımız bir pratik çok yerleşmiş değildir. Dolayısıyla, bu analizde, salt kaya tırmanış zorluğuna göre bir değerlendirme yapmak durumunda kaldım.

Ancak bu analiz de bir takım kısıtlar içeriyor. Bir dağ rotasının, ip emniyeti gerektirmesinden bağımsız, farklı zorluklar içerdiği muhakkaktır. Ya her ip boyu/pasaj için bir zorluk tanımlayıp, ağırlıklı ortalama hesaplamak gerekecektir, ya da genel zorluklara göre bir inceleme yapmak. Soruna basit yaklaşmak için ikinci seçeneği uyguladım. Bu yaklaşımın dezavantajı, kendi başına çok zor olmayan ve hiç kolay olmayan tırmanışları bir araya gruplamış olmak anlamına gelir. Yani, hala Aladağlarda III derece zorlukta tırmanışların ilk çıkış olabildiği sinyalini, medyana kurban etmek gibi bir indirgemeye neden olabilir. O yüzen, her tırmanışı ayrı bir doğru parçası olarak çizdirmek gerekebilir. Fakat, bu sefer, görselleştirme esnasında, münferit tırmanışları ayırt etmek zorlaşacaktır. Çünkü asgari zorluğu kesişen tırmanışlar üst üste binip görsel ayırdı engelleyecektir. Ben Tunç’un kitabını açıp bakmanızı ve hala tırmanacak bir sürü yeni rota ve ilk tekrar ihtimalini göreceğinizi ifade ederek, tırmanışları toplulaştırmaya devam edeceğim. Tekrar uyarıyorum, bu yaklaşım eleştiriye çok açıktır. Bir başlangıç olması niyetiyle, hızlı ve kirli bir iş yapıyor, daha hassas çalışmak isteyecek arkadaşlara memnuniyetle destek olabileceğimi belirtmek isterim. Örneğin tüm tırmanışların, ip boyu/pasaj uzunluğu mesafeleriyle ağırlıklandırılmış zorlukları üzerinden bir analiz yapmak mümkün olabilir. Şimdi sonuçlara geçiyorum.

Rehber kitapta rotalar için ortalama zorluk ile varsa maksimum zorluk belirtilmiştir. Ben de her yıl yapılan tırmanışların ortalama ve maksimum zorluklarını sıralayarak bunun üzerinden bir dağılım hesapladım. UIAA roma rakamları ve +/- soneklerini kullandığı için temel istatistik biraz zahmetli olacaktı. İşlerimi hızlandırması için, zorlukları sadece rakamlardan oluşan Ewbank sistemine çevirdim (link). İstatistikleri tamamlayınca ise UIAA sistemine geri dönüşürdüm. Böylece her yılın ilk tırmanışlarının azami, asgari ve ortanca (medya) zorlukları ortaya çıktı. Azami ve asgari zorluk dereceleri, Şekil A’da gözüken kutulardan çıkan iki çizginin bitim noktalarıdır. Ortanca zorluk ise, kutuların içindeki yatay çizgidir. Her bir kutunun medyanın üzerinde ve altında kalan kısımları üst ve alt dörtlü olarak adlandırılır. Bunlar, o yıl yapılan tırmanışlarda zorluğun azami mi yoksa asgariye mi daha yakın olduğunu gösterir. Şekilde gördüğünüz daire sembolleri ise aykırı değerlerdir (outlier). Yani dağılım istatistiğine uymayan değerler. Mesela 30 tırmanışın neredeyse tamamı, III – VII aralığında gerçekleşmiş, ancak bir tanesi var ki, ortalama zorluğu VIII+, azami ise X-. İşte o istatistiğe aykırı düşen bir tırmanış olarak daire ile temsil edilmiştir. Şekil B’de ise, sadece medyan değerleri çekip yıllara bağlı anlamlı bir eğilim olup olmadığı gösterdim. Normalde bu değer, Şekil A’da var, ancak kalabalık içerisinde bir trendi algılamayı zorlaştırabiliyor.

Şekil A, 1970 yılına kadar azami zorluğun IV+ civarında seyrettiğini gösteriyor (turuncu kesikli çizgi ve bunun azıcık üzeri.) Bu trendi bozan iki yıl var, ilki 1955 Spreitser – Köllensperger ile XXX Ottobre Trieste ekspedisyonlarının neden olduğu yüksek zorluktaki rotalar ve 1967 Leeds Üniversitesi ekspedisyonu (Tüzel, 1993). Diğer taraftan, medyan zorluk belirgin bir artış eğilimi gösteriyor (Şekil B). 1970 ve 80lerde asgari zorluğun, bir derece arttığını, medyan değerin IV-‘ye geldiğini azami zorluğun ise VI+ civarına çıktığını görüyoruz. 1990lardan itibaren önce VI+ derece pasajlar içeren rotalar hemen her yıl tırmanılmış, azami zorluklar ise VIII derecelere varmış. 2000lerin ortasından itibaren, üst dörtlü ile azami zorluk arasındaki çizginin uzadığını görüyoruz. Bu, alpin spor rotalarının, dağcılık rotalarına kıyasla çok daha zor olmasının bir sonucu. 2000lere gelindiğinde medyan zorluk IV+’ya varıyor. Medyan içinde aykırı değerler ise VI+ dereceleri buluyor. Alt dörtlü ise IV dereceye varmış vaziyette. Bu yorumun başlıca sonucu ise şudur; Aladağlarda bundan sonraki yıllarda yapılacak ilk çıkışlar yoğunluklu olarak geneli IV, IV+, azami zorluğu VI+ zorluklarla baş etmeyi gerektiren teknik yetkinlikler gerektirebilir.

Genel sonuç ise, dağcıların geçen yıllarda artan kaya tırmanış teknik kapasiteleri ortaya koyduğunu ve çıtayı yükselttiğini göstermektedir. Tırmanışlarımızın Alp ülkeleriyle karşılaştırılması ise maalesef, hem tırmanılan rota sayısı hem de zorlukları bakımından geriden geldiğimizi gösterecektir.

Advertisements

Aladağların dağcılık karnesi

Tunç Fındık’ın Aladağlar: dağcılık ve tırmanış rehberi kitabı çok yeni olmasına rağmen bir takım fikirleri hayata geçirmek için ne kadar önemli bir kaynak olduğunu şimdiden gösteriyor (link). Bu post ile başlamak üzere, bazı çıkarımları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu ilk yazı tırmanışların bütünü ele alacak.

Türkiye’de dağcılığın bir duraklama döneminde olduğuna yönelik kendim dahil olmak üzere birçok kişinin sezgisel kaynaklı söylemleri olmuştur. Buna dayanak olarak, dağcıların ve eğitimini tamamlamış dağcı adaylarının tırmanışlara az gittiği, kaya tırmanışını tercih ettiği, kulüp eğitimlerini tamamladıktan sonra devam etmedikleri, belli bir yaşta çevre koşullarının etkisiyle dağcılığı bıraktıkları gibi birçok dayanak sunulmaktadır (link). Aslında, dağcılığın hangi yöne doğru gittiği, ilerleyip ilerlemediği ya da modasının geçtiği hakkında konuşmak içini test edilebilir bazı göstergeler konusunda uzlaşmak gerekir. Örneğin, dağcılık ve ilişkili sektörlerin ticaret hacmi, kulüplere üye olan kişilerin sayısı, yapılan tüm tırmanışların sayısı, tüm dağlardaki ilk çıkış/kış çıkışı sayıları, kulüplerin verdiği eğitimlerin toplam saati, bu eğitimleri vermek için gönüllü zamanını ayıran eğitmen sayısı, diğer ülkeler ya da bölgelere kıyasla yukarıdaki sayıların değişimi vb. Aynı zamanda, ilerleme/gelişme olarak neyi kastettiğimiz, ya da ilerleme ve gelişmeyi ne ölçüde dağcılığın bir parçası olarak gördüğümüzü de sarih biçimde ifade edebilmemiz gerekli. Örneğin, dağcılıkta ilerleme daha zor ve/ya daha saf olana meyletmek midir (link)? Nitelik ve/ya nicelik bakımından öncüllerden daha “iyi” olmak mıdır? Bu soruların cevaplarını bilmiyorum. Daha da kötüsü, geleceğin farklı evrelerinde farklı yanıtlar “doğru” olarak kabul edilip edilmeyeceğini de… Meseleyi daha fazla saptırmadan ve post-modern/modern ayırdı üzerinden şematize etmeden (meraklı okuyucu Harvey (1989) The condition of postmodernity Tablo 1.1’e bakabilir) keşif niteliğindeki bir takım istatistikleri tartışmak istiyorum.

Aladağlar'ın ilk çıkış istatistikleri, tırmanışlarda rol oynayan kulüpler, Aladağları konu alan yayınların gösterimi

Aladağlar’ın ilk çıkış istatistikleri. (A) Tırmanışların millet ve kulüplerin aktif olduğu yıllara göre sayıları ve dağılımını göstermektedir. Gri çizgiler, kulüplerin var oldukları süreyi, sarı doğru parçaları ise, ilk çıkışlarda katkı koydukları dönemi gösterir. (B) Tırmanışların yıllara göre birikimli gösterimi ile tırmanışlara destek olan ve tırmanışlardan etkilenen yazılı (kutu ve daireler) ve elektronik kaynakların kronolojisi. Şekle tıklayarak tam ekran inceleyebilirsiniz.

 

1. Önce veri hakkında bazı özellik ve uyarılar
i. Zaman serisinin empoze ettiği kısıtlar

Yukarıdaki şekli oluştururken Tunç’un kitabında yer alan tüm tırmanışları Gün, Ay, Yıl, Dağ, Rotanın baktığı yön, tırmanışın stili, azami ve asgari kaya tırmanışı zorluk derecesi, varsa miks, şelale zorluk derecesi, kar-buz eğimi, tırmanış ekibi, ilk çıkış statüsü, rota ismi, rotanın yükseklik farkı, ekibin milliyeti ve/ya bağlı olduğu kulüp olarak bir metin dosyası haline dönüştürdüm. Elimde veri eksiği görece az olup, iyi bir zaman serisi sunabilecek tek kaynak çünkü bu. Diğer taraftan, ikinci paragrafta saydığım diğer parametreleri, mesela ilk tekrarların ve toplam tırmanışların sayısını, dağcılığa özel toplam outdoor harcamalarını ve ticaret hacmini bilmiyorum. Dağcılık kulüplerine kayıt sayılarının yıllara bağlı verisi de elimde yok. Yani çıkarım yapabileceğim yegane veri, ilk çıkış, kış çıkışı ve Türk çıkışı (ilk çıkış yabancılar tarafından yapıldıysa, bu durumda ilk tekrar anlamına geliyor).

ii. Coğrafyanın empoze ettiği kısıtlar
İstatistiklerin Aladağlarla sınırlı kalmış olması, Türkiye’de yapılan dağcılığın büyük bir bölümünü içerse de, başka coğrafyalarda ve karma ekiplerle yapılan faaliyetlerin bu alanda etkisinin olmadığı anlamına gelmez. Bunun yanında, Türkiye Dağcılık Federasyonunun 80’li ve 90’lı yıllarda özellikle Pamir ve Tien Shan’da yaptığı eğitim kampları doğrudan oralara katılan sporcuları ve dolayısıyla ilk çıkışların niteliğini etkilemiştir. Ancak bu durum, kulüplerin hanesinde gözükmektedir.

iii. Kulüpleri oluşturduğu ekoller ile münferit tırmanıcı ayırdının zorluğu
Kulüp isimlerine bakıp, kendi mensubu olduğu kulüpleri, ilk çıkış yapmış olsa bile orada görmeyen arkadaşlar beni şimdilik mazur görsün. Zira, detaylarda kaybolmak yerine, büyük resmi sergilemeye çalıştım. Bu esnada kendi eğitim aldığım kulübü de figüre yansıtmadım. Aynı zamanda, kulüp faalliği olarak geçen genellemelerde belli başlı bir takım kişilerin isimleri ön plana çıkmaktadır (Örneğin, soyad alfabetik sırayla; Kürşat Avcı, Efecan Aytemiz, Tunç Fındık, Salim Kayhan, Batur Kürüz, Bora Maviş, Doğan Palut, Erdem Tuç … gibi)

2. Veri ne söylüyor?

  • Aladağlardaki ilk çıkışlar (ilk çıkış, ilk kış çıkışı) 1980’lere kadar yabancı dağcıların ekspedisyonları tarafından gerçekleştirilmiş. 60ların ikinci yarısından 70lerin başına kadar Bozkurt Ergör ve arkadaşlarının çıkışları ise Türkiye dağcılığı bakımından yegane faaliyetler olmuştur (Figür A).
  • Türk dağcılığı 1980’lerde Türkler baskın bir hale dönüşmüş. Tarihçenin 80 sonrası bölümünde Anadolu Dağcılar Birliği ile üniversite kulüpleri başat aktörler olmuştur (Figür A).
  • Ömer Tüzel, The Ala Dağ kitabında Türk Dağcılığının altın çağını 80’ler olarak belirlemiş. Dağcılığın Altın çağı, 1854 – 1865 arasında Alplerin tüm önemli zirvelerinin “ilk çıkışlar” ile “fethedildiği” dönem olarak tanımlanır. Yani rota değil dağların zirveleridir burada önemli olan. Bu bakımdan, 80’ler her ne kadar önemli bir dönem olarak karşımıza çıksa da, çerçeveyi bir beş yıl daha günümüze doğru kaydırmak, 80lerin ikinci yarısından itibaren geçen on yıllık süreç olarak nitelersek daha adaletli bir çıkarım yapmış olacağız (Figür A ve Fındık, 2016).
  • 1993 yılı, Aladağlar ilk çıkışlarının büyük bir momentum kazandığı yıl olarak karşımıza çıkmaktadır. 1993 öncesi ile sonrası arasındaki bu mutlak fark, birbirinden farklı ekoller ve bilgi aktarımlarının eş zamanlı dağlarda faaliyet göstermesinin bir ürünü olabileceği gibi (Figür A, kulüp faallikleri), Tüzel’in kitabının etkisini de yansıtıyor olabilir (Figüre B). Çünkü, Tüzel’in kitabı tırmanılan rotaları tasvir ettiği ölçüde, hedeflenecek tırmanılmayı bekleyen rotaları da işaret ettiği ölçüde bir strateji belgesi olarak da düşünülebilir. Tabii ki, böylesine doğrudan bir ilişkiden bahsetmek, toplumsal ve ekonomik olaylardan bağımsız düşünülemez. Yani bir etkinin ortaya çıkması için uygun koşul ve zaman 80’lerin siyasi ve ekonomik zorluklarının ardından görece daha uygun koşulların ortaya çıktığı sonraki yılların Türkiyesi perspektifinde değerlendirilebilir. (Cumhuriyet döneminde Türk dağcılığının gelişimini ele alan kapsamlı bir araştırma için Funda Akcan ve Nefise Bulgu’nun yazdığı Sports Across Asia: Politics, Cultures, and Identities adlı kitap içinde “Development of Mountaineering in Republican Turkey” adlı makaleye bakabilirsiniz.)
  • TDF’nin etkisini yitirdiği yıllar ile, ADB’nin yükselişe geçişi ve ardından üniversite kulüplerinin baskınlığı arasında ayrık bir ilişki olmak zorunda değildir. Örneğin hem TDF hem de ODTÜ-DKSK ile ilişkisi olan Yalçın Koç, diğer taraftan ADB’nin de kurucuları arasında yer almıştır. Benzer şekilde, ADB’nin İstanbul’a kayması ile birlikte ADB mensupları ile İstanbul’lu dağcılar arasında çok etkin bir ip birliği de doğmuştur. Bu anlamda, bir tekamülden bahsetmek belki mümkün olabilir.
  • 1993 yılına başlayan yükseliş, beraberinde bir çok süreli yayın, rehber kitap ve diğer bir takım yayınları doğurmuş olabilir (link). Gerçi, bu önerme muhafazakar bir önerme olmak durumunda. Zira, dağcılık mı yayınların sayısında bir artışı beraberinde getirdi, yoksa yayınlar mı dağcılığın momentumunu sabit kıldı kolayca yanıtlanacak bir soru değildir. Basılı medya yanında, bu dönemde yüksek dağlarda Türk sporcularının başarısını kitle medyanın değerlendirmesi de göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, 1993 öncesinde üretilen ve yayın hayatı son bulan bir çok yayın, aslında bir kritik kütle oluşturması bakımından dağcılığın seyrini etkilemiş olabilir.
  • İlk çıkışlara baktığımızda yukarıda da isimlerini saydığım dağcıların katkısı, tüm tırmanışların yarısından fazlasına tekabül etmektedir. Bu durumun öncelikli sonucu, ileride, bu eğrinin, yeni ve dinamik bir dağcı nesli ortaya çıkmadığı durumda ’93 öncesi bir trende geri dönebileceği anlamına gelmektedir (gerçi iyi mi olur kötü mü olur bilmiyorum). Bu durumun önüne geçmek için ise, etkin bir tecrübe aktarımı ve yetkilendirme sisteminin geliştirilmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu aşamada, dağcılığı yaygınlaştırmak ve bir kitle sporu karakterine büründürmekten çok; derinleştirmek ve dağcının genel eğitimini ve kapasitesini artıracak adımlar atmak doğru bir strateji olacaktır. Bu konuda, kanımca, Türkiye Dağcılık Federasyonuna büyük bir görev düşmektedir.

Bir sonraki yazıda, yıllara göre Aladağlar ilk çıkışlarında elde edilen en yüksek zorluk hakkında yazmayı planlıyorum. Ama belli mi olur. Kaynak kitap iyi olunca, insan hangi alana saldıracağını şaşırıyor.

Sizlerden yazıya yorum, eleştiri, görüş ve desteklerinizi beklerim. Özellikle yukarıda saydığım veriler ve sizin kayda değer olduğunu düşündüğünüz metriklerle birlikte daha bütüncül bir tablo çıkartmak mümkün olacaktır. İlk adımda, mesela, TDF ve üniversite kulüpleri ellerinde bulunan yıllara göre üye dağılımlarını paylaşabilir.

Ben ağustos 13’ünde ve son haftasında Aladağlarda olmayı planlıyorum. Herkese bol dağlı bir yaz sezonu dilerim.

 

Kitap – Aladağlar: dağcılık ve tırmanış rehberi

Fındık, T., 2016. Aladağlar: dağcılık ve tırmanış rehberi, İstanbul. 493ss+harita, 40TL

Aladağlar üzerine günümüze kadar bir çok rehber kitap hazırlandı. Haldun Aydıngün’ün 1987 tarihli “Aladağlar: bazı rotalar ve genel bilgiler” kitabı ufak bir kitap olmasına rağmen Türkiye’de bir ilk olma özelliğini taşıyordu. Ardından Ömer B. Tüzel, 1993 yılında The Ala Dağ rehberini yayımlayarak kalite ve araştırma kalitesini çok yüksek bir standarda taşıdı. Tüzel’in kitabı bir rehber olmasının yanında Türkiye dağcılık tarihinin bir özetini sunmaktaydı. Fakat, kitabın Türkçe okuyucusuyla buluşması 2001 yılını buldu. Kitabı tercüme eden kişi ise, Tunç Fındık’tan başkası değildi. Tercüme esnasında, 2001 yılına kadar yapılan bazı ilk çıkış ve ilk Türk çıkışlarını da Ç.N. dip notu ile kitaba eklemişti Tunç. Tüzel’in kitabından bu yana geçen 23 ve tercümeden itibaren 15 yılda Aladağlarda yapılan faaliyetler hem şekil hem de erişilen zorluklar bakımından büyük değişimler gösterdi. Ama belki de en büyük fark, Aladağlar rehberinin üzerinden geçen yılların yaklaşık 400 yeni ilk çıkışı kayıtlara düştüğünü düşünecek olursak ortaya çıkacaktır. Tunç Fındık, toplam 607 adet ilk çıkış, ilk kış çıkışı ve ilk Türk çıkışı içerisinde 164 tırmanışı bizzat gerçekleştirmiş, ilk tekrar ve diğer tırmanışlarıyla Aladağlar konusundaki yetkinliğini perçinlemiş bir dağcı olarak belki de bu işi yapabilecek nitelikteki tek kişidir. Tunç Fındık, yeni rehber kitabı ile Aladağlar’da günümüze kadar yapılan tüm tırmanışları derledi ve birbirinden kaliteli fotoğraf ve çizimlerle destekleyerek kitaplaştırdı. Böylece bir tırmanışçı olarak Türk dağcılığına yaptığı katkıyı hem yeni nesillere aktaracak hem de dağcılık tarihimize ışık tutacak bir eseri bizlere sunmuş oldu.

aladaglar-kapak

Kitap 16,5 x 23 x 2,5 cm ölçülerinde, 1. sınıf kuşe kağıda basılmış. Bu, içeriğindeki yüzlerce fotoğraf ve çizimin kalite kaybına uğramadan basımına imkan sağlamış. Kitap, ekinde gelen 1:50.000 ölçekli harita ile Aladağlarda yapılacak her tırmanışın planlanması aşamasında yeterli bir kaynak; tüm bu özellikleriyle her dağcının arşivinde tutması ve faaliyete gitmeden önce dikkatle çalışması gereken bir çalışma. İkinci baskıda kitapta olsa iyi olurdu diyeceğim şeylerin başında dağlar ve rotaların, tırmanış stil ve zorluklarını içeren bir indeks geliyor. Yazarın yükünü azaltmak için bir dosyayı hazırlayarak kendisi ile paylaştım. İkinci baskıda belki, rota çizimleri tek renk ya da dijital hale getirilerek bir tasarım bütünlüğü sağlanabilir (Tüzel kitabında olduğu gibi). Ancak bu çok ufak bir temenni. Kitapta şaşkınlık verecek derecede az yazım hatası buldum. Dört sayfalık bir dergi makalesinde bile bir editör ve birkaç hakemden geçtikten ve baskı öncesi kontrolde bile birçok hata bulunabildiğini düşünürsek, yazarın titizliğini bir kez daha vurgulamak isterim.

Kitapta ilginç olan bir özellik ise, künyesinde basımevinin yazmaması. Çünkü, Tunç Fındık bu kitabı temelde kendi imkanları ve kitabın sonuna ekli sayfalarda görülen destekçilerin yardımıyla hayata geçirdi. Bu da bize şunu gösteriyor, hem tırmanışları yapan, hem veriyi toplayan – derleyen, hem kitabı tasarlayan ve bastıran hem de dağıtımını üstlenen Tunç Fındık, normal koşullarda yazarların uğraşamayacağı ağır bir yükü de üstlenerek bizlere bu hizmeti sunuyor. Önümüzdeki yıllarda Türk dağcılığının yayın açığını kapatacak bir takım çözümleri düşünmek, entellektüel üretimi daha az zorlu hale getirecek koşulları kurgulamak için el ele vermemiz gerekiyor. Ama her şeyden önce, yazarlarımızı desteklememiz… Dilerim ki, ikinci baskıyı kısa zamanda yapar.

Tunç Fındık’ı büyük bir coşkuyla kutlar, haftalardır elimden düşürmeden üzerinde çalışacağım bir armağan verdiği için teşekkür ederim. Kitabın ilk ürünlerini de kısa zaman içinde sizlerle paylaşacağım!

Aladağlarda geçiş mevsimi: soğuk duş

2014 yılında inanılmaz bir şey oldu, bir sonraki yaz Aladağlar’da bir dağ maratonu düzenleniyordu! Sekiz ay öncesinden plan yaptıracak kadar heyecan verici bu Aladağlar Sky Trail Dağ maratonuna o gün kaydımızı yaptırdık. Karnımda kelebekler uçuşuyordu. Kısa zamanda uçak biletlerini de aldık. Normalde 6 ay öncesinden bir yere uçak bileti alma adetim yoktur. Ama bu sefer başkaydı…
Yazının devamı için tıklayın

Süner Tepe (3,595 m)

1974 yılı yazında ODTÜ-DKSK inisiyatifinde bir Altıparmak ekspedisyonu gerçekleştirilmişti. İnisiyatifinde diyorum çünkü diğer kulüplerden tırmanıcıların da yer aldığı bir etkinlikti bu. Faaliyet birçok anlamda ilkleri barındırıyordu: Katılımcılar, Marsis, Kaçkar tepe ve Altıparmak dağının en batıdaki iki kulesine tırmanmışlar ve bu zirvelerin muhtemel ilk Türk çıkışlarını gerçekleştirmişlerdi. En batıdaki kuleye M. Aktar (Manchester Üniversitesi), Necip Aral (ODTÜ), Rafi Tülbentçi (İTÜ), Manuk Çolakyan (İTÜ) ve Mustafa Kazım Küçükalp (ODTÜ); ikinci kuleye ise Ali Zambakoğlu (ODTÜ) ve Fatih Atikol çıkmışlardı. Ancak, batı kulesinden iniş esnasında Mustafa Kazım Küçükalp düşerek hayatını kaybetmişti. Bu kazanın Kaçkar dağlarında ölümle sonuçlanan kayıtlı ilk dağ kazası olduğunu söylüyordu Mustafa Aktar. Tüm bu ekspedisyon ve hikayesini geçtiğimiz yaz Mustafa hocadan bizzat dinlemiştim; faaliyetin üzerinden tam kırk yıl sonra tekrar aynı yere geçen yaz gitmiş, büyük bir heyecanla anlatıyordu o kurtarma/ceset taşıma faaliyetinde yaşadıklarını.
Yazının devamı için tıklayın

Eğri Tepe. Kısım 3: Tırmanış

Geçen seferki hatamı tekrar etmemeye kararlıydım: yıldız fotoğrafı çekmek üzere fotoğraf makinasını çıkartıp sonra fotoğrafı çekmeden ve bir kolum dışarıda uykuya dalıp, sabaha doğru bir hayli üşümüş durumda uyanmak. O yüzden saat sabah dört gibi uyanıp, uyku tulumundan azıcık doğrulup fotoğraf makinasını kurdum ve yere koyup 15 – 30 saniyelik pozlamalara başladım. Ay ortadan kalktıktan sonra gökyüzü yıldızlarla bezenmişti, o kadar güzel bir görüntü, o kadar yabancı kaldığımız bir görüntü ki… Malesef makinam çok yetersiz kalıyor bu harikulade sahneyi kaydetmek için. Fakat, en azından şansımı denedim. Yazının devamı için tıklayın

Eğri Tepe. Kısım 2: Yaklaşım

Sarımemetler çok dingin ve müsekkin. Bence burayı etkileyici kılan şey hem ön hem de arka planın zenginliği. Yemyeşil çayırla başlayıp, hemen berideki kalelerin bir kademe yükselttiği ve daha da arkada büyük dağlar ile hayat bulmuş bir sığınak sanki burası. Mangırcı vadisine girer girmez çiğdemler karşılıyor beni, mavi mor renkleriyle. Hepsi de dar toprak patikada bitmişler! Acaba soğanları ilk defa patikadan geçen hayvanlar ve insanlar yüzünden toprağın aşağılarına itildi diye mi böyle? Ne ise , bu narin, muhteriz çiçekleri incitmemek için patikadan ayrılıyorum. Böylece Aladağların bir diğer müstesna ormanının içindeyim: Mangırcı vadisi de Emli gibi, karışık ardıç ve göknar ormanı barındırıyor. Cengiz Kayacılar’dan öğrendiğim gibi ardıçların ince yaprakları kırıp o kendine has kokusunu içime çekiyorum… Fakat ardıçların hemen yakınında ökse otu bulaşmış ve tüm iç suyunu kaybetmiş göknarlar var. Kendisini emip bitiren ökse otuyla birlikte kurumuş. Her yerde böyle hayalet ağaçlar var, her yerde ölüler var… Yazının devamı için tıklayın

Eğri Tepe. Kısım 1: Yaklaşımın hemen öncesi

Galiba ocağı açık unuttum, dedim. Ama emin de değilim. Otobüsün kalkmasına aşağı yukarı iki saat var. Aslında bu evime gidip gelmeye ve sonra da servisi yakalamaya yetecek kadar bir süre. Hatta bayram sebebiyle iyice sakinleşmiş İstanbul trafiğini düşününce, sevimli bile sayılabilecek bir düşünce (Hale bakın nelere sevinir olmuşuz). Toplu taşıma ile ve ağır sayılabilecek bir çantayla geldiğim anneanneme kısa bir ziyareti tamamlayıp babam ve kardeşimle gerisin geriye döndüm eve. Ocak kapalı. Nasıl olduğunu anlayamadım bir türlü. Limonlu zencefilli çay almıştım sabah çıktığım alışverişte. Paketin içinden iki tane poşeti dağ mutfağı için ayırıp gerisini kaldırırken canım bir tane içmek istemişti. O sırada ne olduysa, hatırlamıyorum, ocağı açmayı düşünürken başka bir şey mi oldu? Çamaşır makinasının bitiş sinyali mi, kedi miyavlaması mı? Yoksa alelacele çıkmam mı gerekti? Hangi açıdan bakarsam bakayım gaz mandalı sıfır konumunda duruyor, sanki asırlar boyu ellenmemiş gibi. O kadar hızlı ki sonucu görmek, insan biraz daha durup bakmak istiyor. Sonucu değiştireceğinden değil de, işte öyle…
Yazının devamı için tıklayın

Aladağlar’dan ortaya karışık

Son bir ayda iki kez Aladağlara gittim. Her vadisi bambaşka karaktere sahip dağ sırasında insana bir ömür boyunca yetecek kadar farklı manzara ve tecrübeler bekliyor. İlk defa Aladağları gördüğüm zamanı hatırlıyorum da, Niğde’den Çamardı’na doğru yaklaşırken Demirkazık ve uydularının görkemli pozunu, derin kanyonların davetkar gizemini… İlk gidişimden beri neredeyse onbeş yıl geçmesine rağmen heyecanımdan hiçbir şey kaybetmediğimi duyumsamaktan mutlu oluyorum. Aranızda oraları görmemiş kimseler varsa lütfen bir yolunu bulun ve bu sarp coğrafyanın misafiri olun.

Son bir ayda yaptığım yolculuklarımdan hoşuma giden dört tane kareyi paylaşmak istiyorum.

Avcı Memet hayatını kaybetti

Mehmet (Taşyalak) Amca ya da Avcı Memet’le hiç tanışmadım. Ama onun Aladağların gönlü bol, merakı büyük, misafirperver ve kadirşinaslığı ve daha birçok meziyeti ile dağlarda yaptığı muazzam gezintileri ve bilmediğim daha birçok özelliği ile efsanevi tek siması olduğunu defaatle duydum; hikayelerinden birkaçını okudum. Ömer Tüzel’in Aladağlar kitabının önsözünde, dağcılık haberleşme forumlarında, dağlarda ya da kaya tırmanış alanlarında eski neslin öncüleriyle aynı mekanı paylaştığım sırada… Bir 2009 Aralık günü Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Kulübü (YTUDAK) e-posta listesine beyin kanaması teşhisi ile Niğde devlet hasteanesine kaldırıldığı haberi gelmişti. Bunun üzerine Memet amcaya yardım etmek için birçok kişinin seferber olduğunu hatırlıyorum. Listeye Yıldırım Güngör 90lı yılların ortasında TRT için hazırlanması planlanan bir Aladağlar belgeseli çekimleri esnasında yönetmenin dağları bırakıp Mehmet Amcayı belgesel yapmayı istemesini naklettiğini de az evvel tekrar açıp okudum. Batur Kürüz’ün ve birçok önemli dağcının Mehmet Amca hala hayattayken onunla daha çok vakit geçirip anılarını kayda almayı önerdiklerini de hatırlıyorum.
Yazının devamı için tıklayın