Aladağların dağcılık karnesi

Tunç Fındık’ın Aladağlar: dağcılık ve tırmanış rehberi kitabı çok yeni olmasına rağmen bir takım fikirleri hayata geçirmek için ne kadar önemli bir kaynak olduğunu şimdiden gösteriyor (link). Bu post ile başlamak üzere, bazı çıkarımları sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu ilk yazı tırmanışların bütünü ele alacak.

Türkiye’de dağcılığın bir duraklama döneminde olduğuna yönelik kendim dahil olmak üzere birçok kişinin sezgisel kaynaklı söylemleri olmuştur. Buna dayanak olarak, dağcıların ve eğitimini tamamlamış dağcı adaylarının tırmanışlara az gittiği, kaya tırmanışını tercih ettiği, kulüp eğitimlerini tamamladıktan sonra devam etmedikleri, belli bir yaşta çevre koşullarının etkisiyle dağcılığı bıraktıkları gibi birçok dayanak sunulmaktadır (link). Aslında, dağcılığın hangi yöne doğru gittiği, ilerleyip ilerlemediği ya da modasının geçtiği hakkında konuşmak içini test edilebilir bazı göstergeler konusunda uzlaşmak gerekir. Örneğin, dağcılık ve ilişkili sektörlerin ticaret hacmi, kulüplere üye olan kişilerin sayısı, yapılan tüm tırmanışların sayısı, tüm dağlardaki ilk çıkış/kış çıkışı sayıları, kulüplerin verdiği eğitimlerin toplam saati, bu eğitimleri vermek için gönüllü zamanını ayıran eğitmen sayısı, diğer ülkeler ya da bölgelere kıyasla yukarıdaki sayıların değişimi vb. Aynı zamanda, ilerleme/gelişme olarak neyi kastettiğimiz, ya da ilerleme ve gelişmeyi ne ölçüde dağcılığın bir parçası olarak gördüğümüzü de sarih biçimde ifade edebilmemiz gerekli. Örneğin, dağcılıkta ilerleme daha zor ve/ya daha saf olana meyletmek midir (link)? Nitelik ve/ya nicelik bakımından öncüllerden daha “iyi” olmak mıdır? Bu soruların cevaplarını bilmiyorum. Daha da kötüsü, geleceğin farklı evrelerinde farklı yanıtlar “doğru” olarak kabul edilip edilmeyeceğini de… Meseleyi daha fazla saptırmadan ve post-modern/modern ayırdı üzerinden şematize etmeden (meraklı okuyucu Harvey (1989) The condition of postmodernity Tablo 1.1’e bakabilir) keşif niteliğindeki bir takım istatistikleri tartışmak istiyorum.

Aladağlar'ın ilk çıkış istatistikleri, tırmanışlarda rol oynayan kulüpler, Aladağları konu alan yayınların gösterimi

Aladağlar’ın ilk çıkış istatistikleri. (A) Tırmanışların millet ve kulüplerin aktif olduğu yıllara göre sayıları ve dağılımını göstermektedir. Gri çizgiler, kulüplerin var oldukları süreyi, sarı doğru parçaları ise, ilk çıkışlarda katkı koydukları dönemi gösterir. (B) Tırmanışların yıllara göre birikimli gösterimi ile tırmanışlara destek olan ve tırmanışlardan etkilenen yazılı (kutu ve daireler) ve elektronik kaynakların kronolojisi. Şekle tıklayarak tam ekran inceleyebilirsiniz.

 

1. Önce veri hakkında bazı özellik ve uyarılar
i. Zaman serisinin empoze ettiği kısıtlar

Yukarıdaki şekli oluştururken Tunç’un kitabında yer alan tüm tırmanışları Gün, Ay, Yıl, Dağ, Rotanın baktığı yön, tırmanışın stili, azami ve asgari kaya tırmanışı zorluk derecesi, varsa miks, şelale zorluk derecesi, kar-buz eğimi, tırmanış ekibi, ilk çıkış statüsü, rota ismi, rotanın yükseklik farkı, ekibin milliyeti ve/ya bağlı olduğu kulüp olarak bir metin dosyası haline dönüştürdüm. Elimde veri eksiği görece az olup, iyi bir zaman serisi sunabilecek tek kaynak çünkü bu. Diğer taraftan, ikinci paragrafta saydığım diğer parametreleri, mesela ilk tekrarların ve toplam tırmanışların sayısını, dağcılığa özel toplam outdoor harcamalarını ve ticaret hacmini bilmiyorum. Dağcılık kulüplerine kayıt sayılarının yıllara bağlı verisi de elimde yok. Yani çıkarım yapabileceğim yegane veri, ilk çıkış, kış çıkışı ve Türk çıkışı (ilk çıkış yabancılar tarafından yapıldıysa, bu durumda ilk tekrar anlamına geliyor).

ii. Coğrafyanın empoze ettiği kısıtlar
İstatistiklerin Aladağlarla sınırlı kalmış olması, Türkiye’de yapılan dağcılığın büyük bir bölümünü içerse de, başka coğrafyalarda ve karma ekiplerle yapılan faaliyetlerin bu alanda etkisinin olmadığı anlamına gelmez. Bunun yanında, Türkiye Dağcılık Federasyonunun 80’li ve 90’lı yıllarda özellikle Pamir ve Tien Shan’da yaptığı eğitim kampları doğrudan oralara katılan sporcuları ve dolayısıyla ilk çıkışların niteliğini etkilemiştir. Ancak bu durum, kulüplerin hanesinde gözükmektedir.

iii. Kulüpleri oluşturduğu ekoller ile münferit tırmanıcı ayırdının zorluğu
Kulüp isimlerine bakıp, kendi mensubu olduğu kulüpleri, ilk çıkış yapmış olsa bile orada görmeyen arkadaşlar beni şimdilik mazur görsün. Zira, detaylarda kaybolmak yerine, büyük resmi sergilemeye çalıştım. Bu esnada kendi eğitim aldığım kulübü de figüre yansıtmadım. Aynı zamanda, kulüp faalliği olarak geçen genellemelerde belli başlı bir takım kişilerin isimleri ön plana çıkmaktadır (Örneğin, soyad alfabetik sırayla; Kürşat Avcı, Efecan Aytemiz, Tunç Fındık, Salim Kayhan, Batur Kürüz, Bora Maviş, Doğan Palut, Erdem Tuç … gibi)

2. Veri ne söylüyor?

  • Aladağlardaki ilk çıkışlar (ilk çıkış, ilk kış çıkışı) 1980’lere kadar yabancı dağcıların ekspedisyonları tarafından gerçekleştirilmiş. 60ların ikinci yarısından 70lerin başına kadar Bozkurt Ergör ve arkadaşlarının çıkışları ise Türkiye dağcılığı bakımından yegane faaliyetler olmuştur (Figür A).
  • Türk dağcılığı 1980’lerde Türkler baskın bir hale dönüşmüş. Tarihçenin 80 sonrası bölümünde Anadolu Dağcılar Birliği ile üniversite kulüpleri başat aktörler olmuştur (Figür A).
  • Ömer Tüzel, The Ala Dağ kitabında Türk Dağcılığının altın çağını 80’ler olarak belirlemiş. Dağcılığın Altın çağı, 1854 – 1865 arasında Alplerin tüm önemli zirvelerinin “ilk çıkışlar” ile “fethedildiği” dönem olarak tanımlanır. Yani rota değil dağların zirveleridir burada önemli olan. Bu bakımdan, 80’ler her ne kadar önemli bir dönem olarak karşımıza çıksa da, çerçeveyi bir beş yıl daha günümüze doğru kaydırmak, 80lerin ikinci yarısından itibaren geçen on yıllık süreç olarak nitelersek daha adaletli bir çıkarım yapmış olacağız (Figür A ve Fındık, 2016).
  • 1993 yılı, Aladağlar ilk çıkışlarının büyük bir momentum kazandığı yıl olarak karşımıza çıkmaktadır. 1993 öncesi ile sonrası arasındaki bu mutlak fark, birbirinden farklı ekoller ve bilgi aktarımlarının eş zamanlı dağlarda faaliyet göstermesinin bir ürünü olabileceği gibi (Figür A, kulüp faallikleri), Tüzel’in kitabının etkisini de yansıtıyor olabilir (Figüre B). Çünkü, Tüzel’in kitabı tırmanılan rotaları tasvir ettiği ölçüde, hedeflenecek tırmanılmayı bekleyen rotaları da işaret ettiği ölçüde bir strateji belgesi olarak da düşünülebilir. Tabii ki, böylesine doğrudan bir ilişkiden bahsetmek, toplumsal ve ekonomik olaylardan bağımsız düşünülemez. Yani bir etkinin ortaya çıkması için uygun koşul ve zaman 80’lerin siyasi ve ekonomik zorluklarının ardından görece daha uygun koşulların ortaya çıktığı sonraki yılların Türkiyesi perspektifinde değerlendirilebilir. (Cumhuriyet döneminde Türk dağcılığının gelişimini ele alan kapsamlı bir araştırma için Funda Akcan ve Nefise Bulgu’nun yazdığı Sports Across Asia: Politics, Cultures, and Identities adlı kitap içinde “Development of Mountaineering in Republican Turkey” adlı makaleye bakabilirsiniz.)
  • TDF’nin etkisini yitirdiği yıllar ile, ADB’nin yükselişe geçişi ve ardından üniversite kulüplerinin baskınlığı arasında ayrık bir ilişki olmak zorunda değildir. Örneğin hem TDF hem de ODTÜ-DKSK ile ilişkisi olan Yalçın Koç, diğer taraftan ADB’nin de kurucuları arasında yer almıştır. Benzer şekilde, ADB’nin İstanbul’a kayması ile birlikte ADB mensupları ile İstanbul’lu dağcılar arasında çok etkin bir ip birliği de doğmuştur. Bu anlamda, bir tekamülden bahsetmek belki mümkün olabilir.
  • 1993 yılına başlayan yükseliş, beraberinde bir çok süreli yayın, rehber kitap ve diğer bir takım yayınları doğurmuş olabilir (link). Gerçi, bu önerme muhafazakar bir önerme olmak durumunda. Zira, dağcılık mı yayınların sayısında bir artışı beraberinde getirdi, yoksa yayınlar mı dağcılığın momentumunu sabit kıldı kolayca yanıtlanacak bir soru değildir. Basılı medya yanında, bu dönemde yüksek dağlarda Türk sporcularının başarısını kitle medyanın değerlendirmesi de göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca, 1993 öncesinde üretilen ve yayın hayatı son bulan bir çok yayın, aslında bir kritik kütle oluşturması bakımından dağcılığın seyrini etkilemiş olabilir.
  • İlk çıkışlara baktığımızda yukarıda da isimlerini saydığım dağcıların katkısı, tüm tırmanışların yarısından fazlasına tekabül etmektedir. Bu durumun öncelikli sonucu, ileride, bu eğrinin, yeni ve dinamik bir dağcı nesli ortaya çıkmadığı durumda ’93 öncesi bir trende geri dönebileceği anlamına gelmektedir (gerçi iyi mi olur kötü mü olur bilmiyorum). Bu durumun önüne geçmek için ise, etkin bir tecrübe aktarımı ve yetkilendirme sisteminin geliştirilmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu aşamada, dağcılığı yaygınlaştırmak ve bir kitle sporu karakterine büründürmekten çok; derinleştirmek ve dağcının genel eğitimini ve kapasitesini artıracak adımlar atmak doğru bir strateji olacaktır. Bu konuda, kanımca, Türkiye Dağcılık Federasyonuna büyük bir görev düşmektedir.

Bir sonraki yazıda, yıllara göre Aladağlar ilk çıkışlarında elde edilen en yüksek zorluk hakkında yazmayı planlıyorum. Ama belli mi olur. Kaynak kitap iyi olunca, insan hangi alana saldıracağını şaşırıyor.

Sizlerden yazıya yorum, eleştiri, görüş ve desteklerinizi beklerim. Özellikle yukarıda saydığım veriler ve sizin kayda değer olduğunu düşündüğünüz metriklerle birlikte daha bütüncül bir tablo çıkartmak mümkün olacaktır. İlk adımda, mesela, TDF ve üniversite kulüpleri ellerinde bulunan yıllara göre üye dağılımlarını paylaşabilir.

Ben ağustos 13’ünde ve son haftasında Aladağlarda olmayı planlıyorum. Herkese bol dağlı bir yaz sezonu dilerim.

 

Advertisements

İngilizler çağdaş dağcılığı nasıl yarattılar?

Mayıs ortasıydı yanlış hatırlamıyorsam; SummitPost’ta Koen van Loocke tarafından kaleme alınmış bir yazıya denk geldim: İngilizler Çağdaş Dağcılığı Nasıl Yarattılar?” Yazı, İngilizlerin, sanayi devrimi sonrası değişen toplumsal yapının etkisiyle ve hem emperyalizm hem maskulinitenin başat değerlerinin izinde dağcılığın nasıl icat ettiğini ele alıyor. Yazım dili bakımından oldukça basit ve yer yer tekrarlara başvuran makale, benim daha önceden hazırladığım “Preuss’u nasıl okumalıyız?“, “Vahşi doğa, dağcılık ve estetik algısı“, “Saflığın etiği“, “Hodgkin ve Peck” yazılarımda parça parça değindiğim hikayeyi daha az teferruatlı ama bütüncül biçimde ele alıyor. İçimden dedim ki, madem ben bu yazıdan faydalandım, neden blogu takip eden dağseverler de faydalanmasın? Yazarla yaptığım yazışma sonunda Türkçe tercümesini yayınlamama izin verdi. Yazının tercümesini üç kişi paylaştık. Tamalanan ilk kısmı şimdi yayına alıp geri kalanları üzerinde de çalışmaları tamamlayıp bloga yükleyeceğim.
Yazıyı yayınlamama izin veren Koen van Loocke’ye tekrar teşekkür ediyorum.
Yazının devamı için tıklayın

Ali Vehbi (Türküstün)

Dağcılık tarihine meraklı olanlarımız, muhakkak şu cümleye rastlamışlardır “İlk Türk dağcısı olarak bilinen isim, Ali Vehbi Türküstün’dür”1. İnternette yer alan bilgiler, hızlı biçimde kopyalanınca, malesef ne konunun aslına dair referansa ulaşılabiliyor, ne de bilginin gerçekliğini sorgulamak mümkün oluyor; çünkü herkes kullandığı için yazanın gerçek olduğu konusunda uzlaşılmış oluyor. Yazının devamı için tıklayın

Seyretmenin keyfi için, sırf, ve tepeden…

Francesco Petrarca, ya da diğer adıyla Petrarch, etrafında yükselen Alp dağlarının manzarasını hayranlık içinde seyrederken, şaşkına dönmüş, karmaşık duygular içinde, kayıtlı dağcılık tarihinde sadece ve sadece keyif için bir dağın zirvesine çıkan ilk şahsiyet olduğunun farkında bile değildi [1]. Mont Ventoux (1912 m), tırmanılması özellikle zor bir dağ değilmiş; zaten 26 Nisan 1336 tarihine yakın çağlarda zorluğun dikkate alındığı bir başarı ölçütü de yoktu. Wikipedia’nın Petrarch makalesindeki referanslara göre Petrarch’ın arkadaşı Diogini’ye yazdığı mektup, manzaranın görkeminin verdiği estetik doyumu gösteren zamanının ötesinde modern bir tutumdu. Hatta sanıyorum benzer bir haleti ruhiye Romantik çağa kadar, özellikle de dağ/doğa yazınında kendini göstermedi.

Dikkat çekmek istediğim bir nokta daha var: “Karanlık çağ” olarak bildiğimiz kavram, Petrarch’ın, yaşadığı dönemden hemen önceki asırlar süren cehaletin hüküm sürdüğü zamana verdiği isimdi. Karanlık çağlardan ilk çıkışının yapıldığı 1786 yılına kadar Alpler’in en yüksek noktasının adı Mont Maudit, ya da Türkçe tercümesi ile “Lanetli dağ” idi [2]. Hakikaten de Avrupa köylü halkı dağların kötü ruhların yaşadığı, lanetli yerler olduğuna inanıyordu. Aydınlanma çağının en hoş başarılarından biri, ilk tırmanışın ardından dağa daha dünyevi olan Mont Blanc, Beyaz Dağ, isminin verilmesi olmuştur.

1 Türkçe bir metindeki ilk “Little did he know” denemem. Pek hoşuma gitmedi, ama geliştireceğim (Bir de bkz. Stranger Than Fiction (2006)).
2 Klein, K.L. (2011). A Vertical World: The Eastern Alps and Modern Mountaineering. Journal of Historical Sociology, (24)4, pp 519-548. DOI: 10.1111/j.1467-6443.2011.01417.x

Echoes…

Georg Winkler, 19. yüzyılın ikinci yarısında kısa bir yaşam sürmüş, Dolomitlerin ilk tek başına (solo) ve çoğunlukla emniyet kullanmaktan imtina ederek tırmanan tırmanıcıların biri. Almanca wiki sayfasında rastladığım aşağıdaki sözleri çok ilgimi çekti:

„[..] ich bin mir über das movens bei meinen Touren längst klar geworden und erkannte bald, daß es die Gefahr ist, die, aufgesucht und überwunden, dem Manne unendliche Genugtuung und viele Befriedigung gewährt; [..] die Gefahr und die unendliche Großartigkeit des Hochgebirges in ihrer Vereinigung, sind es, die uns dämonisch anlocken [..].

George Winkler : Letter to Eugene Guido Lammer of 22 April 1888, published by Eric King to rise! George Winkler’s diary , published Grethlein & Co., Leipzig, 1906, page 79f.

I have long realized the reasons for my tours. It is the danger that has to be found and overcome, which deeply satisfies a man and makes him feel content. The danger and the infinite greatness of the high mountains – both of these, unified, are what tempt us in demonic ways*.

Ziyaretlerimin sebebini farkettim sonunda. Tehlikenin keşfedilmesi ve alt edilmesidir, insanı derinden tatmin eden ve memnun kılan. Tehlike ve yüksek dağların ebedi görkemi, bir araya geldiklerinde, bizi şeytani yollarla baştan çıkartır.

Yazının devamı