Öğütler

Bugün 2 Temmuz. Bu anma gününde, Uğur Uluocak’ın dağcılık etiğinden ziyade “ev kuralları” kapsamında, öğrencilerine aktarmak üzere tuttuğu kendi notlarını paylaşmak; bu notlara ek olarak Türkiye dağcılığına büyük katkıları olmuş diğer iki kişinin kişinin öğütlerini de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Mecit Doğru’nun dağcı “içeriden ısınır”, “dağda ocağı sönenin ocağı söner” gibi ülkemiz dağcılık eğitiminde en çok kullanılan vecizelerini de içeren öğütleri. Souncusu ise Ersin Alok’un Dağlarımız kitabı içinde yer alan Latif Osman Çıkıgil’in nasihatleri. Yorumsuz olarak ilginize sunarım. Güzel günler…

uluocak 12 Kural

Uğur Uluocak’ın 12 Pırlanta Kuralı

Mecit Doğru

A. Mecit Doğru’nun dağcılara öğütleri

Latif Osman Çıkıgil - Kurallar

Latif Osman Çıkıgil’in dağcılar için öğütleri

Aladağlarda geçiş mevsimi: soğuk duş

2014 yılında inanılmaz bir şey oldu, bir sonraki yaz Aladağlar’da bir dağ maratonu düzenleniyordu! Sekiz ay öncesinden plan yaptıracak kadar heyecan verici bu Aladağlar Sky Trail Dağ maratonuna o gün kaydımızı yaptırdık. Karnımda kelebekler uçuşuyordu. Kısa zamanda uçak biletlerini de aldık. Normalde 6 ay öncesinden bir yere uçak bileti alma adetim yoktur. Ama bu sefer başkaydı.

Tabii parkur kolay bir parkur da değil. 45 km yol ve 3,000 metre üzeri irtifa kazanılan bir yarış. Hem de Aladağların çarşaklı, patikalarında… Dolayısıyla Aralık ayının sonunda antrenmanlara başladık. Eski günlerdeki gibi sadece e-posta üzerinden farklı coğrafyalarda yaşayan Aladağlar tutkunu dostlar, her gün Aladağlar için ne yaptığımızı birbirimizle paylaşmaya başladık. Başta burpeesi bol, düz yol koşuları ağırlıklı bir takım antrenmanlar daha sona yerini daha yapılandırılmış dağ maratonu antrenmanlarına bıraktı. Surantrene mi olmadık, mide-bağırsak sistemi mi kalmadı o ayrı konu…

P1200797

Haziran başında ise parkuru incelemek üzere üç kişi Aladağlara gittik. Faaliyetin detaylarına girmeyeceğim. Asıl anlatmak istediğim, banyo yaparken bile ıslanmadım, Haziran’da Aladağlar yağmur ve dolusu altında ıslandığım kadar. Bu unutulmaz tecrübeyi ise Yıldızlı Dağcılar Kulübü (YDK)’nın web sayfasında otomatik meteoroloji istasyonu yanına eklediği webcam harika bir şekilde kaydetmişti. Bu vesileyle Yıldızlı dağcılara ve bu donanıma evinin çatısını açan sevgili Salim ÜÇER’e sonsuz teşekkürlerimi iletmek isterim.

YDK’nın bu girişimi, benim için o kadar heyecan vericiydi ki, henüz hiçbir duyuru yapılmamışken YDK’lı dostum Anıl bana webcam linkini göstermiş, o günden sonra da ben her gün dağda neler oluyor bakar olmuştum. Sevgili dağ severler, bu bir hastalıktır. Arşivlemeye falan başlıyor insan. Sonra ayıkla pirincin taşını.

İşte webcam sayfasından 7 ve 8 Hazirana ait time-lapse görüntüleri, (her bir frame 10 dakikada bir alınmış sitede yayınlanan haliyle olan görüntüler) frameler arası geçiş 0,30 saniye olacak şekilde birleştirdim. Ortaya bu çıktı. Bir de meteorolojiden radar görüntülerini bulup onlardan da bir video yapabilseydim süper case study olurdu…

Özellikle 14 – 16. saniyeler arasında geçen yağış, yukarılarda çok daha can yakıcıydı. Hakikaten süper bir duş almışız :)

Dean Potter

Dean Potter (1972 - 2015) ve köpeği Whisper, Smith Rock State, Park, Oregon.

Dean Potter (1972 – 2015) ve köpeği Whisper, Smith Rock State, Park, Oregon. photo: http://imgkid.com/dean-potter-steph-davis.shtml

1998 – 1999 arası Birleşik Devletlerde yaşadığım sırada, Konya’dan bile düz Kansas eyaletinin Wichita şehrinde; bir gün Kansas Cliff Club diye bir yerde tırmanmış, akşam çıkışta ise Climbing dergisi satın almıştım. Birçok sayfayı fotoğraflarıyla süslüyordu Dean Potter… 1998 yılında Half Dome Klasik KB Yüzünü (VIII+ zorluk!) solo ve büyük bir süratle tırmanmış (4:17) ve Cedar Wright’ın deyimiyle tırmanış paradigmasını yerle bir etmişti. İşte kaya tırmanışı denen şeyi keşfettiğimde, aynı zamanda sınırları zorlayan, çıtayı yükselten Dean Potter’la da tanışmam bir olmuştu. Her yaptığında, “sanat”ında daima yeni bir ifade biçimini keşfetmeye çalışan, özgürlüğe yaklaşmaya çalışan Potter geçtiğimiz gün hayatını kaybetti. Yosemite Vadisinde Taft Point’den uçuş kıyafetleriyle atlayan Potter ve partneri Graham Hunt, daha paraşütleri bile açılamadan ve muhtemelen bir sırt hattına çarparak hayatlarını kaybetti.

Yeni nesil, Valley Uprising ile tanıdı belki Potter’ı. Oysa o Yosemite Vadisinin ve onu da aşan şöhretinin en büyük karakterlerinden biriydi. Bir neslin üzerinde büyük izler bıraktı. Bu unutulmaz tırmanıcının iki kaya formasyonunu ip üzerinde yürüyerek geçişini nasıl hayal ettiğini anlatan şu sözlerini paylaşmak isterim:

Yaptığımı bir fotoğrafmış gibi gördüm.
Yukarıya, duvara baktım veyahut kaya yapısındaki açıklığı gördüm.
Sonra içine girmek istedim.
Sonra da aklımda anlık bir görüntü oluştu.
Ve onu yaşadım.

Potter ve sanatıyla başbaşa bırakıyorum sizleri. Büyük üzüntü içindeyim…

Kitap: Aladağlar tırmanış, yürüyüş ve tur kayağı rehberi

İnce, R., 2014 (2. Basım). Comprehensive Guide to Aladaglar: Climbing, Trekking, Ski Touring. Ada Ofset, 229pp. 50 TL

Kütüphaneme yeni bir rehber kitap ekledim. Hem de Aladağlara dair! Her geçen gün artan rehber kitapları görmek beni çok mutlu ediyor. Hele, kaliteleri git gide artan spor tırmanış rehber kitaplarını…

Bu kitap, 1993 yılında Denis Condevaux ve Pascal Duverney’nin Aladağlarda açtıkları alpin spor ve spor rotalarla başlayan, ardından İnce ailesinin Kazıklıali ile Pınarbaşı kanyonlarında yıllar içinde geliştirdikleri rotalara kadar geçen süreçte, 450’ü aşkın rota bilgisini aktaran çok önemli bir kaynak. Kitap, Avrupa’nın çok kaliteli rehber kitapları vardır ya hani, mesela Fontainebleu rehberleri, işte onlara aratmayacak bir kalitede hazırlanmış ve basılmış. Harika fotoğraflar, detaylı topolar ve yer bulduru çizimleri gibi görsel yönlendiricilerle bütünlük sağlanmış. Ayrıca tur kayağı ve yürüyüş rota bilgilerini de içermesi çok önemli bir yenilik. Beni mutlu eden bir konu da reklamların azlığı. Kitapta toplam 9 sayfa reklama ayrılmış, ki bunların üç tanesi ön kapak içi ile arka kapaklarda. Dolayısıyla dikkatiniz dağılmadan sayfaları takip edebiliyorsunuz.

Kitapta çok fazla olumsuz yön bulamadım. Ufak tefek eksiklerden bahsedebilirim ancak. Mesela kitap sonuna kaynakça konmamış, ör. içeride atıf verilen Tüzel’in kitabını sonda da belirtmek iyi olabilirdi. Buna ek olarak Tunç Fındık’ın “Aladağlarda 50 rota” kitabı da ek okumalar arasında gösterilebilirdi. Bir de son olarak konaklama konusunda yol üzerinde bulunan bir iki opsiyondan da bahsedilebilir.

Sonuç: kitaba göz gezdirirken zincirlerimi kırıp soluğu Aladağlarda almak istedim. Bir ömür boyu tırmanıcak alanlar yaratan tüm Aladağlar kaşifli ve emektarlarını ve de bu önemli kaynağı meydana getirdiği için yazarı kutlarım.

Torre ve Yosemite

Bir dağ filmleri festivali daha sona erdi. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. Türkiye gibi kurumsallaşma sorunları olan bir ülkede, 10 sene boyunca, hem de hedef kitlesi oldukça hızlı bir şekilde değişen bir festivali istikrarla yapmak hiç kolay bir iş değil… Bu sene festivale tek gün katılabildim. Dağ ve Tırmanış gecesi kapsamında “Cerro Torre” ile “Vadi İsyanda” filmleri, azımsanmayacak bir doğa sever topluluğunun katılımıyla gösterildi. İki film de dağcılık tarihinde büyük öneme sahip konuları ele alıyor.

İlki, Lionel Terray’ın “imkansız dağ” olarak addettiği Cerro Torre’nin, Genç spor-tırmanıştan-dönme-alpinist David Lama tarafından üç ekspedisyonluk süre zarfında, kuşatma taktikleriyle başlayıp serbest çıkışını gerçekleştirdiğinin hikayesini anlatıyor. Filmde yer alan görüntüler gerçekten çok etkileyici. Filmin olay örüntüsü de oldukça iyi kurgulanmış. Ancak, film Cerro Torre ile ilgili hemen her konuya değinmekten kaçınmamış. Oysa, sadece Torre’yi merkeze alan bir dağcılık tarihi anlatısı yapmak mümkün; bu dağ, dağcılık etiğinin neredeyse tüm tartışmalarını içine alacak denli talihsiz bir sembol haline gelmiştir. Neredeyse antik Yunan efsanelerinde olacak cinste, güzelliğinin başına işler açtığı bir kadın gibi… O yüzden Maestri ve Egger’in tartışmalı 1959 çıkışı, Kompressör rotası ı açmak için geri dönüşü, ilk çıkış için verilen mücadele vs. çok havada kaldı bence.

İkinci film ise, bir solukta izlenen bir tempoya sahip. Yosemite vadisinin nasıl tırmanış sporunun kaderini değiştirdiğini ve değişen Zeitgeist ile nasıl katmanlarca kültür ürettiğini ele alıyor. Film arşiv fotoğrafları, bunların üzerinde yapılan efektlerle canlandırmalar, müzikleri ve hikaye akışıyla son derece eğlenceli bir yapıma dönüşmüş. Ama, bu filmde ben en rahatsız eden şey, sanki duvar tırmanışının ve serbest tırmanış etiğinin bir Amerikan icadı olarak öykülenmesi oldu. Bildiğiniz üzere, duvar tırmanışları, doğu Alp ekolünün icadıdır. Kaya tırmanışına ruhunu veren, onu dağcılık için bir antremandan çıkartan 19. yy sonunda İngiltere’nin Lake District, Saksonya’nın Elbzandstein, Paris’in ‘Bleu tırmanıcıları, Mummery, Winkler, Münich ekolu ve onlarca diğer tırmanıcı ile birlikte tabii ki Preuss’tur. Bu anlamda film, tırmanışın Avrupa mirasını Salathe’nin İsviçreli olması dışında değinmiyor bile. Amerika kökenlerini ise, Muir’den sadece filmin ortasında bir cümlede ve filmin sonunda bir eski fotoğraf ile değinerek soysuz bırakmış oluyor. Kısaca film, renkli bir görsel anlatı için kaya tırmanışının en müstesna tarihçesini sümen altı etmiş oluyor. Yine de seyretmeğe değer tabii ki. Sonuçta 60’lardan günümüze kadar geçen tarihi, tasnif ederek aktaran eğlenceli bir yapım.

Evet, bir sene daha beklemek zorundayız. Umarım seneye birbirinden güzel yapımlarla dağseverlerin bir araya geleceği yeni bir organizasyonda buluşacağız. Herkes tırmanış dolu günler…

Ali Vehbi (Türküstün)

Dağcılık tarihine meraklı olanlarımız, muhakkak şu cümleye rastlamışlardır “İlk Türk dağcısı olarak bilinen isim, Ali Vehbi Türküstün’dür”1. İnternette yer alan bilgiler, hızlı biçimde kopyalanınca, malesef ne konunun aslına dair referansa ulaşılabiliyor, ne de bilginin gerçekliğini sorgulamak mümkün oluyor; çünkü herkes kullandığı için yazanın gerçek olduğu konusunda uzlaşılmış oluyor. Ali Vehbi Bey, Mont Blanc’a çıktığı bilgisinin kayıtlı olduğu ilk Türk vatandaşı. Diğer taraftan, ilk Türk dağcısı olduğunu söylemek de epey iddialı. Ali Vehbi Beyle ilgili, yakın zamanda yakın bir arkadaşımın -ki merhumun Aşiyan mezarlığında kabrini bulmak için soğuk bir kış günü epey bir macera yaşadığını biliyorum- iyi bir derleme yapacağını biliyorum. O yüzden sözü uzatmayacağım. Burada sadece eski bir Cumhuriyet gazetesi haberi2 ile Ali Vehbi Bey’i kısaca tanıtmak ve anmak isterim. Kendisi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler Mehtap Bağlıoğlu’nun makalesini okuyabilirler3.

Bu arada bilen varsa lütfen şu soruya yanıt versin, acaba Dağcılık Federasyonumuz Türkiye dağlarındaki bir zirveye Türküstün adını verdi mi?

Ali Vehbi Türküstün 4810 METRE OLAN ALPLERİN ZİRVESİ MONT BLANC zirveye 64 yıl önce ulaşmıştı… Erdoğan Arıpınar

Dağ sporlannın Türkiyede resmen bağımsız federasyon haline gelmesinden tam 64 yıl önce genç bir Türk dağcısı ALİ VEHBİ TÜRKÜSTÜN, Alplerin en çetin ve şöhretli dağı 4.810 metrelik Mont Blanc’a Türk bayrağını dikmeyi başarmıştı. Yaptığım araştırmalara göre, binlerce dağcının hayatına malolan Mont Blanc’a ilk Türk 1902 yılında 6 kişilik bir ekiple birlikte çıkmayı başarmıştır. Mont Blanc’daki özel defterin 1902 tarihini taşıyan sahifesinde Ali Vehbi’nin de imzası bulunmaktadır.

ALİ VEHBİ TÜRKüSTÜN KİMDİR? 29 haziran 1937 günü lise kitapları için toplanmış olan komisyonda görev başıda iken vefat eden Prof. Dr. Ali Vehbi Türküstün 1877 yılında Alanya’da dünyaya gelmiştir. Mahmut Seydi köyünden Hamdullah Erain Paşa’nın oğludur. Yüksek tahsilini Fransa’da Montpellier üniversitesinde yapan Ali Vehbi, 1902 de ilmî lisans, 1903 te tıp doktoru diplomalarını almış, tezlerindeki üstün başarıdan dolayı “Yüksek Liyakat Ödülü”nü kazanmıştır. Yurda dönüşünde Adana, Şam, Beyrut’da gorev almış, 1919 da İstanbul Üniversitesine intisab ederek yıllarca profesör doktor olarak çalışmıştır. Cihan Harbinde davet edilmediği halde gönüllü olarak orduya katılan Ali Vehbi, Bahriye Nazırı Cemâl Paşanın maiyetinde yüzbaşılığa kadar yükselmiştir.

DAĞCILIK HEVESİ Güneyin dev dağlarına yakın doğan Ali Vehbi, gençlik günlerinde dağcılığı sevmiş, Fransa’da ve İsviçre’de dağ ekiplerine katılmış, diploma aldığı 1902 yılında Mont Blanc’a çıkmayı başarmıştır. Soyadı Kanunu çıkınca adını, dağlara uygun olsun diye, «Türküstün» alan Ali Vehbi, 1937 de görev başında vefat edince oğlu Heykeltraş Resam Şinasi Türküstün, babası vatansever dağcının kabrini dağ motifleri arasmda yapmıştır.

BİR JEST = Şimdi genç Dağ Sporları Federasyonundan yurdun güneyinde fethedilmemiş bir tepesine Mont Blanc’a ilk tırmanan türkün adını (TÜRKÜSTÜN) vermelerini bekliyoruz.


  1. TDF, Tarihçe. Son erişim: 24-4-2015. url: http://www.tdf.gov.tr/?page_id=4237 
  2. Arıpınar, E., 1966. Cumhuriyet Gazetesi, 11.8.1966, s.8. url: http://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/192/sayfa/1966/8/11/8.xhtml 
  3. Bağlıoğlu, M., 2013. Ali Vehbi Türküstün’ün İlm-i Müstehasat Cedveli ve Türk Paleontoloji tarihindeki yeri. Dört Öge, 2(4). url: https://www.academia.edu/ 

Saflığın Etiği

Yine de bütün deneyim seyahat edilmemiş dünyaya doğru
Parlayan bir kemerden ibarettir,
Ben hareket ettiğim zaman, sınırları her zaman ve her zaman solan.

Ulysses, Alfred Lord Tennyson (çeviri: Vehbi Taşar)

Yapmayı çok sevdiğim şeylerden birisi dağcılıkla ilgili çıkan akademik makaleleri araştırmak ve okumaktır. “Dağcılıkla ilgili bilimsel akademik çalışma olur muymuş?” demeyin, o kadar çok ki! Tarihinden sosyolojisine, davranış psikolojisinden modernizm araştırmalarına, kültür çalışmalarına ve felsefeye çok çeşitli araştırmaların yapıldığı bir alan dağcılık. Bir kere varlığı ve kurumsallaşması bile tamamen modernizmin ortaya çıkması ve paradigmasının yerleşmesine paralel. Dolayısıyla insanlık tarihinin önemli bir köşe taşına ait ve ona özgül bir iştirak olması münasebetiyle kontrollü sayılabilecek bir alan.

İş yoğunluğun nedeniyle bulduğum makaleleri maalesef arşivlediğim hızla okuyamıyorum. Ama muhakkak makale özetlerini tarıyorum. Bazı çalışmalar gerçekten çok özgün olabiliyor, bazıları ise boktan. Ama olsun, bilim ve öğrenmek böyle birşey… biriken veri, uzun tartışma ve mantık süreçleri ile işlendikten sonra bilgiye dönüşüyor; bunun sonucunda, dağcılık özelinde konuşacak olursak, kendimi tanımam için bana daha fazla yardım sağlıyor. Yine üzülerek söylüyorum ki bu gibi çalışmalar yalnızca yurtdışında yapılıyor. O yüzden hem araştırma hem de bulguları değerlendirme konusunda en az bir yabancı batı dili bilmekte fayda var; çünkü dağcılık Batı’nın kültürel ve coğrafi etki alanında doğduğu ve kültüre derinlemesine nüfuz ettiği için, Alp ülkelerinde araştırılan ve günümüzün akademik dili olan İngilizce ile ifade edilen bir yayın ve yayım alanına sahip. Bugün biraz dağcılık etiğinden bahsetmek istiyorum ve elime dört ay önce geçip, bir türlü tüm kaynakçasıyla hakim olamadığım ama temel mesajını anladığımı düşündüğüm, Jon F. Gordon’un “Yöntem ve Amaçlar: Dağcılık Söyleminin Gizemlileştirilmesi” başlığını taşıyan makalesinden bahsetmek istiyorum 1.

Bloğu takip edenlerin çoğunun belki farkettiği gibi, dağcılıkta en yüksek etik şiar, “saflık”tır2. Bu eski tartışmalarda “stil/biçim bakımından saflığı” olarak da yer alır (ör. 20. yy başında Preuss’un ortaya koyduğu etik tartışması3 ). Dağcılık etiğini anlayabilmek için tarihe hızlıca bir göz atmamız ve çevre koşulları ile doğal malzemenin insan tarafından nasıl algılandığını ele almamız lazım. Ama buna çok vaktimiz olamayacak. Fakat özetlemek gerekirse, dağcılığın 1854 – 1865 arasında Alplerin tüm önemli zirvelerinin “ilk çıkışlar” ile “fethedildiği” Altın Çağından sonra, daha az bilinen zirveler için ilk çıkış mücadelesi süregelmiş; ardından Alplerin daraldığı düşünülen dağcılık potansiyeli, alpinistleri dünyanın çeşitli dağ silsilelerine gitmeye mecbur kılmıştı. Eski kıtada kalanlar, özellikle Dolomitlerin tırmanıcıları ve Münich okulu, mücadeleyi daha zorlu rotalara çevirmiş; böylelikle “özgün” ve “zor” kelimeleri dağcılık başarılarını belirleyen değerler haline gelmişti.

Zorluk, rotaların zorluk derecesi ile veya kullanılan teçhizatın rotada asla avantaj sağlamaması gerekliliği prensibine dayanır. Özgünlük ise, haritadaki boşlukların gitgide azaldığı dünyamızda hayal edilmesi zor hatların tırmanılması ve daha evvel konmamış hedeflerin (artan risk ile birlikte) realize edilmesi ile sağlanabilmektedir. Dolayısıyla, zorluk ve özgünlüğü birleştirdiğiniz zaman, dağcılıkta en uç etik önermenin yüksek dağların çok zor teknik rotalarında serbest solo haline gelmiş olduğuna kanaat getirmek güç değil. Nitekim, Preuss, Bachar, Messner, Kukuczka, Huber kardeşler ve Steck’in yaptıkları da bunu aşağı yukarı gerçeklemektedir. Everest’e tırmanmak için süregiden yarışta George Finch, saflık söylemini şu şekilde ele almaktadır 4:

Soğukla mücadele etmek için özel yapılmış giysiler kuşanmamız gerçeği kimseyi gücendirmez; [Everest] dağında neredeyse hayat kurtarıcı konuma sahip termoslarımızın önemini kimse reddetmez; kimse uyarıcı kullanımı veya özel tasarlanmış yiyeceklerimizin, güç ve enerji sağlaması durumuna karşı gelmez; insanın içine işleyen rüzgarların aşırı soğuğuna karşı ve güneşin ultraviyole ışınlarından gözümüzü korumak için kullandığımız gözlükleri istisnai olarak algılamaz; tükenmiş bir dağcıyı canlandıran kafein kullanımı eleştirilmez. Kısaca, eğer bilimsel araştırma, oksijeni tablet halinde kolayca yutabileceğimiz hale getirmiş olsaydı, hiç kimse Everest tepesine tırmanmak için oksijen kullanımına bu denli sert bir ihtilaf getirmezdi, ve kimse oksijen desteğini “yapay, hileli, sportmenlik dışı, ve İngiliz olmayan” şeklinde yaftalamazdı.

Bu İngiliz-olmayan lafı, George Mallory’ye bir yanıttır. Finch, oksijen desteğinin teknolojinin kültürün içselleştirilmesi açısından ele alıyor ve aslında önemli bir toplumsal eleştiri yapmış oluyor bu sözleriyle. Gerçi, oksijen kullanımı için kendine bahane de yaratmaya çalışıyor, o ayrı mesele. Franz Nieberl, Paul Preuss’a verdiği yanıtta şöyle der5:

Tamamen saf biçimde tırmanmak için, sportmence ve yardım almaksızın, [Preuss] aynı zamanda tırmanış ayakkabılarını da reddetmelidir; sahiden, çivili ayakkabıları kullanmayı bile kabul etmemesi gerekir zira çiviler yapay yardımcı olabilir. Yoldan çıkmamış bir sporcu, kayaya adımını attığı andan itibaren çıplak ayak tırmanmalıdır. […] Fakat böylesine “saf, kusursuz” bir sporcu yoktur.

Kısacası insanoğlunun bilişsel gelişiminde devrimsel niteliğe sahip olan alet kullanımı ve yapımı, insanı doğasını geri çevirilmez biçimde değiştirmiş bir olgu olarak dağcılıkta da karşılığını bulmaktadır. Ve doğala öykünme, bir etik tartışma olarak bu alan dahilinde tartışılabilir. Gordon, makalesinde, insan ve teçhizat dualitesinin altını çizmek için cyborg tanımını kullanıyor: “Frohlick’e göre saf [tırmanış] stiline duyulan nostalji, geniş bir yelpazede karşımıza çıkan çok gelişmiş teknik tırmanış aletleri, kamp ekipmanları ve 20.yy’da ortaya çıkan diğer teknolojilerle ters düşüyor” derken, makine ve organizma melezi, yani sibernetik bir organizmaya dönüştüğümüzden bahsediyor6. Gordon, şöyle bir saptamada bulunuyor, dağcılar insan bedeninin doğal kapasitesini artırmak için teknolojiye ihtiyaç duyarlar, fakat bu teknolojinin önemini gizlemek için amacın/motivasyonun saflığına odaklanırlar. Cyborg oldukları ölçüde saflıktan acizdirler; saf olmadıklarını kabul etmekten aciz oldukları için de, kültürün doğaya hakim olduğu bir düzeni sürdürürler. Nasıl, tez cümlesini beğendiniz mi? Ben bayıldım.

Bu en sonda yer alan tez cümlesi, dağcılığın ne ölçüde modernizmin bir yan ürünü olduğunu tartışmamızın kapısını açıyor ve kendi saflık saiklerimizi düşünmek konusunda kışkırtıyor. Aydınlanma felsefesinin en meşhur temsilcisi Kant, “Aydınlanma nedir? sorusuna bir yanıt” makalesinde “aydınlanma, insanoğlunun kendinden kaynaklı gelişmemişliğinden kurtulmasıdır. Gelişmemişlik kişinin kendi kavrayışını başkalarının rehberliği olmadan kullanamasıdır. Bu gelişmemişlik kendinden kaynaklıdır eğer ki sebebi kavrayış eksikliğinden değil, fakat onu kullanmak için bir başkasının rehberliği olmaksızın kararlılık ve cesaret gösterememektense. Bu yüzden aydınlanmanın sloganı: Bilmeye cesaret et! Kendi zekana güvenmek için cesaretin olsun” der7. Çok ilginçtir, Kant, Alpinizmin kurucu olarak addedilebilecek Cenevreli bilim adamı Horace Benedict de Saussure’ün dağlarda bilgiyi aramak üzere gösterdiği cesaretten ötürü, pek şöhretli eleştirilerinin üçüncü kitabı “yargı gücünün eleştirisi”nde onu önemli bir konuma yerleştirmişti8: cesareti ile binbir tehlikenin kol gezdiği dağları anlamaya ve anlatmaya çalışarak insanlığı aydınlatmaya çalışan Herr de Saussure…9

Kant, güvenli bir yerden bakıldığında kat kat balkon yaparak yükselen yamaçların, yanardağların, okyanusların, ve yüksek şelalelerin doğanın kudretini sergilediğini, ve insanın “kendi içinde farklı tür bir direnç, bir karşı çıkma kapasitesini keşfetmesine izin verdiğini” ifade ediyor10. Estetik duyumsama ölçüsünden aciz olan insan, akli melekeleri sayesinde kendi sonsuzluğunu birim olarak kabul ederek, böylece doğada yer alan her şeyi ufacık kılan, ve böylece kendi aklının doğaya karşı üstünlüğünü gören bir kavramsal çerçeve oluşturuyordu. Aslında, ta Descartes’ın insan ile doğa ayrımını da bu bakış açısıyla değerlendirebiliriz. Günümüzde, ilerlemeci kalkınmayı da aynı şekilde; tabi bu ikincisinde, dünya ve kaynaklarının insanlar için yaratıldığı uhrevi düşüncesini de yadsıyamayız… Özetle, aydınlanma düşüncesi, insan kültürünü doğanın üzerine çıkartarak bir hiyerarşi kurguluyordu (bakalım konuyu dağcılığa bağlayabilecek miyim :) Bazen böyle oluyor vallahi sevgili okur, n’apacağımı şaşırıyorum). Gordon, konuyu şöyle özetliyor (benim yerime) “Kant için, aklı kullanmak koşuluyla, kültürün doğaya rasyonel bir egemenlik kurması, kültürün oluşmasının da temelidir.” Bunun için önce yüceliğin ortaya konduğu bir ön kültüre ihtiyaç vardır, aydınlanma bunun aşılmasıyla mümkün olur.

Bir önceki yazımda, ejderha avcılığı sayesinde dünyanın büyüden nasıl arındığını hatırlayın11. “Aydınlanma, büyünün bozulması, sekülerleşme, rasyonalizasyon, kendini ortaya koyma” sıralamasını izleyen bir modernizm sürecinden bahsediyoruz özetle. Ki Hansen, bunu kendi başına bir mit-oluşturma olarak adlandırıyor12. Gordon’un yukarıda ortaya koyduğum dağcılık söyleminin yeniden inşasındaki ortaya koyduğu çelişkiyi, modernizme işte tam da burada bağlıyor. Dağcılığın ortaya çıkması için yüceliğin nasıl önemli bir yeri varsa, dağcılık söyleminde saflığın ortaya çıkması için de teknolojinin yeri neredeyse aynı. Yani bir ön-kültürel dönemi temsil ediyor. İşte Gordon’un makaledeki özgün saptaması tam da budur. Boardman ve Tasker’in Changabang dağının batı yüzü çıkışlarından ön-kültürü aşma önermesini alıntılarsak: “şehirde çalışmak, yüksek bir dağa tırmanmaktan çok daha fazla dayanıklılık ister. çocukluk hayallerinizdeki umutları ve hevesleri ezen ve batı medeniyetinin çarkında ufak bir dişli olmaya yontan günlük rutine biat etmek çok daha fazla dirayet ister”13.

Gordon, bu radikal kararın gereği olan yüksek dağlara tırmanmak için, Boardman ve Tasker’in şehir kültürünü terk etmeleri gerektiğini, yücelik ile irtibat kuracaları dağlara ulaşmak üzere şehri terkederken, teknolojik hazırlık yapmaları gerektiğini ve bu teknolojilerle birlikte kendilerini dağlara götürmek için yine insan kültürünün bir parçası olan ulaşım teknolojilerini kullandığından bahsediyor. Yani, arzu ettiği yüzleşmeyi sağlamak için kültürü bir merdiven olarak kullanmak ardından, yukarı çıktığından merdiveni aşağı atmak…14 Boardman, tırmanışlarının ne kadar özgün ve saf olduğunu anlatırken, eski ekspedisyonların ne çok teknolojiye ihtiyaç duyduklarına dikkat çekiyordu: Kuşatma taktiği, kullanılan sikke ve sabit hatların miktarı, kullanılan boltları ve toplam bütçe. Oysa, sadece iki kişi olarak ve Japon ekspedisyonundan çok daha az malzeme ile aynı çıkışı yapabilmişler ve bunu onlarla tam bir zıtlık oluşturacak şekilde telaffuz ediyorlardı. Öte yandan, Boardman ve Tasker’ın döşedikleri sabit hatlar, kurdukları ara kamplar ve bunlar arasında yaptıkları sevkiyatlardaan bolca bahsederler. Yani, aslında motivasyonun saflığı, yöntemin saflığını gizlemekteydi. Changabang eski bir örnekse, dilerseniz David Lama’nın birkaç sene önce Cerro Torre’nin serbest çıkışını yapacağım diyerek Red Bull organizasyonu ile gerçekleştirdiği tırmanışa bakabilirsiniz. Orada da amacın saflığı, prodüksiyonun kirliliği ile büyük bir tezat oluşturmaktaydı15.

“Günümüzde sınırlar vadedilmiş topraklar değil, ne de adım atılmamış geçitler ve ardındaki gizemli vadiler… Çok fazla yol, bir o kadar da yazılı kaynak var; ancak keşfedilmeyi bekleyen yalnızca dağcının iç dünyası.”
diyor Boardman. Bu sayede özgünlük ve motivasyon tercihlerini daha farklı bir düzeye taşıyor. Onu tekrar mistikleştiriyor. Kendi alt-kültürüne hapsediyor. Bu noktada makaleyi bir kenara bırakmak ve meraklı okuyucuyu metnin kendisine başvurmaya davet ederim. Elbette bir çoğumuz serbest tırmanışımızın gerekçesini tanımlarken, modern dağcılığı tanımında olduğu gibi, saiklerimizdeki saflığı öneriyoruz. Elbette, dağcılık saiklerimizin aşırı karmaşık; illa gerekçeli olması gerekmiyor. Sonuçta adamın teki ne demiş, “çünkü o orada”. Veya Shipton’ın sözlerindeki gibi “[…] Nihayetinde, kendi başına tatmin edici bir hayat tarzını [dağlarda kendine yeter biçimde yaşama] deneyimlemek, hiçbir inancın, hiçbir kozmik felaketin bizden mahrum edemeyeceği mülklerimizdir. Hiçbir şey, bir an bile olsa sonsuzlukta gerçekten yaşamış olduğumuz gerçeğini değiştiremez”16. Ama etiği iyi anlamak ve verdiğimiz kararları etik perspektifinde temellendirmek istiyorsak, etiğin kurallar kitabı olmadığını da anlamamız gerekiyor. Etik dediğimiz iyi/doğru uygulama ise eğer, bu zamana ve mekana bağlı kocaman bir tartışmalar bütünüdür. Fakat bir tek prensip üzerinde anlaşacaksak eğer, o da tutarlılık olsun. Eğer saflıksa, hem amaç hem de yöntemlerimiz saf olsun. Eğer değillerse, bunları söyleyebilmeyi becerelim. Sadece dağcılıkta değil, yaşamın tüm alanlarında.

Dipnotlar


  1. Gordon, J.F., 2006. Means and Motives: The Mystification of Mountaineering Discourse. Postcolonial Text, v.3(2), pp. 1 – 14. 
  2. “purity of style”; purity, hem saflık ve temizlik anlamı taşır aynı zamanda namusluluk anlamına da gelir. Ben, her iki anlamı da barındıran geniş bir saflıktan bahsediyorum. Yani hem yöntemin saflığı hem de saiklerin saflığı. 
  3. Özbakır, A.D., 2012. Preuss’u Nasıl Okumalıyız. tirmanis.org, url: http://tirmanis.org/alpinizm/genel/preussunasilokumaliyiz.html 
  4. Mitchell, I.R. ve Rodway, G., 2011. Prelude to Everest, Luath Press. 
  5. Burks, R., 2012. Sikke tartışmaları derlemesi: Nieberl’in Preuss’a yanıtı. url: http://issuu.com/randisi/docs/mauerhakenstreit_complete_illustrated 
  6. Gordon, J.F., loc. cit., s.2. Gerçi, hem bu “cyborg” tanımı hem de Finch’in yukarıdaki yorumu birleştiğinde, insan kapasitesinin teknoloji ile güçlendirmenin, doğal ve yapayı kolayla ayırt edilebilen bir hal alıyor. Fakat, özellikle yapay zeka tartışmalarında özellikle Searle’ın donanım (hardware) yerine “wetware”, yani biolojik-eklentiyi tartışmaya katarsak, acaba işin içinden nasıl çıkarız merak ediyorum. Çünkü, bu sefer cyberpunk giibi bir distopyada dağcılığa yer bulamıyorum :) [cyberpunk, bir distopya türü olara yükksek teknoloji ve düşük hayat standartını yansıtır ya…] 
  7. Kant, I., 1784. Beantwortung der Frage: Was ist Aufklaerung? Berlinische Monatsschrift. İngilizce tercümesi Nisbet, B., 2009. Penguin Books. 
  8. “Böylece iyi kalpli ve ayrıca duyarlı Savoy köylüsü (Bay Saussure’ün aktardığı) buzla kaplı dağların müritlerine aptal demekte bir sakınca görmezler. Kim bilir bu sözleri sarfeden tamamen haksız mıdır, eğer gözlemci kendini tehlikeye maruz bırakarak, ki birçok seyyah nadiren bunu yapar, yalnızca boş zamanını değerlendirmek üzere, veya bir gün duygulandırma yeteneği ile olanları tasvir edebilmek için kendini tehlikelere atar? Fakat amacı insanlığın aydınlanmasıdır, ve bu mükemmel insan [Saussure] tecrübe ettiği ruhu yükselten anlamı pazarlığın parçası olarak okuyucularıyla paylaşmaktadır”, Yargı Gücünün Eleştirisi, Bölüm 29. 
  9. Ayrıca bkz. Özbakır, A.D., 2014. Vahşi doğa, dağcılık ve estetik algısı. Dağdelisi. url: https://dagdelisi.wordpress.com/2014/12/08/vahsi-doga-dagcilik-ve-estetik-algisi/ 
  10. Hansen, P. H., 2013. The Summits of Modern Man: Mountaineering after the enlightenment. Harvard University Press, x+380pp. Alınt, s. 112 
  11. Özbakır, A.D., 2015. Ejder Avcıları. Dağdelisi. url: https://dagdelisi.wordpress.com/2015/04/16/ejder-avcilari/ 
  12. Hansen, P. H., op. cit., p. 3. 
  13. Boardman, P. 1976. The Shining Mountain: Two men on Changabang’s West Wall. 
  14. Aynı Wittgenstein’ın, Tractatus’ta metafiziği ortadan kaldırmaya çalışırken, metafiziği bir merdiven olarak kullanması gibi. 
  15. Aslında, tartışmaların tüm yelpazesinde, yapay yardımcılar ve doğallık arasındaki dereceydi kavganın konusu. Yani, Preuss sıfır tolerans gösterirken, Nieberl üç sikke çakayım diyordu; Piaz ise onlarca. Maestri ise yüzlerce… 
  16. Shipton, E.E. ,1943. Upon that mountain. 

Ejder avcıları

Leslie Stephen, dağcılığın ‘Altın Çağı’ olarak bilinen dönemin en meşhur tırmanıcılarından biriydi. Ayrıca meşhur bir yazar, gazeteci, edebiyat eleştirmeni, Cambridge üniversitesinde okutman ve editör; bu kimliklerinin dışında Virginia Woolf’un babası olması da cabası1… Viktorya döneminin acayip kentli alışkanlıklarından “yürüyüşe çıkma”yı, aşırı ileriye götüren; Sırf Alpin Klübü yemeğine katılmak için Cambridge’den Londra’ya yürüyüp, yemekten sonra aynı yolu geri dönecek kadar fanatik bir yürüyüşçüydü (yaklaşık toplamda 100 km!)2. O yüzden kimse Virginia neden delirdi diye sormasın.

Alpin Kulübün başkanlığını da yapmış olan Stephen’in “Playground of Europe” kitabı, yaptığı tırmanışları özetlerken, dağcılığın ortaya çıkmasını sağlayacak toplumsal dönüşüm hakkında da çok önemli bir yoruma yer veriyordu: dağlara karşı korku ve iğrenmenin hakim olduğu “eski ekol” ve dağ güzelliğinin takdir etmeyi öne çıkartan “yeni ekol”. Bu konuyu, yabaninin nasıl estetik obje haline geldiğini incelediğim bir yazımda da ele almıştım.

Leslie Stephen, 1871 tarihli kitabı "Avrupa'nın oyun bahçesi", aynı yıl çıkan Edward Whymper'in "Alpler arasında tırmanışlar" kitabıyla birlikte, dağcılık yazınının iki unutulmaz klasiği olmuştu.

Leslie Stephen, 1871 tarihli kitabı “Avrupa’nın oyun bahçesi”, aynı yıl çıkan Edward Whymper’in “Alpler arasında tırmanışlar” kitabıyla birlikte, dağcılık yazınının iki unutulmaz klasiği olmuştu. Kitaba linkten açık erişim sağlamak mümkün.

Stephen, bu çığır açan değişimin akılcılığın hakimiyeti, bireyciliğin yükselişi ve dünyanın büyüsünün bozulmasının etkisiyle meydana geldiğini düşünüyordu: “Dağcılık tarihi, büyük ölçüde, insanların kendi tahayyüllerindeki hayaletleri adım adım fethetmelerinin tarihidir.” Yani, kısaca, Weber’in modernite adımlarını birer birer sayıyor ve bu adımları Alp köylülerinin inançlarından dağcılık ve kültür endüstrisine bağlayacağımız raya oturtuyordu. Stephen, Alp gezginlerinin gördüklerini iddia ettiği ejderhaların, sekülerleşme ve büyünün bozulması hikayesinde, daha o zaman bile, görsel bir araç olarak sıkça kullanıldığını aktarıyor. Dağcılık tarihi, insan suratlı haylaz ejderha ile karşılaşan, şaşkınlık içindeki adamın dönüşümünün hikayesi haline geliyor bir anda (en azından Batı Dünyası için). İşte o zamanlar, daha dağcılığın ismi yeni yeni anılmaya başlandığında, aslında dağcılığı anlatan bir isim kullanılmaktaydı: “Ejderha Öldürmek”3.

Stephen’in “kendi tahayyüllerindeki hayaletleri adım adım fethetmelerinin tarihi”ne geri dönecek olursak, büyüden arınan tarih günümüzde yeniden mitlerle dolup yeni yorumlarla kendini baştan ürettiğini söyleyebiliriz. O yüzden dağcılık tarihine bakmanın daha geniş bir perspektifte moderniteye bakmak ve onu eleştirmenin bir yüzü olarak düşünüyorum. Tarih, doğrusal ve bağlantılı bir anlatımdan çok, ayrık birçok tartışmanın yeniden yorumlanması olarak karşımıza çıkıyor. En azından içinde bulunduğumuz zamandan bahsedecek olursak.

O yüzden, büyük bir merakla, dağ ve dağcılığın her alanını belgeleyip tartışmalıyız.


  1. Hansen, P.H., 2013. The Summits of the modern man: mountaineering after the enlightenment. Harvard University Press, xii + 380pp. 
  2. Klein, K.L., 2011. The Vertical World: The Eastern Alps and modern mountaineering. Journal of Historical Sociology, 24(4). pp. 519 – 548 
  3. Hansen, p.7; Fleming, F., 2000. Killing Dragons: The conquest of the Alps, Londra; MacFarlane, R., 2003. Mountains of the Mind, Londra. 

Süreli yayınlar

Naci Beytekin kargo

Blog sayesinde tanıştığım, yazıştığım sevgili Naci (Beytekin) Bey, dağcılığa başladığı 1990’lardaki dağcılık ve tırmanış ile ilgili kaynaklara ulaşım koşullarını geçen gün bana yazdığı bir epostada şöyle dile getirdi: “o zamanlar Bursa’da yaşayan birinin ulaşabileceği bu konuda tek yayın Haldun Aydıngün’ün Aladağlar kitabı ve cumartesi günleri Cumhuriyet dergi ekindeki dağcılık yazılarıydı. Tabii Ankara ve İstanbullular daha şanslıydı. Sonradan üniversite dağcılık kulüplerinin yılda bir sayı da olsa dergi çıkardıklarını fark ettik ve edinmeye başladık. Daha sonra da eski sayıları olanlardan alıp fotokopilerdik.”

Bir hobinin yaygınlaşması için süreli yayınların çok büyük bir itici güç oluştururlar. Bunlar sayesinde hem bilgi, sanat, etik, alışkanlıkların oluşması; bu sayede yeşeren kültür ile dağcı ya da doğa sever toplumun ortaya çıkması sağlanır. İyi bir editörlük ile kalitesi yüksek bir külliyat oluşur. Dünyadan birkaç örnek vermek gerekirse: İngiliz Dağcılık Cemiyetinin dergisi Alpine Journal 1863, İsviçre Dağcılık Cemiyetinin dağcılık yıllığı Die Alpen 1864, Çek dağcılık dergisi Taternik 1907, Amerikan Dağcılık Kulübünün dergisi AAJ ise 1929’dan bu yana düzenli olarak çıkartılıyor!

Türkiye’de çağdaş dağcılık dergisinin ilk örneği 1983 yılında Anadolu Dağcılar Birliği’nin çıkarttığı bültendi. 80’lerin sonunda ise ODTÜ DKSK’nin Çarşak dergisi (görece) düzenli olarak yayımlanmaya başladı. Türkiye’de modern teknik tırmanışın daha da yaygınlaştığı ya da canlandığı 90’lı yıllarda ise birçok üniversite kulübü, okuyucularına hem dağcılık tekniği birikimlerini aktardıkları, hem faaliyet rapor ve yazılarını yayımladıkları, şiir ve diğer sanatsal ürünlerle dağcılık kültürüne katkı yaptıkları dergiler çıkarttılar. Maalesef artık bunlara ulaşmak oldukça zor. Ancak geçmiş örneklerdeki samimiyet, büyük bir ailenin ferdi olunduğu bilinci de dergilerle birlikte unutulmuş gibi.

Naci beye, elindeki kaynakları büyük bir cömertlikle bana gönderdiği için sonsuz teşekkür ediyorum. O ve Batur Kürüz’ün de bilgi desteği ve bir de benim kişisel arşivimden geçmişte var olmuş dergileri bilginize sunmak, bunları çıkartan gönüllülerin emeği karşısında minnetimi sunmak isterim. Bu liste Atlas ya da Git gibi, Outdoor, NG, GEO gibi gezi ve coğrafyayı da içeren geniş yelpazedeki dergileri içermemektedir.

Üniversite kulüplerinin çıkarttığı dergiler
1 – Bilkent Üniversitesi Doğa Sporları Kulübü – DOSD (Elde sayı ve yıl bilgisi yok)
2 – Hacettepe Üniversitesi Dağcılık ve Doğa Sporları Kulübü – Dağ ve İnsan (Sayı 1: Nisan 1990, Sayı 2: , Sayı 3: Kasım 1990, Sayı 4: Haziran 1991 ,Sayı 5: Mayıs 1992, Sayı 6: Nisan 1994). Ne zamana kadar sürdüğüne dair elimde bilgi yok.
3 – Ortadoğu Teknik Üniversitesi Dağcılık ve Kış Sporları Kulübü- Çarşak dergisi (Sayı 0: 1979/1980; Sayı 1: Mayıs 1991, Sayı 2: Mayıs 1992, Sayı 3: Eylül 1993; Mart 2008, Şubat 2011) ve haber bültenleri (ör. Sayı 7: Ocak 1993). Bültenlere dair elimde bilgi yok.
4 – Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Kulübü – Alpin (Sayı 1: Haziran 2004, Sayı 2: Kasım 2004, Sayı 3: 2010 – 2011, Sayı 4: ?)
5 – Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Dağcılık Kulübü – Pastoral (1993, 1994 ve 1995 yıllarında toplam yedi sayı olarak çıkan derginin tüm metinlerine link ile ulaşabilirsiniz)
6 – Boğaziçi Üniversitesi Dağcılık Kulübü – Bültenler (üçe katlanmış sarı kağıtlar şeklinde) Mart 1983’te başlamış, bitiş tarihi bilinmiyor.
7 – İstanbul Üniversite Dağcılık Kulüplerinin Kasım 1998’de çıkarttıkları tek sayılık bir dergi var. Ancak akıbeti bilinmiyor.

Diğer dağcılık kuruluşlarının çıkarttığı dergiler
8 – Anadolu Dağcılar Birliği – Bülten ve yıllıkları (Yıllıklar: 1983, 1984; Bültenler: 1986, 1987, 1990)
9 – Türkiye Dağcılık Federasyonu – 1974/75, 1986, 1988; İzmir il temsilciliği 1998’de 2. sayı çıkartılmış. Elde başka bilgi yok

Dağcılık konularını işleyen yerel, basılı, süreli yayınlar
10 – XI+ dergi
11 – Takoz (Ocak – Mart 1999 – günümüz)

Şu an, düzenli olmasa bile, hala yayın hayatını sürdürmeyi başaran Takoz dışında, hiçbir basılı derginin kalmadığını görmek çok üzücü. Eksiği, tirmanis.org kapatmaya gayret ediyor; diğer taraftan tamamen gönüllü çabalarla dağcılık kültürünü bir nebze yaymak için verilen mücadelenin ne kadar büyük olduğunu herkesin görmesini isterim. Eklemek istediğiniz ve/ya gözden kaçırdığım bilgiler varsa lütfen yorumlar kısmına yazın. Geçmişimize, geçmişte kalan kültüre sahip çıkalım.

P.S. Bu arada Batur’un yeni blogu araemniyet‘i takip etmeyi ihmal etmeyin!

Festival mevsimi

Geçen sene beni en çok heyecanlandıran kültür etkinliklerinden birisi, belki de teki “Dağ Filmleri Festivali‘ydi. “Türkiye’nin ilk ve tek Dağ, Doğa, Çevre ve insan temalı festivali” olan Dağ Filmleri Festivalinin bu sene onuncusu düzenleniyor. Ayrıca geçtiğimiz senelerde İstanbul, Ankara ve İzmir’de yapılan gösterimlere bir de Bursa eklenmiş! Bursa’nın ülke dağcılığına katkıları çok büyük; Türkiye’nin ilk dağcılık kulübü Bursa’da kurulmuştu ve sembolü haline gelmiş Uludağ ile çevre illerden birçok kişiyi bu disipline kazandırmıştır. Gösterimler geçtiğimiz hafta Bursa’da gerçekleştirildi (link). Festivalin İstanbul programı ise 24 – 30 Nisan haftasında Beyoğlu Atlas sinemasında gerçekleşecekmiş.

dff 10

Konunun yabancıları için de belki dağ filmleri festivalini biraz anlatmak gerekiyor. Nedir dağ filmi? Neden bir festivali yapılır? Dünyada ilk dağ temalı film festivali İtalyanın Trento şehrinde 1952 yılında düzenlenmiştir. En büyük dağ temalı festivali prodüksiyonu ise 1976 yılından beri düzenlenen Kanada Banff Dağ Filmleri Festivalidir. Yine son derece itibarlı bir diğer festival 1979 yılından bu yana ABD’nin Colorado eyaleti, Telluride şehrinde yapılan festivali olarak sayılabilir.Trento festivalinin tarihçesine bakacak olursak, yukarıdaki soruları da kısmen yanıtlamış olacağız (link). Dolomitlerin Trentino Dağcılık Kurumu (Società Alpinisti Trentini), Eylül 1952’de 80. yaş gününü kutlamaya hazırlanıyordu, ki İtalyan Dağcılık Cemiyeti (CAI) ise bu esnada 64. yaş gününü kutlayacaktı. Etkinlikle bağlantılı olarak, CAI Merkez Komitesi başkanı halihazırda şöhretlerle bezeli toplantı, konferans ve dia gösterilerinin yanına konusu dağlara indirgenmiş bir ulusal film yarışması düzenleme fikrini ortaya atmış. İlk kez gerçekleşen böyle bir gösterimin derin kültürel izler bıraktığını söyleyebiliriz. Özellikle insanların spor, macera ve ferdi mücadelelerini ve doğaya farklı
açıdan bakış açılarını muazzam bir görsellikle nakleden filmler, duygu dünyasını besleyen araçlar haline geldiler. Dahası, doğa tecrübesini daha farklı anlatacak film
tekniklerinin gelişmesi, amatör yönetmenlerin kendilerini ifade edebilmeleri ve dağ etrafında oluşmuş kültürün farklı katmanlarına inmeyi gerektiren boyutta bir
sorgulamayı da beraberinde getirdi bu festival. Trento festivalinde günümüzde yüzlerce film gösterimi ve paralel etkinlik düzenleniyor. Dağcılık tarihinin en nadide
yerlerinden biri olan Dolomitlerde, yılın en çok beklenen olayı bu.

Türkiye’de 2006 yılından beri yapılan festival ise kısa zamanda dağ ve doğa kültürüne önemli katkılar yapmayı başardı. Dağ Kültür Derneği üstlendiği organizasyon,
başlangıcından geçtiğimiz seneye kadar 35,000’i aşkın izleyici ile buluştu. Dernek, festival düzenleme sebeplerini şu şekilde ifade ediyor (link):
Ülkemizdeki dağlık alanların öneminin kavranması için gerekli kurum ve kuruluşlarla ortak çalışmalar yaparak dağ kültürümüzün zenginleşmesine yardımcı olmak;
Son yıllarda dünya gündeminde en ön sıralara oturmuş olan Küresel Isınma’ya ve bunun getirdiği olumsuz etkilere bilgilendirici etkinlik ve filmler yoluyla dikkat
çekmek;Dağ ve doğa ile ilgili birey ve kurumların birbirleriyle deneyim, fikir ve bakış açılarını paylaşmalarını sağlayarak toplumsal “dağ” bilincini yükseltmek; Yeni
kuşaklarımızın dünyada yapılmış çevre filmi örneklerini izlemelerini sağlayarak çevre bilincini geliştirmek; Ülkemizin dağ filmleri hafızasını oluşturabilmek ve görsel
tarihimize katkıda bulunmak; Dağ filmciliğini özendirmek; Dağ filmleri arşivi oluşturmak; Ülke dağlarımız, doğal güzelliklerimiz ve kültürümüzün dünyaya tanıtımı;
Dünya dağ filmi örneklerini ülkemizde görebilmek; Kültürler arası kaynaşma için.

Geçen sene yedi tane filme gitmiştim (İzlenimlerim ve film değerlendirmelerim için şu yazılarıma bakabilirsiniz: I. kısım, II. kısım, III. kısım, IV. kısım). Bunun yanında seyrettiğim ve çok beğendiğim iki filmin yönetmenini de gösterim sonrasında karşımda görmek, onlara sorular sorabilmek harika bir fırsattı. Çok memnun kaldığım, çok etkilendiğim bir etkinlik için düzenleme kurulunu şükran duyduğumu hatırlıyorum. Henüz İstanbul programı açıklanmadı o yüzden beklentimin yüksek olduğu filmleri sıralayamayacağım. Ama festivalin facebook sayfasından duyurulan Yosemite vadisinin tırmanış tarihçesini anlatan “Valley Uprising (Vadi İsyanda)” filmini sabırsızlıkla bekliyorum.

Dağ severler, festivali kaçırmayın. Doğa ve dağlarla iç içe bir bahar ayı dilerim!