Tutumlar, değerler, inançlar*

İzmir Doğa Sporları ve Dağcılık İhtisas Kulübü (İDADİK), bu yıl 7 – 8 Şubat tarihlerinde Ödemiş Bozdağ (2,159 m) yamaçlarında 14. Geleneksel Kış Dağcılık Şenliğini düzenledi (link). Şenliğin ikinci gününde, kulübün yüksek irtifa deneyimi bulunan dağcılarından Dürdane Seringeç düşerek aldığı darbe sonucu hayatını kaybetti (link). Aynı gün, 19 kişilik kalabalık bir grup da olumsuz hava şartları sonucu Bozdağ’da mahsur kaldılar. Ertesi gün, mahsur kalan dağcılara ulaşıldı ve hepsi sağ olarak aşağı indirildi. Biraz geç de olsa Seringeç’in yakınlarına sabır, mahsur kalan dağcılara da geçmiş olsun dilerim.

Kısa zaman arayla gerçekleşen iki olay basılı medya ve internet haber sitelerinde geniş yer buldu (ör.). Bir kaç arkadaşım, olayları takip eden süreçte bu haberlere yapılan yorumlardaki nefret diline dikkat çekmişlerdi. Başta ekşi sözlük’te açılan “mahsur kalan dağcılar için helikopter göndermek” başlığı ise haberlere yapılan yorumları ve genel itirazları özetler nitelikteydi (merak edenler için şu linkten bakabilirsiniz. Aşağılık bir lisan kullanımına karşı uyarırım). Yorumları yapanlar birazdan aşağıda ele almaya çalışacağım sebepler yüzünden, mağdur dağcılara zulmü, cezayı ve eziyeti revâ gören; hatta ölümlerine karar veren; dağcılık yapma motivasyonlarını ise insanlıkla bağdaşmayacak benzetmelerle ele alan bir davranış bozukluğu sergiliyorlar. Tabii bu tür yorumlar, yalnızca 7-8 Şubat olaylarına özgü de değiller. Ne zaman dağlarda bir takım vukuatlar meydana gelse, hemen toplum meclisi kurulup kazazedeler (ve kurbanlar) bir kez daha sağduyu sahibi azalar tarafından yargılanır ve cezaları infaz edilirdi. Çünkü vücut ölse bile, fikrin bile yaşamasına izin vermeyen bir yapımız mı vardı?

Yukarıdaki şiddetli tepkilerin dayanaklarına dair bir takım kilit ifadeleri sıralayacağım: kötülemek için (1) facebook’ta fotoğraf paylaşmak/like almak, (2) ödediğim vergilerle gönderilen helikopter, (3) sefa pezevengi, (4) sosyetik dağcılık, (5) kendi paralarını ödesinler, (6) tedbirsizler, (7) futbolu milyonlar seviyor, ya bu nedir böyle? (8) müsriflik, (9) kamu görevlisini meşgul etmek, (10) ekstrem spordur vs.; mukayese için ise çoğunlukla gariban işçi kardeşlerim, garibanın hastaneye gidecek parası yok, madenci, ekmek parası gibi ifadeler kullanılıyor. Bir anket düzenlenmiş bir de, “mahsur kalan dağcılara devlet ücretsiz yardım etmeli mi?” sorusunu yanıtlayan 363 kişiden %45’i etmemelidir demiş (link). Anketi, “mahsur kalan dağcılar ölmeyi hak ediyor mu?” diye sorsalar, onlarca kişinin hiç çekinmeden “Evet” diyeceğine kalıbımı basarım. Başkasının yaşama hakkı üzerine bu kadar kolay yargıya varır bir halde geldik.

Yukarıdaki anahtar kelimelere baktığınızda ne görüyorsunuz? Biz ve onları ayıran ölçüt nedir? Ben bir sosyolog ya da psikolog değilim, dolayısıyla hiçbir bağlayıcılığı olmadan sadece fikir jimnastiği yapacağım. Geçen gün bir arkadaşımın da dikkat çektiği gibi bir sınıfsal boyut göze çarpıyor: İşçiler ve sizi adi burjuva. Esasen alım gücündeki eşitsizlikten beslenen bir öfke gibi. Eşitsizliğin faturası, ölümle karşı tarafa kesiliyor. Ama bir tek bu mu var? Facebook beğenileri, kabul görmeyen bir işi yapıyor olmak, tedbirsizliğe, fuzuli çabaya indirgenen ‘meraka’ ne demeli? Ben biraz daha arka plana inmek istiyorum. Halk meclisini değerler çerçevesinde irdelemek istiyorum.

Şekil 1. 68 ülkeden 64,000’den fazla kişiyle yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen değerler ve bunların ortak müştereklerine denk gelen sınıflama (Schwartz, S.H. (2006). Basic human values: Theory, measurement, and applications. Revue française de sociologie, 47 (4), 249–288.). Türkçeleştirme ve tasarım: Yusuf Kargınoğlu

Şekil 1. 68 ülkeden 64,000’den fazla kişiyle yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen değerler ve bunların ortak müştereklerine denk gelen sınıflama (Schwartz, S.H. (2006). Basic human values: Theory, measurement, and applications. Revue française de sociologie, 47 (4), 249–288.). Türkçeleştirme ve tasarım: Yusuf Kargınoğlu

Bir kitapçık geçmişti elime; müştereklerle ilgili çalışan özellikle sivil toplum kesimi için hazırlanmış bu kitapta değerlerle ilgili güzel diyagramlar vardı (kitap). Zaten lisenin en son senesinde de katıldığım bir etkinlik vardı “Tutumlar, değerler ve inançlar”. O zamandan beridir çok kafamı kurcalar bu konu. Neyse, verdiğim kitap bağlantısında yer alan  Şekil 2 ve 3’e göre (ki bu yazımda bunlar Şekil 1 ve 2’dir) kendi dağcılık değerlerimi haritalayarak başladım işe. Bu çok subjektif bir çalışma önceden belirteyim. Ama elimden geldiğince dağcılık görgüme göre bir alan ortaya çıkartmaya çalıştım. Sistematik olarak “Kendi yönünü tayin etmek”, “Evrensellik” ve “Uyarı/Uyartı” alanlarına denk düşüyordu benim değerlerim. Dağcılığın genel olarak “Edinim ya da Başarı” ile olan yakın ilişkisini de bu kümeye katmamız lazım. Bütün bu saydıklarımı kapsayan üst gruba geçeceğim şimdi (Şekil 2). Şekil 2, dairesel bir grafik ve karşılıklı değerler birbirine zıtlar. Biri baskınsa diğer daha çekinik oluyor bireylerde. Dağcılık için çıkan sonuçta, merkezde “Değişikliğe açıklık” ve “Kendini geliştirmek” yer alıyor. İkincil planda ise “Kendini aşmak”. Tabii kişiden kişiye bu eğilim değişebilir. Tahmin edin “Değişikliğe açıklığın” karşısında ne var? Muhafazakarlık!

Schwarz'ın değerler daire diyagramı (Schwartz, S.H. (1992). Universals in the content and structure of values: theoretical advances and empirical tests in 20 countries. In M.P. Zanna, ed. Advances in Experimental Social Psychology, 25. Orlando: Academic Press, pp. 1-65.)

Şekil 2 – Schwarz’ın değerler daire diyagramı (Schwartz, S.H. (1992). Universals in the content and structure of values: theoretical advances and empirical tests in 20 countries. In M.P. Zanna, ed. Advances in Experimental Social Psychology, 25. Orlando: Academic Press, pp. 1-65.)

Çok da şaşırmamak lazım tabii ki. Dağcılığın, köken olarak doğanın anlaşılması ve geleneksel bağ ve bilgilerden kopmayla vücut bulan Aydınlanma ve modernizmin en başat temsilini dağların estetiğinde olduğunu anlatan  Vahşi doğa, dağcılık ve estetik algısı yazımda konuyu ele almıştım zaten. Dağcılık, doğası gereği keşfi, yeniliğe açıklığı, kendini bilmeyi/tanımayı ve gerekirse aşmayı temel alan bir etkinlik. Dolayısıyla, değerleri uymacılık, gelenek, fayda, güvenlik olan bir grup için, hele şiddet eğiliminin kültürünün her alanına yayıldığı bir toplum için diğerlerini linç etme dürtüsünü kolaylıkla anlayabiliyorum. Her fırsatta “bizden olmayan” olarak görülebilecek bir alanın daha kamuoyunda göz açıp kapayıncaya kadar oluşabildiğini seyrediyorum.

Dağcılık boyutu, hayatın bir de en masum, en hayattan kopuk olanı sayılır. Günlerdir canım sıkkın. Önce bu kazalar, ardından Türkiye spor tırmanışının gelişimi için bir kilometre taşı olan Geyikbayırı tırmanış alanında taş ocağı ruhsatının çıkmış olması ve geçtiğimiz gün Özgecan Aslan’ın canavarca öldürülmesiyle tekrar gündemde tekrar kendine yer bulmayı başaran kadına karşı şiddet sorunu… Her gün kültür kavramını, ki bunun içinde bir takım değerler kümesine göre yorumlanmış dini, o değerleri yerelde yaratan tarih, aile denen kurumun çoğunlukla benimsediği a priori başka değerleri düşünüyorum. Bir arkadaşımın dediği sözler kulağıma çalınıyor: “bu topraklarda binlerce yıldır kötülük kol geziyor”. Katılmamak elde değil. Biz değerleri bozuk, inancı eksik, geçmişi kirli, geleceği bitmiş bir toplumuz.

Şansımız bol olsun…

Teşekkür
Orijinal figürü Türkçeleştirip değerler haritasının genelini anlamaya yönelik yaptığı katkı için Yusuf Kargınoğlu’na çok teşekkür ederim.

*Başlık, Bir kültürler arası öğrenci değişim programı olan AFS’nin uyum eğitiminde katıldığım bir etkinliğin ismini taşıyor.

Eskilerden yenilere, geçmişten geleceğe

“Özlemlerden bahsetmek, ütopik gibi görünen bir geleceğe nostaljik gözlerle bakmak hiçbir şey kazandırmıyor. O geleceğe ya da şimdi gelecek olana ulaşmak için çalışmak, boş gevezeliklerden, nostaljik tavırlardan, çok daha olumlu bir çabadır.”

diyor Recep Çatak,  Anadolu Dağcılar Birliği dergisinin 1989 sayısında ölümünden sonra çıkan son yazısında.

Bir yılın sonunun ‘şöyle’ bir hissi vardır, diyemem. İnsan ve toplum duygudurumunun, birlikte ya da ayrı, hassas dengeleri ile genel geçer bir histen bahsetmek çok abes olurdu. Ancak kendi adıma konuşabilirim, ve işte o zaman belki de en yoğun olarak geçen kısa zamanın muhasebesinden, geleceğe yönelik yarı-umutlu ve bilinmeyene yelken açmanın heyecanından bahsedebilirim. Bu da zor; o yüzden karmaşıklığı indirgemek için Ockam’ın baltasını kullanıyorum ve bir tane duyguyu ayıklıyorum arasından.

Neil Gaiman en sevdiğim hikayecilerden biridir. Sandman, yani kum adam, onun muazzam eserlerinden biri ve bir o kadar yetenekli çizerler tarafından resmedilmiş haliyle de çizgi-roman dünyasının başyapıtları arasında yer alır. Bir Sandman hikayesinde rüyaların efendisi kahramınımız Sandman (diğer adıyla Morpheus) ve Choronzon adındaki bir iblis arasında bir söz düellosu geçer. Fakat sonuçları ağır bir düello. Eğer Sandman, karşısındakinin söylediğini alt edebilirse çalınan maskesini geri alıp cehennemden çıkacaktır, aksi takdirde sonsuza dek orada kalacak… Bir bar sahnesi, içerisi şeytanlar ve iblislerle dolu ve düello başlar:

Choronzon: Ben Gri kurtum, avını takip eden, sinsice fırsat kollayan
Sandman: Ben avcıyım, at üzerinde, kurdu bıçaklayan
Choronzon: Ben at sineğiyim, atı sokan, avcıyı düşüren
Sandman: Ben örümceğim, sineği biteren, sekiz bacaklı
Choronzon: Ben yılanım, örümcek yutan, ağu dişli
Sandman: Ben öküzüm, yılanı ezen, ağır ayaklı
Choronzon: Ben şarbonum, kasap bakterisi, sıcak-yaşamı geberten
Sandman: Ben dünyayım, uzayda yüzen, hayatı besleyen
Choronzon: Ben novayım, daima infilak eden, gezegen yakan
Sandman: Ben evrenim –her şeyi kapsayan, tüm yaşamı kucaklayan
Choronzon: Ben hayat-karşıtıyım, Dabbe’tül Arz! Her şeyin sonundaki karanlığım. Evrenin, tanrıların, dünyaların… her şeyin sonu. Şimdi söyle bana rüyalar efendisi, sen nesin!
Sandman: Ben umudum.

Herkes donar kalır. Umudun karşısında kim ayakta durabilir? Hatta tüm iblisler, bir an Sandman gibi cehennemden çıkabilecekleri umuduyla kalakalırlar. Sandman bu fırsattan istifade maskesini kapar ve ortadan kaybolur. Şeytan çok kızar ve intikam yemini eder…

Son bir yıl Türkiye ve dünya açısından rezil bir yıldı. Hep söylerim, yine söyleyeceğim, en kötü distopyayı bile Türkiye’ye tercih edeceğimi düşünüyorum. Tam bir cehennem. Mutlak distopya –Yunanca etimolojisine bakarsak kötü bir yer, felsefi ve sosyal anlamda ise insanlıktan çıkmış, totaliter/baskı rejimi ile idare edilen, çevre felaketleri ile yaşamı tehdit eden; bütün bunları görmezden gelen, uyuyan bir toplumun içinde sindirilmeye, tecrit edilmeye, hedef gösterilmeye maruz kalan ve etnik değil ideolojik bir azınlıktan oluşan.

Bütün bu gidişattan beni bir nebze soyutlayan yegane şey dağlar ve dağcılık yaparken hissettiğim yaşama sevinci; bunun sağladığı umut! Bu yüzden size bende olmayan, Sandman’in rüya maskesini dilemek yerine, sahip olduğum bir şeyi, umudu, umutlu bir yıl geçirmenizi diliyorum. Fakat, Recep’in söylediği gibi, geçmişe özlemle bakarak olmadık şeyleri arzulamak yerine harekete geçerek, üreterek, çalışarak bunu yapmak.

*

Bir postta iki mesaj vermeyi, iki odak noktasına dikkat çekmeyi istemesem de artık mazur görün, yılın son günü bunu yapayım… 2014 Recep Çatak’ın ölümünün 25. yılı. Dün akşam Batur (Kürüz)’un arşivini karıştırırken neler buldum, neler gördüm ve dinledim anlatamam; anlatmasan da iyi olur, çünkü darmadağin oldum. Ama şunu çok iyi biliyorum, ülkemizin dağcılık mirasının yarısı ADB döneminde yatıyor. 2015 yılında bu blogda ya da başka bir mecrada o dönemin mirasını bir nebze olsun, ve yorumsuz biçimde, dahil olduğum yeni nesle aktarmaya çalışacağım.

Aşağıda göreceğiniz belgenin sonunda, en üstte adı geçen yayını tararken tesadüfen bulduğum çok manalı bir mesaj var… eskilerden yenilere, geçmişten geleceğe umutlu yıllar…

recepcatak

Üç yıl geride kaldı…

sisyphus

Sisyphus’un cezası

Dağdelisi, boş mu durdu, her yıl faydasızın istilası için koca kayayı dağın zirvesine, sırf geriye yuvarlanmasını seyretmek için çıkartmaya devam ederken? Hülasa absürd bir devr-i daimi sürdürüyor, aynı yaşamın kendisi gibi… kesirli geometri misali, bir üsttekini oluşturan her parça, üsttekinin ölçü ve özelliklerini koruyor.

Üç yıl geçti sevgili okur. Senden rica etsem blog hakkında düşündüklerini bu iletinin yorumlar kısmına yazar mısın? Biliyorsun, karşılıklı iletişim olmadan bir internet köşesi devam edemez. Sadece ben yazamam.

l’enfance c’est une notion géographique

Ben çok küçükken Dünyanın içinde yaşadığımızı zannederdim. Ev dediğimiz şey kapalı ve korunaklı bir mekandır ya, o yüzden Dünya’nın üstü açık bir yuva olabileceğini düşünememişim nedense. Belki bunda Rize’nin coğrafyasının da etkisi vardır: Karadeniz’in engin sularının, daima bulutlarla kaplı gökyüzü ile alçak bir ufuk çizgisi boyunca kucaklaştığı, ve denizi bulutların gölgesi ile siyaha boyandığı bir yer. Sanki bir şeyin ‘içinde yaşıyormuşuz’ gibi hissetmemi sağlamış olabilir. Neyse, ben dünyanın içinde yaşayadurayım, bütün hayallerimi baştan kurmama neden olan bir takım olaylar meydana geldi, takriben 1986 yılında.

8690101090752Annem bana daha çok küçükken okuma yazma öğretmişti. Her iki ‘Ev’in de camlarının buğu ile kaplı olduğu bir gün, parmaklarımla “23 Nisan” yazmışım cama -fakat günlerden 23 Nisan değilmiş. O günden sonra annem ve babam hediye olarak hep kitap almışlardır. Bir de doğum günlerimde LEGO. İlk aldıkları dört kitabı da, hangi yayın evlerinden çıktıkları bilgisine kadar hatırlıyorum. Altın çocuk kitaplarından “Kimsesiz Çocuk”, “Polyanna” ve “Denizler altında 20,000 fersah”; Serhat Yayınlarından “Dünyanın Merkezine Seyahat”. Altın kitaplar beyaz sert kapaklı olup, kapak üzerine renkli baskı resimli gömlek giydirilerek satılırdı. Serhat yayınlarında ise bu yoktu, düz ince kartona basarlardı kapağı. Fakat Serhat yayınlarının arka kapağında çocuk kitapları dizisinin elliye yakın diğer eserler listesi olurdu. Şimdilik bu teferruatları geçelim… Dünyanın Merkezine Seyahat’i okuduğumda şaşkına dönmüştüm. Hikayeyi hepiniz biliyorsunuzdur, Profesör Lidenbrock, Axel ve rehberleri Hans, dünyanın içinde “de” araştırma yapmak için İzlanda’daki bir volkandan tüneller sistemine girerler ve onları dinozorlar, acayip mağaralar, eğrelti ormanları vesaireden oluşan tarih öncesi bir dünya karşılar. En sonunda tekrar Stromboli’den gün yüzüne çıkarlar.

challanger1986 yılı Ocak ayının sonunda çok sıra dışı bir olay olmuştu. Uzay mekiği Challenger tüm dünyanın gözü önünde canlı yayında infilak etmişti. İlk LEGOlarımın ufak uzay gemileri olduğundan bahsetmiş miydim? Evet hikayeye geri dönersek, 1985 yılı sonunda Mehmet Ali Birand, 32. Gün programına başlamıştı. 1986 Şubat programında ise Challenger patlaması, biri kadın olmak üzere yedi astronotun görüntüleri, sürekli gözümüzün önündeydi. 32. Gün kazayı ardı ardına gösteriyordu. Altı yaşında bir çocuk olarak astronot olmaktan başka bir şey istemiyordum. Bu olaydan sonra, ta 1998 yılında ÖYSye girene kadar da ne olacağıma karar veremedim. Gerçi sanki ÖYSye girmeden (o zaman puanınızı bilmeden seçim yapıyordunuz) bölüm seçimi yaparken nasıl doğru karar vermeyi bekleyebilirmişim ki… Challenger kazasından iki şey öğrendim: roket gibi ateşli şeyler çok tehlikelidir (bu ve bir sürü başka sebepten dolayı hala bir ehliyetim yok) ve daha da önemlisi, uzay aracı dünyayı terk ederken katı bir şeyi delerek çıkmıyor! Biz gerçekten Dünyanın üzerinde yaşıyoruz! Tabii uzaya ilgim azalmadı, ama yeryüzüne ilgimiz arttığına eminim.

Rize merkez ilçesinde sahil yolunu doldurmak için çok büyük kayalar getirip yığmışlardı. Babaannem Rize’ye bizi ziyarete geldiğinde onunla dışarı çıkardık. Yanardağcılık oynardık. Kardeşimle beraber kayadan kayaya atlayarak, kiminin tepesine çıkarak saatlerimizi dışarıda geçirdiğimizi hatırlarım. Bu kaya blokları ise çocuklar için büyük eğlence olmalıydı değil mi! Ama bizden başka hiç bir çocuğun bunlarla oynadığını da hatırlamıyorum -genelde öbür çocuklarla başka yerlere keşfe giderdik ya da bataklık kuruturduk. Zaten bir süre sonra üzerlerinden yol geçti. Fakat yolun mühendisliği yüzünden sanırım, bir keresinde çok feci bir fırtına koptuğunda birçok evle birlikte bizim de sahilde oturduğumuz evin birinci katına kadar su basmıştı. İnsanların evlerine kayıklarla gittiklerini hatırlıyorum. Deniz geri almasını çok iyi biliyordu.

Bütün bunları neden anlatıyorum peki? Küçükken doğaya baktığım zaman içimde uyanan bir sevgi yoktu. Daha ziyade merak ve belki de saygı vardı. Doğada iyi ya da kötü, güzel ya da çirkinden bahsetmek, anlamlandırmak aklımın ucundan geçmezdi. O benim çocukluğumda oyun oynayabileceğim kocaman bir bahçeydi. Hepsi bu kadar. Ailem doğaya hayranlıklarını dile getirmek konusunda o denli cömert olsa bile. Bir tarihten çok, etik ya da estetikten çok, mekan vardı. Çocukluğumu hatırladığım zaman, Brel’in söylediği gibi, yaşantımın bir mekansal bölümünü hatırladığıma kani oldum bugün. Tabii, çünkü bugün yaşadığım tepeden aşağı inerken ve arkasından boğazı geçip başka bir tepeye çıkarken insan tepeler ve denizin etkisiyle daha da derin düşüncelere dalıyor.

En sonunda astronot olamadım. Astronom da olamadım. Ama kardeşi olan disiplini seçtim. Biliyorsunuz astronomlar gökyüzüne bakarak yalan söyler. Ben ise yer yüzüne bakarak yalan söyleyen bilimi seçtim. Bir Jeolog oldum.

Meşhur Belçikalı frankofon müzisyen Jacques Brel’in “Çocukluk Coğrafi bir Mefhumdur” başlıklı röportajını buraya ekleyeyim istiyorum. Ben, Duygu ve Oğuz, Fransızca bilmediğimiz için röportajı İngilizce alt yazılarından her cümlesini tartışa tartışa Türkçeye tercümesini yapmıştık. Noel ve yılbaşına da yaklaşırken, röportajın zamanlaması da uygun olacaktır. Sizi de düşüncelere sevk etmesi dileğiyle

Tıklayarak röportaja ulaşabilirsiniz

Uluslararası Dağ Günü

UDGDün bir arkadaşımın önerisiyle başlıktaki konuyu ele almaya karar verdim. 11 Aralık, yani dün Uluslarası Dağ Günü’ydü. Belirli gün ve haftaları bayram olarak adlandırmak da adetimizdir, dolayısıyla Beynelmilel Dağ Bayramı olarak da kutlayabiliriz değil mi (ehem, burada dalga geçiyorum tabii ki). Ancak bu günün hikayesini ve kimin koyduğunu anlamak için Birleşmiş Milletler Günden 21’e gitmemiz gerekiyor1:

Uluslararası Dağlar Günü’nün kökeni 1992 yılında, dağ kalkınması tarihinde bir dönüm noktası teşkil eden Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansında Günden 21’in “Kırılgan Ekosistemlerin Yönetimi: Sürdürülebilir Dağ Kalkınması” başlıklı 13. Bölümünün kabul edilmesiyle atılmıştır. Dağların önemine karşı artan ilgi BM Genel Kurulu’nun 2002 yılını BM Uluslararası Dağlar Günü olarak ilan etmesiyle sonuçlanmıştır. Bu vesileyle, BM Genel Kurulu 11 Aralık tarihini, 2003 itibarıyla, “Uluslararası Dağlar Günü” olarak belirlemiştir. FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) bu kutlamanın canlandırılması ve hazırlanması konusunda koordinasyonu sağlamaktadır ve küresel ölçekte gözetimini yönetmekle yetkilidir.

Yukarıdaki açıklamada, artan ilgiyi de açıklamak gerekli. İlgi, oldukça geniş bir coğrafya ve nüfusun can damarı olan dağların ve bu ekosistemin sunduğu hizmetlerin sürdürülebilirliği2:

Yerkürenin kıtasal yüzölçümünün yaklaşık %27sini kaplayan dağlar, sürdürülebilir ekonomik büyümeye doğru ilerleme konusunda hassas bir öneme sahiptir. Dağlar, dağda yaşayan 720 milyon insanın gıda ve refahını sağlamakla kalmaz, aynı zamanda daha aşağıda yaşayan milyarlarca insanın hayatına dolaylı olarak menfaatini sağlar.

Dağlar, bilhassa tatlı su, enerji ve yiyecek sağlarlar -ki bu kaynaklar gelecek on yıllar içinde gitgide azalacaktır. Ancak, dağlık alanlar aynı zamanda yüksek oranda yoksulluk barındırmaktadır ve iklim değişikliği, orman tahribatı, toprak kaybı ve doğal felaketlere karşı aşırı derece savunmasızdır.

Zorlu iş, hem yüksek alanlarda hem de alçakta yaşayan toplumlar için fayda sağlayacak yeni ve sürdürülebilir fırsatları teşhis etmek ve bu esnada kırılgan dağ ekosistemini tahrip etmeden yoksulluğu ortadan kaldırmaktır.

Biliyorsunuz, FAO aynı zamanda her yıl başka bir takım günler de uyduruyor. Mesela bu sene aile çiftçiliği yılı. Dolayısıyla Dağlar Günü ile diğer günlerin de kesişimi hedeflenmekte3:

Uluslararası Dağ Günü; dağların hayata tesiri hakkında farkındalık yaratmak, dağ gelişiminde fırsat ve kısıtların altını çizmek ve Dünya’nın dağları ile yaylalarının olumlu yönde değişimine sebep olacak ortaklıkları kurmak için bir fırsattır.

Bu sene, UDG’nin teması Dağ Tarımı. İşte çoğunluğu aile tarımı olan dağ tarımının yüzyıllardır nasıl bir sürdürülebilir kalkınma modeli olduğu konusunda farkındalığı artırmak için bir fırsatımız var.

UDG 2014 dağlık alanlarda aile tarımının nüfus artışı, ekonomik küreselleşme, kentleşme ve erkek ve gençlerin kentlere göçü ile nasıl hızlı bir dönüşüme uğradığının altını çizmek için bir vesile sağlamaktadır.

Aynı zamanda, bu değişimler yerel kalkınma için de fırsatlar sunabilir. Dağlık alanlarda yaşayan insanlar turizm, yüksek değerli dağ üzürnleri ve el sanatları gibi etkinliklere uğraşarak gelir çeşitliliğini sağlayabilirler. Özel yatırımlar gibi fırsatlara olanak sağlayacak siyasi ortam sayesinde çiftçilerin kaynaklara erişimi geliştirilebilir ve gelir üretme kapasiteleri artırılabilir.

Yani olay bundan ibaret. Öyle, “dağları sevelim, canım benim” günü değil. Bildiğiniz politika geliştirmek, insan refahını ve sağlığını korumak ve farkındalık yaratmak için kutlanan bir gün. Ama tabii isteyen bayram olarak da kutlayabilir. Gerçi benim çok da beklememe gerek yok: Deliye her gün bayram!

REFERANSLAR
Bütün alıntılar doğrudan tercümedir. BM’den izin almadım, umarım kızmazlar :)


  1. BM web sitesi, günler/geçmiş, : link 
  2. BM web sitesi, günler: link 
  3. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) web sitesi: link 

Vahşi doğa, dağcılık ve estetik algısı

“Büyük şeyler olur,
İnsan dağlarla buluştuğunda”
– William Blake

Tenha yerlerde geziniyor benimle birlikte bir hayalet ve çılgınca sarsıyor benliğimi. Yüzlerce, binlerce, hatta belki de milyonlarca yılın ağırlığını, dehşetini, komedyasını, kabalığını, yalanını ve çılgınlığını ve belki de en çok tutkusunu taşıyor. Egemenliğini sürüyor üzerimde; tüm uzviyetimde ve parçalıyor beni… O hayalet ki, var olduğu tüm dönemlerin ruhlarını toplayarak genişlerken, duygunun düşünceyle bağını kopartıyor, neredeyse Byron’un Childe Harold’s Pilgrimage’de söylediği gibi “Yaşamıyorum kendi içimde, lakin / Parçası olurum çevremdekilerin ve benim için / Yüksek dağlar bir duygudur, oysa / kentlerin uğultusu bir işkence”… Güçlü duygusal uyarılar estetik deneyimin merkezi haline geliyor. Yabanıl doğanın korkunçluğu, canlılığı, güzelliği, yüceliği, ona karşı duyulan merakla birleşince, bu yüzleşmenin doğurduğu tahayyül, hayranlık, dehşet ve huşu, dağlardan daha görkemli başka nerede hayat bulabilir ki!

Grotesk - Bu dünyaya ait olmayan bir manzara. Ay yüzeyi gibi hatta.  Yukarı Kavron vadisinin oluşmasına sebep olan buzulun kollarından biri de bu çanakta gelişip akmaya başlamıştı. Şimdi bu buzulun kalıntısı tamamen kayalar ile örtülmüş vaziyette ve hala alttaki buz tabakasının ve yerçekiminin etkisiyle hareketine ve yatay buzul çatlaklarını andıran bir desen sergilemeye devam ediyor. Bu tür oluşumlara kaya buzulu adı veriliyor. Kaya buzulunun ortasındaki kaya bloğu ise tipik bir hörgüç kaya örneği.

Grotesk – Bu dünyaya ait olmayan bir manzara. Ay yüzeyi gibi hatta.
Yukarı Kavron vadisinin oluşmasına sebep olan buzulun kollarından biri de bu çanakta gelişip akmaya başlamıştı. Şimdi bu buzulun kalıntısı tamamen kayalar ile örtülmüş vaziyette ve hala alttaki buz tabakasının ve yerçekiminin etkisiyle hareketine ve yatay buzul çatlaklarını andıran bir desen sergilemeye devam ediyor. Bu tür oluşumlara kaya buzulu adı veriliyor. Kaya buzulunun ortasındaki kaya bloğu ise tipik bir hörgüç kaya örneği.

Fakat yukarıda anlattığım vecd hâli, yani muazzam doğa karşısında ruhumuzu terfi ettiren hisler evrensel değiller ve ancak iki yüzyıl öncesinin icadıdır. Dağlar, Aydınlanma Çağına kadar geçen yüzyıllar boyunca, özellikle Avrupa kültüründe, tanrının eseri dünyanın müthiş simetrisini, güzelliğini bozan, topografyada bitmiş habis birer ur, bir siğil, çıban ya da sivilce olarak görüldüler. Uğursuzdu dağlar; kötü ruhların ve canavarların gezindiğine inanılırdı derin vadilerinde. Halkın genel tavrında kayıtsızlık ve düşmanlık hâkimdi. Marjorie Hope Nicolson alanında temel başvuru kaynağı haline gelmiş “sonsuzluğun estetiği fikrinin tekâmülünü” inceleyen “Dağ Kasveti ve Dağ Görkemi” kitabında Doğa’da gördüklerimizin, hâkim ideoloji ile nasıl da iç içe olduğunu “on[d]a ne gör[ül]eceğinin öğretilmiş olmasının bir sonucudur – okulda öğrendiği dersler, ibadethanelerde işittiği öğretiler, okuduğu kitaplar. Bilhassa, milattan önce beşinci yüzyıldan beri paradoksu ve muğlâklığı çevresinde toplamış bir kelime olan Doğa’dan ne kastettikleri ile şartlanmıştır insanlar. İnsanın dağlara karşı tepkisi edebiyat ve ilahiyattan miras kalan uzlaşımların etkisi altında kalmıştır, fakat daha da derinlemesine olarak bu [tepki] içinde yaşadığı dünya mefhumu ile güdülenmiştir” sözleriyle dile getiriyor. Klasik dönemde bir nesne düzenli, ölçülü ve tahmin edilebilir olduğu nispette güzeldi. Dağların, bütün bu normların dışında bir yapı sergiliyor, ticaret ve ulaşım bakımından hem sakıncalı hem de engelleyici ve tarıma elverişsiz oluşunu değerlendirdiğimizde, belki de “dağ kasvetine” çok da şaşırmamak gerekir. Dağların ihtişama kavuşabilmesi için önce aydınlanma çağının bilimsel gelişmeleri sayesinde laikleşmesi; ardından simetriyi bozan ve düzensiz gözükenin estetik değer kazanması (birçok unsura ek olarak mimaride Gotik uyanışın da etkisiyle); ve son olarak, endüstri devrimi sonrasındaki toplumsal dinamiklerin ve değiştirilemez kentli kaderinin ağırlığı altında gitgide doğaya daha fazla yabancılaşan bireyin kaçacak yer aramasının, özellikle Rousseau’nun vazettiği ilkel hayatın erdemlerini kentlere tercih etmesi fikrinin ortaya çıkartacağı bir kültürel-etik arka planın oluşması gerekecekti.

Dağcılara yol gösteren bir baba, sanki ilkel bir kabilenin diktiği totem gibi Dipsiz gölün sükuneti üzeride yükseliyor. Gün batımının kırmızıya boyadığı yamaçlar, şüpheye ihtimal bırakmayacak denli kuvvetli bir imge oluşturuyor. Aladağlardan değil de nereden olabilir ki bu mekan Fotoğraf: Batur Kürüz.

Dağcılara yol gösteren bir baba, sanki ilkel bir kabilenin diktiği totem gibi Dipsiz gölün sükuneti üzeride yükseliyor. Gün batımının kırmızıya boyadığı yamaçlar, şüpheye ihtimal bırakmayacak denli kuvvetli bir imge oluşturuyor. Aladağlardan değil de nereden olabilir ki bu mekan Fotoğraf: Batur Kürüz.

Bakir doğaya olan bu ilgi ilk kez şehirlerde ortaya çıktı. Avrupa’da Aydınlanma Çağını başlatan astronomi, fizik, ve jeoloji alanlarında gerçekleşen paradigma değişimleriyle vücut buldu. Dağların da parçası olduğu bu haşmetli ve olağanüstü evrenin ilahi bir kaynağı olduğu fikri yayıldı. Thomas Burnet’in “Dünyanın mukaddes nazariyesi (1684)” ve John Ray’in “Yaradılış eserleri ile tecelli eden tanrının bilgeliği (1691)” gibi, tezleri başlığından menkul kitaplarının ayrıntılı biçimde ele aldığı ilahiyat ve coğrafya savları ile dağların, tanrının suretinin yansıması olmasa bile, onun el işi olabileceği ihtimali tartışılıyordu. Dolayısıyla medeniyetin elinin değmediği diyarların Şeytan’dan ziyade Tanrının hükmüne delalet ettiği hissinden hareketle, bakir manzarada bir güzelliği ve haşmeti algılamak için düşünsel alt yapı oluştu. Mesela 1786 yılına kadar Alpler’in en yüksek noktasının adı Mont Maudit, yani “Lanetli dağ” idi. Aydınlanmanın başarılarından biri, ilk tırmanışın ardından dağa daha dünyevi olan Mont Blanc, yani Beyaz Dağ isminin verilmesi olmuştur.

Estetik anlamda Yücelik kavramı 18. yüzyılda yaygınlık kazanırken, doğadaki güzelliğin yalnızca huzur veren, yararlı ve muntazam şeylerde görüleceği mefhumunu yok etti. Yücelik ölçülerine göre, yabani bölgelerin uyandırdığı korku estetik hazza bir engel değildi. Doğaya karşı duyulan korku ve dehşet, Burke’e göre kökünü ürküntü ve iğrenmeden ziyade iftihar, huşu ve hazdan alıyordu. 1763 yılında Kant “Güzellik ve yücelik hissi üzerine gözlemler” adlı eseri ile iki hissiyat arasındaki farkı öylesine ortaya koymuştu ki doğal dünyanın yabani öğelerini artık estetik açıdan hoş karşılamak nazariyatta da mümkün kılınmış oldu. 18. yüzyılın sonunda İngiliz estetik kuramcısı William Gilpin doğanın haşinliği, düzensizliği ve karmaşasının hoşa giden pitoresk’i tanımlıyor ve medeni olmayan doğayı takdir edebilmeyi açıkça telaffuz ediyordu. Manevi hakikatin en kuvvetli biçimde gayrimeskûn tabiattan belireceği, oysa şehirler ya da kırsal bölgelerde insanın tanrının eserlerini gölgelemesi münasebetiyle bunun mümkün olmayacağı kanısı geniş bir taraftar kitlesi bulmuştu. Tarihin işte tam bu dönüm noktasında klasik akıma bir tepki olarak gelişen Romantik akım sahneye çıkıyor ve zamanın bu yeni ruhu ile insan durumu arasında bir köprü kurmaya gayret ediyordu.

Romantizmi tanımlamak ne kadar zor olsa da genel çerçevesinde içerdiği niteliklerden hareketle garip, uzak, yalnız ve esrarengiz olana heves duymayı barındırdığını söyleyebiliriz (gerçi az ileride Romantik hissi daha fazla telaffuz edeceğim). Yabani doğa, medeniyetten sıkılan ya da insandan iğrenenleri cezbediyordu. Böylece toplumdan kaçmak, yalnızlık ve mutlak özgürlüğe yol açan yabanıl doğa kültü, melankoli veya sevince giden yolda mükemmel bir ardalan oluşturuyordu. İnsanın mutluluğu ve refahı onun medeniyet derecesi ile ters orantılı olduğu, yani yabani-adamın üst insan olduğu düşüncesi (ki bu da Primitivizm olarak adlandırılır) Romantik akımda öne çıkan fikirlerden biridir. Toplumdan kaçma temasını Byron’un 1816 tarihli itirafından dinleyelim: “İnsanı daha az seviyor değilim, lakin doğayı daha fazla.”

Pitoresk - Zermatt'ın ardından arzı delerek yükselen ikonik Matterhorn. Fotoğraf: Ali D. Özbakır.

Pitoresk – Zermatt’ın ardından arzı delerek yükselen ikonik Matterhorn. Fotoğraf: Ali D. Özbakır.

19uncu yüzyılın ikinci yarısı, İngiltere’de savaşsız geçen ve kısmen bu sayede ticaret, kültür ve sanatta önemli gelişmelerin olduğu Viktorya dönemi (1837 – 1901) olarak adlandırılır. Endüstri devrimi (1750 – 1850) kentli orta sınıfının doğmasına sebep olmuş ve ekonomik büyüme ile siyasi istikrar, bu sınıfın zenginleşmesine olanak sağlamıştı. Aynı dönemde sanat, edebiyat ve düşünce dünyasına hâkim olan Romantizm ile bilim arasında (özellikle 1800 – 1840 arasındaki dönemde) oldukça kuvvetli bir bağ vardı. Birçok bilim adamı Fichte, Schelling ve Hegel’in Naturphilosophie’sinden etkilenmekte, ancak, ampirizmi terk etmeden, çalışmalarında tek ve organik doğayı meydana çıkarmaya çalışmaktaydılar. Diğer taraftan Romantik akım aristokratik sosyal ve politik normlara başkaldırıyor, bilimin doğayı rasyonalize etme çabasına karşı duruyordu. Çünkü Romantizm’e göre esas olan, insanın doğayı anlayabilme becerisine sahip olduğunu kanıtlamak ve dolayısıyla tahakkümü altına almaktan ziyade, doğa ile bütünleştirmenin sağladığı duygusal etkiye ve doğa ile uyumlu bir birlikteliğe önem vermekti.

Byron “yüksek dağların bir his” olduğunu söylüyor ama söylemediği bir şey varsa o da çağdaşları İngiliz Romantik akımının öncüleri Wordsworth, Coleridge ve Keats gibi kendisinin de bir dağcı olduğudur. Yani dağlarla olan münasebeti bir hissin ötesine geçmiştir. ‘Dağcı’nın tanımı büyük İngiliz şair, edebiyat eleştirmeni ve filozof Samuel Taylor Coleridge’den gelecek. Gelecekte İngiltere kaya tırmanışının kalbi olacak Lake District bölgesinin etrafında yaptığı ve içine sırf zevki için Scafell’e ilk (kayıtlı) tırmanışı da eklediği dokuz günlük yolculuğunun sonunda, 9 Ağustos 1802’de evine döner. Scafell’den inerken yaşadığı dehşet verici anları ve baş döndürücü tecrübeyi Sara Hutchinson’a yazdığı mektupta anlatırken

“Kol ve bacaklarım zangırdıyordu – dinlenmek için arkama yaslandım, ve alışkanlığım olduğu üzere deliler gibi gülmeye başladım, üzerimde her iki tarafta yükselen kayaların görüntüsü, ve onların üzerinde coşkun bulutların ürkütücü biçimde ve hızla kuzeye doğru geçmelerine korku ile boyun eğdiğim an. Neredeyse kâhince bir trans ve hazza nail oldum – yüksek sesle şükrettim tanrıya…”

diyor ve aslında Romantik yazının bir anlamda şemasını da ortaya koyuyordu: Delilik, kahkaha, coşku, dehşet, ürkmek, boyun eğmek, trans, haz, tehlike, ve manzara! Fakat bütün bu edebi kalıpların ötesinde eve döndüğü akşam macerasının hikâyesini Robert Southey’e yazarken İngiliz dilinde “Dağcılık yapmak” fiilini de ilk kez kullanmış oluyordu: “ertesi günün büyük bir bölümünü dağcılık yaparak geçirdim”. Coleridge “yeni bir faaliyet için yeni bir kelime” kullanıyordu diyor Simon Bainbridge “Bir kaç on yıl önce Avrupa’da ortaya çıkmış ve iktisadi veya askeri saikler dışında bir sebep için, zevk için, dağlara çıkmak” faaliyetini kastederek… Adı geçen eserden alıntılamaya devam edelim: “Coleridge, dağcı kelimesini fiil haline getirip ilk defa lisana sokarken, ‘dağcı’ ismi anlamca dönüşüme de uğruyordu. Eskiden beridir “bir bölgede yaşayan ya da oranın yerel halkı anlamına gelen “mountaineer” artık dağa tırmanma yeteneklerine sahip ya da tırmanma faaliyeti ile meşgul kimse anlamına gelmeye başlamıştı.” Wordsworth ise kendini “doğumu adalı, huyu dağcı” olarak tanıtır!

Yücelik - Aladağların Güney bölgesinde, gotik bir katedrali andırankuleleri, narin süsleri ve kar örtüsüyle Kaldı dağı. Fotoğraf: Duygu Başoğlu

Yücelik – Aladağların Güney bölgesinde, gotik bir katedrali andırankuleleri, narin süsleri ve kar örtüsüyle Kaldı dağı. Fotoğraf: Duygu Başoğlu

Bu dönemde kentli orta tabakanın, boş zamanlarını değerlendirmek için doğa tarihine amatör bir ilgi duyduğunu ve koleksiyonerlik yaptığını biliyoruz. Ama daha da önemlisi “tur” kavramı oluşmaya başlamıştı. Demiryolu ağının genişlemesi sayesinde ulusal ve uluslararası seyahatler mümkün hale gelmişti. Ancak, Britanya’da dağcılığı teşvik eden en önemli şeylerden biri 18. yüzyılın ikinci yarısında yaygınlaşan manzara turları ve bunların sayesinde gelişen düşünsel, estetik ve tatbiki içeriktir. İngiltere’nin meşhur göller bölgesi için hazırlanan ve tur yazın tarzını tesis eden rehberinin 1778 tarihli ilk basımında Thomas West, Göller Yöresini Alplere tercih eder çünkü “Alp zirveleri daima karlarla kaplı ve geçitleri erişilmezken Göller Yöresi dağlarının tamamı zirvelerine kadar her zaman ulaşılabilirdir. Dahası Alpler kadar çeşitli ve onlardan aşağı kalmayacak denli şaşırtıcı imkânlar sunar.” West’in rehber kitabı dağlara tırmanmayı teşvik eden erken dönem örnekler arasında sadece bir tanesi; bunlardan o kadar çok var ki! Yücelik ya da Pitoresk deneyimi aramanın sonucunda çok sayıda zirve anlatısı ortaya çıkarken, buna mukabil artan tırmanma talebini karşılamak üzere rehberler, rotalar ve konaklama imkânları gelişmiştir.

Bugün kâh manzaranın estetik algısının peşinden koşmada, kâh ancak tehlike ile hissedebildiğimiz benliğimizin idrakinde, “çünkü o orada” dediğimizde, ya da özgürlük söyleminde, Romantizm kendini yeniden üretiyor ve biz dağ severleri kucaklıyor. Öyle bir tutku ki bu, yanlış olduğunu bile bile yasak aşkın hazzı için sevgilinin kollarına doğru yönelen roman kahramanınki gibi. Belki mantıklı hiç bir açıklaması yok. Ha bir de uzaklara ekspedisyona çıktığı zaman hissettiklerini anlatan 20. yüzyılın en önemli kâşiflerinden Eric Shipton’ın sözleri var

…artık kaybolmuş bir yaşam biçimine geri döndüğümü hissederdim. Birkaç yüzyıl öncesinin acelesiz günlerini düşünürüm, yaşamın çılgınca bir telaş olmasından önceki, kırsal yörelerin bir sürü insan tarafından berbat edilmediği ve güzelliğin bir iş meselesi olarak istismar edilmediği günleri. O kadar alıştık ki günlük hayatın bizler için kolaylaştırılmış olmasına, enerjimiz yaşam sanatınca işgal edilmiyor; fakat duyulanma ihtirası içinde azıtmış. Ferdiyet, sığ basın makalelerinin hazır-kalıp fikirlerince zulmedilmiş, koşuşturan insan güruhunun kitle-duygularında boğulmuş.

Yalnızlık - Chongra Sivrisi (6,830 m) / Karakorum dağları - Fotoğraf: Ali D. Özbakır

Yalnızlık – Chongra Sivrisi (6,830 m) / Karakorum dağları – Fotoğraf: Ali D. Özbakır

REFERANSLAR
Bu yazı yoğunluklu olarak aşağıdaki kaynakların ışığında hazırlanmıştır.

Nicolson, Marjorie Hope, 1997. Mountain gloom and mountain glory: the development of the aesthetics of the infinite. University of Washington Press.

İngiltere kaya tırmanışı ekolünün kısa bir tarihçesi ve Scafell hikayeyeleri için bkz. Özbakır, AD., 2013. Hodgkin ve Peck (İkinci Bölüm) : Robin Allason Hodgkin, 1916 – 2003. tirmanis.org

Romantizm akımı ile dağcılık arasındaki ilişkiye dair kısa bir giriş mahiyetinde bkz. Özbakır, AD., 2012. Preuss’u nasıl okumalıyız? tirmanis.org; Daha çok detay için bkz. Randel, F.R., 1981. The mountaintops of English Romanticism. Texas studies in literature and language, 23(3), 294 – 322 ve Nash, R.F., 2001. Wilderness and the American mind. Yale University Press.

Bainbridge, S., 2012. Romantic Writers and Mountaineering. Romanticism, 18(1),pp.1-15. Gerçi Rönesans ve sonrasında birçok meşhur şahsiyet sırf manzaranın ve yüce olanın ardından dağlara çıkmışlardı. Misal, Petrarch için bkz. Özbakır, AD., 2012. Seyretmenin keyfi için, sırf, ve tepeden… dağdelisi.

Yücelik üzerine Ruskin, J., 1843-1860. “Of the Sublime” I. Cilt, III. Bölüm

Daha fazlası

Daha fazlası gibi geliyor değil mi? Nasıl yalnızca spor olur? Sadece. Tüm hayatını bir bavula sokuşturup sırtına alarak uzaklaşmak; kuralların muğlak, seyirciden mahrum, dağ ile mücadelenin beyhude, mekanın mahdut olduğu bir etkinlik nasıl sadece spor olabilir? Spor olduğunda, başarı yücelip ölçüler de keskinleşmiyor mu? Başarı kavramsal olarak yükselirken, bireyin derinliğine ne oluyor peki?

Sportif başarının değerlerinde bir sıkıntı var demiyorum. Spor yaparken zaten bir takım kuralların varlığından, rekabetten falan haberdarız. Benim derdim başarının nasıl dayatıldığı ile ilgili. Bir tür başarı var, ki bu eylemlerimiz ve değerlerimiz/prensiplerimiz arasındaki uyumdan kaynaklanıyor. Bu tür başarılar atfedilen kişiler ilham veriyorlar. Diğer taraftan, başkalarının gösterdiği hedeflere ulaşmak da bir tatmine sebep oluyor. Burada bireyin temsil ettiği şey aslında rekor ya da o rekorun karşılığı olan sayı, numara vesaireye indirgenmiş durumda. Bu kişilere ise hayran oluyoruz. Fakat bizi daha devamlılık arz eden bir yola sokan hangileri?

Örnek vermek gerekirse, geçen gün La Sportiva’nın düzenlediği ‘Yalnızca Efsaneler’ yarışmasındaki mücadeleyi seyrederken bu insanlara hayran oldum. Ancak birinden bile ilham aldığımı söyleyemem. Teknik becerilerini bir kenara bırakırsak, söylemlerinde bir şey bulamıyorum. Diğer taraftan Patrick Edlinger’in röportajını dinlediğim zaman bambaşka şeyler hissediyorum, Eric Shipton’u okuduğumda ya da Walter Bonatti’ye, Alfred Mummery’ye baktığımda. İlham alınacak çok az kişiye rastlıyorum. Hem de çok az. Her geçen gün daha da az.

Belki de bunun sebebi değerler ailesinin oluşmasını sağlayacak kültürel zenginliğin kaybolması; değerler azalırken eylemler piçleşiyor, bu da rol modellerin dış odaklı yaratılmasına sebep oluyor vs. Olabilir mi? Çöl’de vaha aramaktan bahsediyorum. Daha fazlası olmalı deyip, daha fazlanın olamayacağını kabul ediyorum.

Lehçe yazıların sırrı

Dün yayına aldığım Süner Tepe yazısında yer alan iki fotoğrafta görüntülenen zirvede bulunmuş kağıtlarda ne yazdığını öğrenmek istiyorsunuzdur diye tahmin ediyorum. En azından ben ne yazdığını anlamak için heyecandan yerimde duramıyordum. Facebook’da Lehçe bilen birini aradığımı duyurduktan kısa süre sonra birçok arkadaşımdan yanıtlar geldi. Ceyhun, Engin, Mehmet, Rabia, Taylan ve Yaman’a çok teşekkür ederim. Yaman’ın arkadaşı Barbara Tomaszewicz’in Lehçe’den İngilizce’ye yaptığı gayet hoş tercümeyi (asılları aşağıda) Türkçe’ye çevirecek olursam:

(1) 13.08.1981. Dubinik(?) zirvesinin yanındaki sırt hattından çıkış. Ekip _____ _____ akın etti. Rehber _____ _____. Krystyna Rogalska(?). Marzena Kul????. Andrzej Wiesiolek(?). Marcin Sobkowiak(?). Gelecek Polonya ekiplerine selamlar.

(2) Ah(?) dağlar! Kim ebedi ilhamının güzelliğine karşı koyabilir ki? 15.07.197… Gdansk, Polonya’dan Almatur seyahat acentesi ile öğrenci gezisi. Tomasz Warzecha, Adam Raszeja

Kim bilir başka ne paçavralar kar suları, rüzgar, soğuk ve sıcakla kuruyup, dağılıp gittiler. Tek başına böyle bir şey eline geçince daha bir özel geliyor insana; samimi. Yani zirve defteri gibi bir heyula değil, bildiğin kağıt işte. Şimdi bundan sonra çıkacağım yerlerde zirve babası falan bırakmam, Didik didik ederim her yeri!

Bir de Özgür (Kayacık) çok hoş bir mesaj notuyla paylaşmış dünkü yazımı “sevgili dağdelisi dağcılık müzesinin ilk adımlarını atıyordur umarım…”. Ben de öyle umuyorum Özgür!


(1) 13.08.1981. Ascent on the ridge from the side of the peak Dubinik(?). The group stormed _____ _____ . The guide ____ ____ . Krystyna Rogalska(?). Marzena Kul????. Andrzej Wiesiolek(?). Marcin Sobkowiak(?). Greetings to future Polish groups.

(2) Oh(?) mountains! Who would resist the beauty of eternal inspiration? 15.07.197… Student trip from the travel agency Almatur from Gdansk, Poland, Tomasz Warzecha, Adam Raszeja

Tüm ilgilenen dostlara ve Barbara’ya teşekkürler.

Süner Tepe (3,595 m)

1974 yılı yazında ODTÜ-DKSK inisiyatifinde bir Altıparmak ekspedisyonu gerçekleştirilmişti. İnisiyatifinde diyorum çünkü diğer kulüplerden tırmanıcıların da yer aldığı bir etkinlikti bu. Faaliyet birçok anlamda ilkleri barındırıyordu: Katılımcılar, Marsis, Kaçkar tepe ve Altıparmak dağının en batıdaki iki kulesine tırmanmışlar ve bu zirvelerin muhtemel ilk Türk çıkışlarını gerçekleştirmişlerdi. En batıdaki kuleye M. Aktar (Manchester Üniversitesi), Necip Aral (ODTÜ), Rafi Tülbentçi (İTÜ), Manuk Çolakyan (İTÜ) ve Mustafa Kazım Küçükalp (ODTÜ); ikinci kuleye ise Ali Zambakoğlu (ODTÜ) ve Fatih Atikol çıkmışlardı. Ancak, batı kulesinden iniş esnasında Mustafa Kazım Küçükalp düşerek hayatını kaybetmişti. Bu kazanın Kaçkar dağlarında ölümle sonuçlanan kayıtlı ilk dağ kazası olduğunu söylüyordu Mustafa Aktar. Tüm bu ekspedisyon ve hikayesini geçtiğimiz yaz Mustafa hocadan bizzat dinlemiştim; faaliyetin üzerinden tam kırk yıl sonra tekrar aynı yere geçen yaz gitmiş, büyük bir heyecanla anlatıyordu o kurtarma/ceset taşıma faaliyetinde yaşadıklarını.

Sadece o kadar da değildik, diyordu. Birkaç çocuk daha varmış adlarını artık hatırlamadığı. Onlarla sadece kampta karşılaşıyorlamış. Ancak aralarında bir tanesini unutmamış. Zeki, kültürlü ve çok iyi bir atletti diyor Mustafa hoca. Yaşasaydı çok iyi bir dağcı olurmuş. Yaşasaydı derken? Evet, bir sene sonra Demirkazık Batı yüzünde çığa kapılarak hayatını kaybetti. Bir de bir kız vardı onlarla. İki kişiydiler. Birden şimşekler çakıyor beynimde: Faruk Süner ve Rezzan Okşar! Kaçkar silsilesine dair detaylar Tunç Fındık’ın Kaçkar ve Verçenik kitabında yer alacak. Ama biz şimdi asıl işimize bakalım.

Okşar ve Süner zirvelerini biliyorsunuz, bir çoğunuz bu kazayı da duymuşsunuzdur. Tabii ki DKSKlıları tenzih ederek soruyorum bu soruyu. Onlar hikayeyi zaten canlı tutmuşlardır kulüp kültürü içinde. Benim sözüm dışarıdakilere. İsimleri Emli ile Yedigöl çanağını birbirinden ayıran “H “sırtındaki iki zirveye verilmiş olsa da, bu isimleri yaşatmak için hikayelerini de canlı tutmak lazım. Bu yüzden sizi faaliyetten şans eseri kurtulan Hasan Akay’ın (link)te yer alan raporunu okumaya çağırıyorum.

Bu konu aklıma nereden geldi derseniz, ilginç bir hikaye. Geçen hafta Erdem (Tuç) elindeki bazı dağcılık raporlarıyla beraber bir film makarası kutusunu da arşivimde saklamam için bana verdi. Üzerinde “Sümer zirvesinden (Aladağlar) buluntu: Temmuz 1991 — Lütfen çok gerekmedikçe kutuyu açmayınız! Kağıt yıpranıyor! Orjinalinin kopyası Erdem Tuç’dadır.” etiketi ve içinde katlı biçimde duran ama yıprandığı her halinden belli bir kağıt barçası duruyor.

Suner_zirve_arka

Suner_zirve_ön_crop

Kağıt 15 Temmuz 197X ile 18 Ağustos 1981 yıllarından iki adet Polonya tırmanışına ait. 70lerden kalan imza Gdansk’lı iki öğrenciye ait. Diğer tırmanış ise beş kişilik olduğunu tahmin ettiğim bir ekibin. Bu kağıdın 91 Temmuz ayında alındığını düşünürsek, son imzadan on sene, zirveden alındığından beri ise 23 yıl geçmiş! Kağıdı hemen naylon muhafazaya koyup bantladım. Gelecek kuşaklara göstermek için de fotoğrafladım (evet yukarıdalar). Tüzel’in kaynakçasında bu tırmanışlardan bahsedilmiyor. Gerçi, vaktinde Ömer Bey ile başka bir konu hakkında yazışırken, kitapta tarif edemeyeceği tırmanışları yazmadığından ve kaynakçaya da koymadığından bahsetmişti. Kağıttaki isimlerden bir iki tanesini internette hızlıca aradım fakat pek bir şey bulamadım. Geçen sene meşhur Polonya dergisi Taternik’in tüm sayılarını indirmiştim internetten. Tamamını taramış ve Aladağlarda bilgimiz dışında bir iki Polonya çıkışına rastlamıştım. Fakat Süner tepeye çıktıklarını hiç duymamıştım.

Süner Tepe, adı ne zaman verildi kim bilir? Muhtemel bu kağıt, zirvenin adının konmasından sonra yapılan ilk tırmanışların da belgesi. Dağın adı olduğu zaman hikayesini anlatmak da daha kolay değil mi?! O yüzden tüm isimsiz dağların bir ismi olsun.

Mesela bir tanesine de Avcı Memet Ağa’nın adı verilsin.

Dağcılık eğitimi ve bir vaka çalışması: meteoroloji

Birçoğunuzun bildiği gibi dağcılık eğitimi teorik dersler ve uygulamalardan oluşan bir bütündür. Oysa, dağcılığın gerçek anlamda dağda öğrenileceğini savunan bir kesim de vardır. Çünkü his dünyasını tatmin eden, gerçek uygulamanın yapıldığı yer dağdır. Ancak, dünyanın birçok yerinde eğitimler ister yaygın biçimde verilsin, ister usta-çırak ilişkisi ile olsun, bu ikili anlatımı benimsemiştir. Eğitimin temeli kanımca şu esaslar üzerine kurulmalıdır: temel becerilerin kazandırılması (teknik), tehlikeyi öngörebilmek (bilim ve tecrübeler), ve genel entelektüel çerçevenin verilmesi içselleştirilmesi (etik, estetik, kendini&doğayı bilmek). Dolayısıyla teorik dersler, tedrisatın bu bağlamda uygulama kadar önemli bir ayağını oluşturur. Paul Preuss’un çok güzel bir sözünü buraya taşımak istiyorum: “Gelecek vadeden tırmanıcılar ihtirasları ve becerilerini, entelektüel kapasiteleri ve teknik eğitimlerinin el verdiği ölçüde dizginlemeye teşvik edilmelidir”1.

Bu şekilde yapılandırılan bir eğitimde, eğitmene de fazlasıyla rol düşmektedir. Çünkü, temel eğitim adı üzerinde temel prensipleri vermelidir. Gereğinden fazla ayrıntıya inmek veya ayrıntı ile esaslar arasındaki ayırdı verememek hem eğitim amacına ters, zaten henüz dağa gitmediği için pratiğe de uzak olan katılımcıyı uzaklaştırıcı bir etkide bulunacaktır/bulunmuştur. Mesela çok yıllar önce, sanırım 2001’de anlattığım bir çığ dersini hatırlıyorum da, gerçekten çok korkunçtu! Yüz küsur kişi arasında ancak bir iki tanesi ne anlattığımı anlamıştır herhalde. Neyse ki, daha sonra üzerinde düşünüp, çalışarak daha anlaşılır bir hale getirebilmiştim bu dersteki anlatım öncelikleri ve kendi genel anlatım becerilerimi. Yıllar içerisinde, profesyonel hayatımda da git gide daha fazla ders anlatma sorumluluğu üstlenmeye başladıktan sonra kazandığım bazı deneyimleri paylaşmak istiyorum.

Öncelikle ders anlatmak zor değildir. Başarının anahtarı anlattığınız şeyi yaşıyor olabilmenizde yatıyor (konu bebek bakımı da olsa, kısmi türevli diferansiyel denklemlerin analitik çözümü de olsa olayı yaşıyor olmanız lazım). İkincisi ise konuya çalışmak. Ben anlatacağım her bir ders saati için konuyu çok iyi biliyor olsam da içeriğe en az bir o kadar çalışırım. Bütün bunlardan sonra kaçınmam gereken şeyleri hep ön bellekte tutarım. Dağcılık eğitimine özgü kurallarım şunlar:(1) Önce konu/alt-konuyu anlatmak, ancak bundan sonra anı paylaşmak -anının ne kadar ilgili olduğunu iyi tartmak, (2) Bir yerden bahsediyorsam karşımda bunu bilemeyecek en az bir kişinin olabileceği endişesiyle önce konumu ilişkilendirmek, dinleyiciyi bunun önemine haiz kılmak, (3) Anlatacağım ana taslağa daima sadık kalmak, konunun detayına inerken hep bu detaya nereden indiğimizi hatırlatmak, (4) terim kullanımından kaçınmak, önce hikayeleştirmek sonra terimleri tanıtmak, (5) İleriye referans asla vermemek! Ancak geriye referans vermek, (6) dinleyiciyle fiziksel ve göz teması kurmak, her birine önem vermek, (7) dersi sunum biçiminde hazırlamışsam anlatmayacağım/anlatamayacağım hiçbir şeyi göstermemek, (8) dinleyicinin dikkatini kaybetmemek için ses tonumu konu ya da detayın önemine, konuların geçişine göre değiştirmek; vurguları net yapmak, (9) Dinleyicinin merak duyacağı görselleri ekranda uzun tutmak ve ileri araştırmalar için kaynakları iyi seçmek, (10) katılımcıların ders sonrasında harekete geçmelerini sağlamak için onları tanımaya, ilgi duyabilecekleri şeyleri ortaya çıkartmaya çalışmak.

Dağcılık eğitiminde  meteorolojinin önemini anlamak üzere oluşturulmuş kavram/fenomenler haritası

Dağcılık eğitiminde meteorolojinin önemini anlamak üzere oluşturulmuş kavram/fenomenler haritası

Geçen hafta bir arkadaşımın dağcılık dersleri kapsamında anlattığı bir meteoroloji dersine girdim. Meteoroloji çok önemli bir konu dağcılıkta. Ama tabii ki bunun neden önemli olduğunu anlatmamız lazım değil mi! Hiyerarşik bilgi daima listelenmiş bilgiden iyidir bana kalırsa. Geçen haftaki dersten sonra Türkiye’de dağcılık eğitiminde kullanılan meteoroloji ders notları ve sunumlarına baktım. İstisnasız hepsi liste bilgiden oluşuyordu. İşte bunu tersine çevirip önemli ve kategorik bilgi verilebilmesine hizmet etmesi için yukarıdaki yol haritasını çıkarttım. Birbiriyle ilişkili olan konular kutular halinde ve aynı renkte kümelenmiştir. Ana METEOROLOJİ başlığı ile genel kültür verilmeye başlanmadan evvel, dinleyiciyi konuyla buluşturmak için genel örnekler verilmeli ve bireyin meteorolojik olaylara ne kadar sık maruz kaldığı ve etkilerinin ne kadar büyük olduğu anlatılmalıdır. Daha sonra dağcılık anlamında bazı güncel örneklere başvurmak gündem ile dinleyiciyi tecrübe düzleminde buluşturmak için çok önemlidir. Örneğin, birkaç hafta önce meydana gelen Nepal’deki fırtına ve kar yağışı, bunun sebep olduğu kaybolma ve donma sonucu ölümler gibi (buna dair bir yazıyı hazırlıyoruz!). Dolayısıyla meteorolojik bilginin hem tehlike değerlendirmesi hem de planlama aşamasındaki önemi ile konu detaylandırılabilir. Konu anlatımındaki derinlik ve süre daima hiyerarşik olarak yukarıda olan kısımlara verilmelidir. Tabii bazı konuların önceliği vardır. Mesela, planlama kısmında kısa vade tahminler uzun vadeden daha önemlidir. Bazı konular ise ileriki derslerde anlatılacakları için çok temel anlatımları yapılıp katılımcılara konunun devamlılığı ve bütünlüğü verilmelidir.

Eğitimin neden verdiğimizi başta biz bilirsek katılımcı da bunun faydasını görecektir. Diyagramda gösterdiğim gibi, meteoroloji dersinden çıkan kişi artık neden bu dersin anlatıldığını, pratik olarak faydalanacağı beş – on tane bilgiyi ve bu dersin üzerine neleri inşa edeceğini bilecektir. Önümüzdeki zamanlarda, diğer dersler için de böyle kaba taslaklar çıkartmaya devam etmeyi isterim. Eğer faydalandıysanız.

P.S. Bu yazıyı geçen haftaki dersten sonra yazdım. Fakat Hudhud kasırgası ve bunun Himalaya dağ sırasına ve Annapurna silsilesindeki ölümlerle ilgili yazıyı bitirmeden yayınlamak istemiyordum. Fakat yazı biraz geç kalacak gibi… Şimdilik bu kadar :)


  1. Özbakır, AD., 2012. Preuss’u nasıl okumalıyız?, tirmanis.org, url: http://tirmanis.org/alpinizm/genel/preussunasilokumaliyiz.html