Kitap: Geleneksel Tırmanış

Nedim Urcan Geleneksel TırmanışUrcan, N., 2015. Geleneksel Tırmanış: Malzemeler, Organizasyon, Tırmanış. Ajans Ankara Matbaası, İzmir. xii+131 s.

Kaya tırmanışını öğrenmek isteyen nesiller çoğunlukla usta – çırak yöntemiyle bu işe adım atarlar ülkemizde. Öğrenme şekilleri arasında yüksek verimli yöntemlerden biridir bu. Hatta bu konuda meşhur R. A. Hodgkin‘in pek güzel yazıları bulunur eğitim literatüründe. Ancak bu yöntemin en temel sorunlarından biri genelde herkese yetecek kadar usta -biraz daha deneyimli dağcı- olmamasıdır ya da bu deneyimli dağcının felsefesinin çırak üzerinde oldukça belirleyici/kalıplaştırıcı olmasıdır.

Bu durumlar imdada üç tür eğitim yöntemi girer: 1) Yaygın eğitim (ör. dağcılık kulüplerinde ders anlatımı ve görseller yoluyla aktarılan bilgiler); Ardından uygun bir zamanda bir grup eğitmenin gözetmenliğinde yapılan pratik uygulamalar. 2) Kendi başına öğrenme; ya da 3) her ikisi birden. İkinci yöntem, kitaplar, dergiler, videolar, kullanım kılavuzları gibi yazılı ve görsel kaynaklara ulaşan meraklı bireyin, buradaki bilgileri bol tekrar ile tatbik etmesi ve ardından görece kolay tırmanışlarla deneyim elde etmesi prensibine dayanır. Tabii ki, en yaygın kullanılan araç kitaplardır. Bu yöntemde, bir anlamda, usta kitaptır, ya da dolaylı olarak kitabı yazan kişi. Ancak acil ihtiyaç anında kitaba müracaat etmek zor olduğu için, içeriğin olabildiğince sarih biçimde anlatılması gerekir.

Kitapların, dergi makalelerinden farkı; artık yerleşmiş bilgiyi aktarmalarından gelir. İyi bilinen, test edilmiş, genel kabul görmüş teknik, taktik, malzeme bilgisi kitaplara ve haliyle genel bilgi dolaşımına dahil olur. Hal böyle olunca, kitaba dahil edilecek bilginin seviyesi, hiyerarşisi, anlatımı & görsel desteği, kitabın yazımı kadar önemli olur.

Türkçe yazılmış ya da Türkçeye çevrilmiş yüz civarında dağcılık konulu kitap biliyorum. İki arkadaşım böyle bir envanter üzerinde çalıştığı için burada böyle bir veritabanından bahsetmeyeceğim. Ancak genel hatlarıyla söyleyebilirim ki, ülkemize ağırlıklı olarak anı kitapları, ardından rehber kitaplar ve en az miktarda ise teknik kitaplar basılmıştır. Aslında bu genel eğilim son derece makul da görünüyor gözüme. Hislerin, deneyimlerin ve (dönem) tanıklıklarının uçsuz bucaksız ifade evreni, her geçen gün kah yeni keşfedilen ya da gelişen tırmanış alanlarını, yerli ve yabancılardan oluşan doğa turizmi endüstrisi, ve son olarak dağcılık/tırmanıştaki ustalığı ile sözel ifade becerisini bir araya getirebilecek sayılı deneyimli insan…

Benim bildiğim kadarıyla, Türkiye’de kaya tırmanışı tekniğinden ayrıntılı biçimde bahseden ilk özgün kitap merhum Bozkurt Ergör’ün 1984 tarihli “Dağcılık Tekniği” kitabıdır. İki sene sonra ise Günter Sturm ve Fritz Zinti’nin Kaya Tırmanma Teknikleri kitabı merhum Latif Osman Çıkıgil tarafından Türkçeye çevrilir ve Anadolu Dağcılar Birliği yayını olarak basılır. Seksenlerden itibaren bu iki teknik kitap nne denli kullanılmıştır maalesef bilmiyorum ancak 80lerin Ömer Tüzel’in ifadesiyle Türk dağcılığının altın çağı olması ile bu kitapların ortaya çıkması arasında bir ilişki olması muhtemeldir.

Ama yukarıda bahsettiğim üzere, özellikle malzeme biliminde meydana gelen önemli ilerlemeler ile temel prensipleri aynı kalmakla birlikte şekli, muhtevası ve özellikle uygulama biçimi değişen tırmanış tekniğinin muhakkak kitabi bilgiye de yansımalarının olmasını beklenebilir. Fakat aşağıya eklediğim kaynakçadan da görüleceği üzere bu güncellemeler ancak 2000’li yıllarda kendini göstermiştir ülkemizde. Aşağıdaki listede teknik karakterli bir iki kitap eksik kalmış olabilir ama nihayetinde iki elin parmakları kadardır.

İşte, tam da bu noktada, Nedim Urcan’ın 2013 yazında talihsiz bir kazada kaybettiğimiz Emrah Özbay’a ithaf ettiği “Geleneksel Tırmanış” kitabı çıkıverdi. Normalde, kitapların bir yerinde yazar hakkında çok ufak bir biografi yer alır, ancak Nedim alçakgönüllülüğünden olsa gerek bu bilgiye yer vermediği için bu tanıtım yazısında ben bir cümle bir şey söylesem daha iyi olur. Niğde Üniversitesi öğretim üyelerinden Nedim Urcan, Türkiye dağlarında bir kaza meydana geldiğinde akla ilk gelen isimlerden biridir, oldukça deneyimli bir dağcı, bir motorsiklet tutkunu ve fotoğrafçıdır. Geleneksel tırmanışa ayrılmış ilk kitap olma özelliğine sahip bu kitap bol miktarda şekil ve çizim içeriyor. Bu şekiller petzl ya da climbing.com’dan alınmış ve şekil altında kaynakları belirtilmiş. Bölümlerin başlarında ve sonlarında ise Türkiye’nin çeşitli yerlerinde geleneksel stilde yapılan tırmanışlardan fotoğraflara yer verilmiş. Kitap üç bölüme ayrılmış: (1) Tırmanış Malzemeleri (68 sayfa), (2) Organizasyon ve Tırmanış (31 sayfa) ve (3) İniş Organizasyonu (5 sayfa). Ek olarak “Doğal Kayanın Macera Tırmanışı için Korunmasına İlişkin UIAA Politikası” metninin Mustafa Nalbant tarafından yapılan tercümesine de yer verilmiş. Ki bu ekleme, geleneksel tırmanışın ruhunu yansıtması anlamında kitabı bütünleyen bir katkı olmuş.

Genel olarak kitapta büyük bir eksik ile karşılaşmadım. Diğer taraftan her yazı, eser ve kitap, bir süre sonra yazarın gözünden kaçan ya da bilinçli olarak kapsam dışı bırakılan unsurlar ile okuyucunun tenkidine maruz kalır. Bu bağlamda kitabın biçimsel eksiklerine gelecek olursak, dizginin daha iyi yapılması okunaklılığını artıracağı görüşündeyim. Özellikle şekil altı yazıları ve şekillerin numaralandırılması, ardından bir indeks ile şekil listesinin verilmesi okunaklılığı ve bilgi aramayı kolaylaştırabilir. Kitabın üçüncü bölümü olan iniş organizasyonu, çok ip boyu ve askı istasyon gerektiren inişleri içerecek şekilde genişletilebilir. Bunun dışında, standardı olmasa da, bir kaç örnek tırmanış ve bunlar için gerekebilecek asgari malzeme listesinden bahsedilerek, kitabı okuyan kişinin önüne bir hedef konabilir: “Şu dağın şu rotası, şu özelliklerde bir tırmanış gerektiriyor, bu durumda şu ara emniyet malzemeleri ve şu şu temel istasyon, self-rescue vs. malzemelerine ihtiyaç duyulur” gibi. Ah bir de basit bir biyografi gayet güzel durur bu kitapta :)

Kitap, ülkemizde kaya tırmanışına bir yerden temas etmiş herkesin elinde bulundurması gereken bir kitap görüşündeyim. Zaten, bu arada yeri gelmişken söylemem lazım, Türkiye’de dağcılık/tırmanış yapan ya da ilgilenen herkesin, çıkan tüm kitapları alması lazım. Umarım, kitap bir an evvel tükenir ve ikinci baskısı ile karşımıza çıkar.

Nedim’e hem bu konuya el attığı hem de çok zarif biçimde imzalayarak hediye ettiği için bir kez daha teşekkür ederim. Bu arada, sitede eskiden yayınladığım Dağların Yüksekliği Nasıl Ölçülür makalesindeki helikopterden çekilmiş Aladağlar panoraması için de ayrıca teşekkür ederim!

Türkiye’de basılmış dağcılık & tırmanış tekniğini ele alan kitapların listesi:
Ergör, B., 1984. Dağcılık Tekniği. T.C. Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanlığı Beden Terbiyesi Gn. Md. Dağcılık Federasyonu, Spor Toto matbaası, Ankara. 218 s.

Sturm, G. ve Zinti, F., 1986. Kaya Tırmanma Teknikleri (Çev. Latif Osman Çıkıgil) Anadolu Dağcılar Birliği, D.S.İ. Matbaası, Ankara. 154 s.

Buzbaş, Ö., 2001. Yüksekler. Büke Yayınları, İstanbul. 328 s.

Odabaşıoğlu, C. D., 2002. Dağcılık Düğümleri. Geven Yayınevi, İstanbul. 55 s.

Fasulo, D. J., 2005. Kaya tırmanışında kurtarma teknikleri (Çev. Tolga Kanık). Geven Doğa ve Yayıncılık, İstanbul. 111 s.

Fındık, T., 2010. Kış dağcılığı: Teknikler ve Taktikler. Akut Yayınları, İstanbul. 288 s.

Graydon, D. ve Hanson, K., 2013. Dağcılık: zirvelerin özgürlüğü (Çev. Tunç Fındık). Homer Kitabevi, İstanbul. 528 s.

Urcan, N., 2015. Geleneksel Tırmanış: Malzemeler, Organizasyon, Tırmanış. Ajans Ankara Matbaası, İzmir. 131 s.

 

durum nedir?

Bir arkadaşım bloga okuldaki ağdan girmek istediğinde aşağıdaki mesajı almış. Geçen aylarda başka arkadaşlarım, siteye giremiyoruz diyorlardı. Durum hakkında bilgisi olan var mıdır? Şaşkınlık içindeyim.

Siteye girmeye kalktığında uyarı ile karşılaşan başkaları var mı?

BU SİTEYE ERİŞİM, MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI İNTERNET ERİŞİM GÜVENLİĞİ POLİTİKASI GEREĞİNCE, TÜRK TELEKOM A.Ş. TARAFINDAN KURUMSAL GÜVENLİK HİZMETLERİ KAPSAMINDA KISITLANMIŞTIR.

BİLGİ:BU İÇERİĞİN KISITLANMASINDA BİR YANLIŞLIK OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORSANIZ, İLETİŞİM BİLGİLERİNİZLE BERABER mebicerik@meb.gov.tr ADRESİNE E-POSTA İLE BİLDİRİNİZ.

Aladağlar Sky Trail ve hissettiklerim

Damdaki kemancı, kulağa tuhaf geliyor değil mi? Fakat küçük köyümüz Anatevka’da her birimiz damdaki bir kemancıdır, boynunu kırmadan hoş ve basit bir ezgi çiziktirmeye çalışan. Bu kolay değil. O kadar tehlikeli olmasına rağmen neden yukarıda durduğumuzu sorabilirsiniz? Yukarıdayız çünkü Anatevka bizim evimiz… Ve dengeyi nasıl koruduğumuza gelirsek tek kelimeyle ifade edebilirim…

 
Aladağlar benim için hem geçmiş hem de gelecek. Şimdi bir de bu
gün. Zaman ve mekan birbirine yapışmış, neresinden tutsam hatıranın hızıyla oralara savruluyorum. Bu çok ayrıcalıklı bir şey. Müsebbibi ise gök koşusu! Üzerinden bir hafta geçmesine rağmen etkisini hala içimde hissedebiliyorum; hala tarifsiz bir mutluluk hali hakim. Sanki oradan hiç geri dönmemiş gibiyim. 
Peki neden böyle? Her geçen sene, bu adamı daha bir duygusallaştırıyor mu? Her geçen sene geçmiş lehine çalışan bir muhasebeyse, o halde çoğalan planlara ne demeli? Neden Bademdere – Çukurbağ yolunda giderken gözlerimi sola sabitlediğim zaman, ki bunu boynumu epey hırpalama pahasına yaparım, dağ silsilesinin batı cephesinde ve kuzeyli yönlere uzanan sırtlarında bivakladığım* yerleri hatırlarken bir yandan da şurada da gecelesem diyorum? Benim aklıma işte ilk Joseph Stein kitabından Broadway’e uyarlanan Damdaki kemancının açılış sözleri geliyor, yalnız iki farkla: Anatevka yerine Aladağlar, Damdaki kemancı yerine dağ delileri…

*

Dağdan döndükten sonra ilk günlerden birinde bir video seyrettim. Bir orkestra şefi farklı şeflerin tarzları hakkında eğlenceli bir konuşma yapıyordu. Bernstein’dan Karajan’a pek çok şef ve birbirinden unutulmaz klasik eserler. İzlerken boğazım düğümlendi, ağlamaklı oldum. Müziğin gücü, beni çocukluğuma götürüverdi birden: Hikmet Şimşek’in unutulmaz sunuşu ile “pazar konseri”. Hiç kaçmazdı bizim evde. O sayede orkestra ve çok sesli müziğe büyülenmiştim. Arada hepimizin boğazı düğümlenir, değil mi? Bir haksızlığa tanıklık ettiğimizde, üzüntü duyduğumuzda veya acıma, aşağılanma, merhamet, derin bir mutluluk, özgürlük gibi duygular tetiklendiğinde. İlginçtir üç günde ikinci oluyordu bu bana. Dağcılar, koşucular, gönüllüler, seyirciler, köylüler… Kocaman bir konçerto gibi.

Start verildiğinde önümdeki on saat sürecek yolculuk neler getirecekti bilmiyordum. Yılların alışkanlıkları ile başladım yürümeye. Rota Sokulupınar kamp yerinden Gelincik kayalarına döndüğünde ise arkama dönüp baktım ve yeni doğmuş güneş ışınlarının Demirkazık ile Bozkaya/Emler arasında uzanan vadi boyunca batı ufkunu yıkamasına şahit oldum. Boğazım düğümlendi. Dağda koşan yüzden fazla koşucu ve bir o kadar gönüllü de bunu görmüşler miydi? Son yıllarda dağa gittiğimde neredeyse tamamen yalnız oluyorum ya da en iyimser iki üç kişiden biri. Vadilerde ve kamp yerlerinde bir tek çadır, bir tek insan bile görmediğim faaliyetler yapıyorum. Yüzlerce kişi dağda olmak ve aynı rotayı kah yürüyüp kah koşmak tarifsiz sıradışı bir duygu. 

Bir yandan mutluyum, bu dağ belki artık koşucular için de anlam taşımaya başlayacak, sahiplenilecek (Koşucular diye genellediğime bakmayın. Her birinin adı var, burada isimlerini saymaya yerim yok). Aladağlar, Türkiye dağcılığının kalbi, patika koşucuları için de kucağını açacak. Onlarca kişi “Çelikbuyduran, Direktaş, Emler”‘den bahsediyor! Hatta günlerdir bu isimlerle yatıp kalkmışlar… Aynı benim yıllardır yaptığım gibi. Her gün muhakkak Aladağlar için bir şey yapıyorum, orayı düşünüyorum… Sanki böylece aile genişliyor gibi hissediyorum. 

*

Direktaş istasyonuna gelirken gözüm dağa kilitlenmiş vaziyette. Bir kararsızlık içindeyim. Yarışmak yerine birden Direktaş’a çıkasım geliyor. Bir önceki kış harikulade bir eğlenceye vesile olmuş tırmanışımızın ardından (takoz dergisinde yer alan tırmanış yazısının linki) ona o kadar yaklaşma fırsatını ancak yakalamışım. Diğer taraftan Maden boğazı ve Meydan yaylası arasındaki terra incognitonun cezbediciliği içimi gıdıklıyor. Hastahocanın yaylasına yöneliyorum epey vakit kaybettikten sonra. Yolda bir ara birisiyle konuşarak koşuyorum. Eskiden izcilik yapmış sonra koşuculuğa tutkulanmış. Kısa süre sonra gözden kayboluyor. Ardından Alper beliriyor arkamdan. Bu ne tesadüf! Son sekiz aydır birlikte hazırlanıyoruz bu yarışa. O Norveç’ten biz Türkiye’den… E-posta listemizin adı “Bugün Aladağlar için ne yaptık?” Ben söyliyeyim, bugün Aladağlar için ne yaptık listesinin kapanmasına vesile olduk. Hava son derece güzel, topoğrafya bir o kadar güzel ve tanıdık. Çiçekler de tanıdık. 

MTA tepesine varana kadar epey zorlandım. Bu tepenin eskiden haritalarda bir adı yoktu. Sevgili Dursun Şimşek sayesine var. Aladağların bu güne kadar yapılmış en kapsamlı haritasını hazırlayıp dağcılık kamuoyunun hizmetine sundu. Ona ve haritanın hazırlanmasında emeği geçen başta Nedim Urcan ve diğer herkese sonsuz teşekkürler. MTA tepesinden Meydan yaylaya iniş ise yarışın benim açımdan belki de en zevkli kısmıydı.

Set üzeri az çarşak (pilav üstü az kuru der gibi) ve yatık kayalar tam benim hoşuma giden tür bir inişe izin veriyordu. Organizasyonun defaatle uyarıda bulunduğu, boşluk hissi ve teknik inişler olarak addettiği kısımlar tam da bana hitap eden bir parkur sunmuştu. Bu yamacı koşarak indim. Doğrusu epey keyiflenmiştim hem yarış mukavemet koşusu karakterinden biraz sıyrılıp yarı teknik bir hal almış, hem de ilk defa tanıştığım Siyah Aladağlar silsilesi ile Tekekalesi’nin manzaralarının tadını çıkartmıştım. Tekekalesi’ni arkamda bırakmadan geriye dönüp baktım ve boğazıma yine birşeyler oldu! Bir yıldan fazla süredir harita ve uydu görüntülerinden teşhis etmeye çalıştığım, dağcıların neredeyse hiç uğramadığı epey heybetli isimsiz duvar, Aksu tarafında giden vadinin bitiminde kendini gösteriyordu!
Pınarbaşı köyüne gelirken Alper’le tekrar buluştuk. Artık asfalta çıkmıştık ve son 5km’yi koşmaya hiç niyetimiz yoktu. Eşzamanlı bir tempoyla yürürken aklımızdan bin türlü muzurluk geçiyordu; acaba nasıl bitirsek? Ministry of Silly Walk gibi bitirelim? Yok o zaman fena kramp girebilir. O zaman “koşarak girelim?” O da zorlama olacak. En sonunda finiş çizgisinde durup el sıkıştıktan sonra tek bir adımla girelim dedik. Öyle de yaptık.
  
Sevgili Nurettin Özcan harika bir yorumda bulundu finishte çekilmiş fotoğrafımıza: “Bu fotograf, ortak tarihinize büyük ve güzel bir imzadır bence!” Daha güzel ifade edilemezdi.

*

Büyük bir buluşma, bir şenlikti hafta sonu yaşadıklarımız: En değer verdiğim arkadaşlarımla aynı odada kalmak (Aladağlar için yaptıkları onca güzel iş yanında, dostlukları ve şirin campingleri ile rahatımız için ellerinden gelen herşeyi sağlayan Recep ve Zeynep’e teşekkürler!), yıllardır yüz yüze tanışmak istediğim insanlarla tanışmak, tamamlamak hedefiyle gittiğim koşuyu tamamlamak… Tüm bunlara vesile olan her yönüyle kusursuz bir organizasyona imza atan ORDOS, DKSK, Girgin kardeşler ve Argeus ekibine teşekkür ediyorum. Yarışın aylar önce internette yapılan anonsunda itibaren mükemmel bir iş çıkarttılar. Bu organizasyona dair unutmayacağım bir şey varsa o da gönüllülerin yüzlerinden eksik olmayan gülümsemeleri ve cesaret veren tavırlarıydı. Türkiye’de bu kadar çok iyi insan var mıymış?! Umarım seneye de Aladağlar bir araya getirir hepimizi.

Damdaki kemancı alıntısını son kelimesi eksik; dikkat ettiniz mi? Haydi onu da siz söyleyin, ama aslına bağlı kalmaksızın. Bunca yıl bizi bu dağa, yükseklere bağlayan nedir? Ve o dengeyi nasıl sağlıyoruz?
Sevgiler!

Öğütler

Bugün 2 Temmuz. Bu anma gününde, Uğur Uluocak’ın dağcılık etiğinden ziyade “ev kuralları” kapsamında, öğrencilerine aktarmak üzere tuttuğu kendi notlarını paylaşmak; bu notlara ek olarak Türkiye dağcılığına büyük katkıları olmuş diğer iki kişinin kişinin öğütlerini de sizlerle paylaşmak istiyorum.

Mecit Doğru’nun dağcı “içeriden ısınır”, “dağda ocağı sönenin ocağı söner” gibi ülkemiz dağcılık eğitiminde en çok kullanılan vecizelerini de içeren öğütleri. Souncusu ise Ersin Alok’un Dağlarımız kitabı içinde yer alan Latif Osman Çıkıgil’in nasihatleri. Yorumsuz olarak ilginize sunarım. Güzel günler…

uluocak 12 Kural

Uğur Uluocak’ın 12 Pırlanta Kuralı

Mecit Doğru

A. Mecit Doğru’nun dağcılara öğütleri

Latif Osman Çıkıgil - Kurallar

Latif Osman Çıkıgil’in dağcılar için öğütleri

Aladağlarda geçiş mevsimi: soğuk duş

2014 yılında inanılmaz bir şey oldu, bir sonraki yaz Aladağlar’da bir dağ maratonu düzenleniyordu! Sekiz ay öncesinden plan yaptıracak kadar heyecan verici bu Aladağlar Sky Trail Dağ maratonuna o gün kaydımızı yaptırdık. Karnımda kelebekler uçuşuyordu. Kısa zamanda uçak biletlerini de aldık. Normalde 6 ay öncesinden bir yere uçak bileti alma adetim yoktur. Ama bu sefer başkaydı.

Tabii parkur kolay bir parkur da değil. 45 km yol ve 3,000 metre üzeri irtifa kazanılan bir yarış. Hem de Aladağların çarşaklı, patikalarında… Dolayısıyla Aralık ayının sonunda antrenmanlara başladık. Eski günlerdeki gibi sadece e-posta üzerinden farklı coğrafyalarda yaşayan Aladağlar tutkunu dostlar, her gün Aladağlar için ne yaptığımızı birbirimizle paylaşmaya başladık. Başta burpeesi bol, düz yol koşuları ağırlıklı bir takım antrenmanlar daha sona yerini daha yapılandırılmış dağ maratonu antrenmanlarına bıraktı. Surantrene mi olmadık, mide-bağırsak sistemi mi kalmadı o ayrı konu…

P1200797

Haziran başında ise parkuru incelemek üzere üç kişi Aladağlara gittik. Faaliyetin detaylarına girmeyeceğim. Asıl anlatmak istediğim, banyo yaparken bile ıslanmadım, Haziran’da Aladağlar yağmur ve dolusu altında ıslandığım kadar. Bu unutulmaz tecrübeyi ise Yıldızlı Dağcılar Kulübü (YDK)’nın web sayfasında otomatik meteoroloji istasyonu yanına eklediği webcam harika bir şekilde kaydetmişti. Bu vesileyle Yıldızlı dağcılara ve bu donanıma evinin çatısını açan sevgili Salim ÜÇER’e sonsuz teşekkürlerimi iletmek isterim.

YDK’nın bu girişimi, benim için o kadar heyecan vericiydi ki, henüz hiçbir duyuru yapılmamışken YDK’lı dostum Anıl bana webcam linkini göstermiş, o günden sonra da ben her gün dağda neler oluyor bakar olmuştum. Sevgili dağ severler, bu bir hastalıktır. Arşivlemeye falan başlıyor insan. Sonra ayıkla pirincin taşını.

İşte webcam sayfasından 7 ve 8 Hazirana ait time-lapse görüntüleri, (her bir frame 10 dakikada bir alınmış sitede yayınlanan haliyle olan görüntüler) frameler arası geçiş 0,30 saniye olacak şekilde birleştirdim. Ortaya bu çıktı. Bir de meteorolojiden radar görüntülerini bulup onlardan da bir video yapabilseydim süper case study olurdu…

Özellikle 14 – 16. saniyeler arasında geçen yağış, yukarılarda çok daha can yakıcıydı. Hakikaten süper bir duş almışız :)

Dean Potter

Dean Potter (1972 - 2015) ve köpeği Whisper, Smith Rock State, Park, Oregon.

Dean Potter (1972 – 2015) ve köpeği Whisper, Smith Rock State, Park, Oregon. photo: http://imgkid.com/dean-potter-steph-davis.shtml

1998 – 1999 arası Birleşik Devletlerde yaşadığım sırada, Konya’dan bile düz Kansas eyaletinin Wichita şehrinde; bir gün Kansas Cliff Club diye bir yerde tırmanmış, akşam çıkışta ise Climbing dergisi satın almıştım. Birçok sayfayı fotoğraflarıyla süslüyordu Dean Potter… 1998 yılında Half Dome Klasik KB Yüzünü (VIII+ zorluk!) solo ve büyük bir süratle tırmanmış (4:17) ve Cedar Wright’ın deyimiyle tırmanış paradigmasını yerle bir etmişti. İşte kaya tırmanışı denen şeyi keşfettiğimde, aynı zamanda sınırları zorlayan, çıtayı yükselten Dean Potter’la da tanışmam bir olmuştu. Her yaptığında, “sanat”ında daima yeni bir ifade biçimini keşfetmeye çalışan, özgürlüğe yaklaşmaya çalışan Potter geçtiğimiz gün hayatını kaybetti. Yosemite Vadisinde Taft Point’den uçuş kıyafetleriyle atlayan Potter ve partneri Graham Hunt, daha paraşütleri bile açılamadan ve muhtemelen bir sırt hattına çarparak hayatlarını kaybetti.

Yeni nesil, Valley Uprising ile tanıdı belki Potter’ı. Oysa o Yosemite Vadisinin ve onu da aşan şöhretinin en büyük karakterlerinden biriydi. Bir neslin üzerinde büyük izler bıraktı. Bu unutulmaz tırmanıcının iki kaya formasyonunu ip üzerinde yürüyerek geçişini nasıl hayal ettiğini anlatan şu sözlerini paylaşmak isterim:

Yaptığımı bir fotoğrafmış gibi gördüm.
Yukarıya, duvara baktım veyahut kaya yapısındaki açıklığı gördüm.
Sonra içine girmek istedim.
Sonra da aklımda anlık bir görüntü oluştu.
Ve onu yaşadım.

Potter ve sanatıyla başbaşa bırakıyorum sizleri. Büyük üzüntü içindeyim…

Kitap: Aladağlar tırmanış, yürüyüş ve tur kayağı rehberi

İnce, R., 2014 (2. Basım). Comprehensive Guide to Aladaglar: Climbing, Trekking, Ski Touring. Ada Ofset, 229pp. 50 TL

Kütüphaneme yeni bir rehber kitap ekledim. Hem de Aladağlara dair! Her geçen gün artan rehber kitapları görmek beni çok mutlu ediyor. Hele, kaliteleri git gide artan spor tırmanış rehber kitaplarını…

Bu kitap, 1993 yılında Denis Condevaux ve Pascal Duverney’nin Aladağlarda açtıkları alpin spor ve spor rotalarla başlayan, ardından İnce ailesinin Kazıklıali ile Pınarbaşı kanyonlarında yıllar içinde geliştirdikleri rotalara kadar geçen süreçte, 450’ü aşkın rota bilgisini aktaran çok önemli bir kaynak. Kitap, Avrupa’nın çok kaliteli rehber kitapları vardır ya hani, mesela Fontainebleu rehberleri, işte onlara aratmayacak bir kalitede hazırlanmış ve basılmış. Harika fotoğraflar, detaylı topolar ve yer bulduru çizimleri gibi görsel yönlendiricilerle bütünlük sağlanmış. Ayrıca tur kayağı ve yürüyüş rota bilgilerini de içermesi çok önemli bir yenilik. Beni mutlu eden bir konu da reklamların azlığı. Kitapta toplam 9 sayfa reklama ayrılmış, ki bunların üç tanesi ön kapak içi ile arka kapaklarda. Dolayısıyla dikkatiniz dağılmadan sayfaları takip edebiliyorsunuz.

Kitapta çok fazla olumsuz yön bulamadım. Ufak tefek eksiklerden bahsedebilirim ancak. Mesela kitap sonuna kaynakça konmamış, ör. içeride atıf verilen Tüzel’in kitabını sonda da belirtmek iyi olabilirdi. Buna ek olarak Tunç Fındık’ın “Aladağlarda 50 rota” kitabı da ek okumalar arasında gösterilebilirdi. Bir de son olarak konaklama konusunda yol üzerinde bulunan bir iki opsiyondan da bahsedilebilir.

Sonuç: kitaba göz gezdirirken zincirlerimi kırıp soluğu Aladağlarda almak istedim. Bir ömür boyu tırmanıcak alanlar yaratan tüm Aladağlar kaşifli ve emektarlarını ve de bu önemli kaynağı meydana getirdiği için yazarı kutlarım.

Torre ve Yosemite

Bir dağ filmleri festivali daha sona erdi. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. Türkiye gibi kurumsallaşma sorunları olan bir ülkede, 10 sene boyunca, hem de hedef kitlesi oldukça hızlı bir şekilde değişen bir festivali istikrarla yapmak hiç kolay bir iş değil… Bu sene festivale tek gün katılabildim. Dağ ve Tırmanış gecesi kapsamında “Cerro Torre” ile “Vadi İsyanda” filmleri, azımsanmayacak bir doğa sever topluluğunun katılımıyla gösterildi. İki film de dağcılık tarihinde büyük öneme sahip konuları ele alıyor.

İlki, Lionel Terray’ın “imkansız dağ” olarak addettiği Cerro Torre’nin, Genç spor-tırmanıştan-dönme-alpinist David Lama tarafından üç ekspedisyonluk süre zarfında, kuşatma taktikleriyle başlayıp serbest çıkışını gerçekleştirdiğinin hikayesini anlatıyor. Filmde yer alan görüntüler gerçekten çok etkileyici. Filmin olay örüntüsü de oldukça iyi kurgulanmış. Ancak, film Cerro Torre ile ilgili hemen her konuya değinmekten kaçınmamış. Oysa, sadece Torre’yi merkeze alan bir dağcılık tarihi anlatısı yapmak mümkün; bu dağ, dağcılık etiğinin neredeyse tüm tartışmalarını içine alacak denli talihsiz bir sembol haline gelmiştir. Neredeyse antik Yunan efsanelerinde olacak cinste, güzelliğinin başına işler açtığı bir kadın gibi… O yüzden Maestri ve Egger’in tartışmalı 1959 çıkışı, Kompressör rotası ı açmak için geri dönüşü, ilk çıkış için verilen mücadele vs. çok havada kaldı bence.

İkinci film ise, bir solukta izlenen bir tempoya sahip. Yosemite vadisinin nasıl tırmanış sporunun kaderini değiştirdiğini ve değişen Zeitgeist ile nasıl katmanlarca kültür ürettiğini ele alıyor. Film arşiv fotoğrafları, bunların üzerinde yapılan efektlerle canlandırmalar, müzikleri ve hikaye akışıyla son derece eğlenceli bir yapıma dönüşmüş. Ama, bu filmde ben en rahatsız eden şey, sanki duvar tırmanışının ve serbest tırmanış etiğinin bir Amerikan icadı olarak öykülenmesi oldu. Bildiğiniz üzere, duvar tırmanışları, doğu Alp ekolünün icadıdır. Kaya tırmanışına ruhunu veren, onu dağcılık için bir antremandan çıkartan 19. yy sonunda İngiltere’nin Lake District, Saksonya’nın Elbzandstein, Paris’in ‘Bleu tırmanıcıları, Mummery, Winkler, Münich ekolu ve onlarca diğer tırmanıcı ile birlikte tabii ki Preuss’tur. Bu anlamda film, tırmanışın Avrupa mirasını Salathe’nin İsviçreli olması dışında değinmiyor bile. Amerika kökenlerini ise, Muir’den sadece filmin ortasında bir cümlede ve filmin sonunda bir eski fotoğraf ile değinerek soysuz bırakmış oluyor. Kısaca film, renkli bir görsel anlatı için kaya tırmanışının en müstesna tarihçesini sümen altı etmiş oluyor. Yine de seyretmeğe değer tabii ki. Sonuçta 60’lardan günümüze kadar geçen tarihi, tasnif ederek aktaran eğlenceli bir yapım.

Evet, bir sene daha beklemek zorundayız. Umarım seneye birbirinden güzel yapımlarla dağseverlerin bir araya geleceği yeni bir organizasyonda buluşacağız. Herkes tırmanış dolu günler…

Ali Vehbi (Türküstün)

Dağcılık tarihine meraklı olanlarımız, muhakkak şu cümleye rastlamışlardır “İlk Türk dağcısı olarak bilinen isim, Ali Vehbi Türküstün’dür”1. İnternette yer alan bilgiler, hızlı biçimde kopyalanınca, malesef ne konunun aslına dair referansa ulaşılabiliyor, ne de bilginin gerçekliğini sorgulamak mümkün oluyor; çünkü herkes kullandığı için yazanın gerçek olduğu konusunda uzlaşılmış oluyor. Ali Vehbi Bey, Mont Blanc’a çıktığı bilgisinin kayıtlı olduğu ilk Türk vatandaşı. Diğer taraftan, ilk Türk dağcısı olduğunu söylemek de epey iddialı. Ali Vehbi Beyle ilgili, yakın zamanda yakın bir arkadaşımın -ki merhumun Aşiyan mezarlığında kabrini bulmak için soğuk bir kış günü epey bir macera yaşadığını biliyorum- iyi bir derleme yapacağını biliyorum. O yüzden sözü uzatmayacağım. Burada sadece eski bir Cumhuriyet gazetesi haberi2 ile Ali Vehbi Bey’i kısaca tanıtmak ve anmak isterim. Kendisi hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler Mehtap Bağlıoğlu’nun makalesini okuyabilirler3.

Bu arada bilen varsa lütfen şu soruya yanıt versin, acaba Dağcılık Federasyonumuz Türkiye dağlarındaki bir zirveye Türküstün adını verdi mi?

Ali Vehbi Türküstün 4810 METRE OLAN ALPLERİN ZİRVESİ MONT BLANC zirveye 64 yıl önce ulaşmıştı… Erdoğan Arıpınar

Dağ sporlannın Türkiyede resmen bağımsız federasyon haline gelmesinden tam 64 yıl önce genç bir Türk dağcısı ALİ VEHBİ TÜRKÜSTÜN, Alplerin en çetin ve şöhretli dağı 4.810 metrelik Mont Blanc’a Türk bayrağını dikmeyi başarmıştı. Yaptığım araştırmalara göre, binlerce dağcının hayatına malolan Mont Blanc’a ilk Türk 1902 yılında 6 kişilik bir ekiple birlikte çıkmayı başarmıştır. Mont Blanc’daki özel defterin 1902 tarihini taşıyan sahifesinde Ali Vehbi’nin de imzası bulunmaktadır.

ALİ VEHBİ TÜRKüSTÜN KİMDİR? 29 haziran 1937 günü lise kitapları için toplanmış olan komisyonda görev başıda iken vefat eden Prof. Dr. Ali Vehbi Türküstün 1877 yılında Alanya’da dünyaya gelmiştir. Mahmut Seydi köyünden Hamdullah Erain Paşa’nın oğludur. Yüksek tahsilini Fransa’da Montpellier üniversitesinde yapan Ali Vehbi, 1902 de ilmî lisans, 1903 te tıp doktoru diplomalarını almış, tezlerindeki üstün başarıdan dolayı “Yüksek Liyakat Ödülü”nü kazanmıştır. Yurda dönüşünde Adana, Şam, Beyrut’da gorev almış, 1919 da İstanbul Üniversitesine intisab ederek yıllarca profesör doktor olarak çalışmıştır. Cihan Harbinde davet edilmediği halde gönüllü olarak orduya katılan Ali Vehbi, Bahriye Nazırı Cemâl Paşanın maiyetinde yüzbaşılığa kadar yükselmiştir.

DAĞCILIK HEVESİ Güneyin dev dağlarına yakın doğan Ali Vehbi, gençlik günlerinde dağcılığı sevmiş, Fransa’da ve İsviçre’de dağ ekiplerine katılmış, diploma aldığı 1902 yılında Mont Blanc’a çıkmayı başarmıştır. Soyadı Kanunu çıkınca adını, dağlara uygun olsun diye, «Türküstün» alan Ali Vehbi, 1937 de görev başında vefat edince oğlu Heykeltraş Resam Şinasi Türküstün, babası vatansever dağcının kabrini dağ motifleri arasmda yapmıştır.

BİR JEST = Şimdi genç Dağ Sporları Federasyonundan yurdun güneyinde fethedilmemiş bir tepesine Mont Blanc’a ilk tırmanan türkün adını (TÜRKÜSTÜN) vermelerini bekliyoruz.


  1. TDF, Tarihçe. Son erişim: 24-4-2015. url: http://www.tdf.gov.tr/?page_id=4237 
  2. Arıpınar, E., 1966. Cumhuriyet Gazetesi, 11.8.1966, s.8. url: http://www.cumhuriyetarsivi.com/katalog/192/sayfa/1966/8/11/8.xhtml 
  3. Bağlıoğlu, M., 2013. Ali Vehbi Türküstün’ün İlm-i Müstehasat Cedveli ve Türk Paleontoloji tarihindeki yeri. Dört Öge, 2(4). url: https://www.academia.edu/ 

Saflığın Etiği

Yine de bütün deneyim seyahat edilmemiş dünyaya doğru
Parlayan bir kemerden ibarettir,
Ben hareket ettiğim zaman, sınırları her zaman ve her zaman solan.

Ulysses, Alfred Lord Tennyson (çeviri: Vehbi Taşar)

Yapmayı çok sevdiğim şeylerden birisi dağcılıkla ilgili çıkan akademik makaleleri araştırmak ve okumaktır. “Dağcılıkla ilgili bilimsel akademik çalışma olur muymuş?” demeyin, o kadar çok ki! Tarihinden sosyolojisine, davranış psikolojisinden modernizm araştırmalarına, kültür çalışmalarına ve felsefeye çok çeşitli araştırmaların yapıldığı bir alan dağcılık. Bir kere varlığı ve kurumsallaşması bile tamamen modernizmin ortaya çıkması ve paradigmasının yerleşmesine paralel. Dolayısıyla insanlık tarihinin önemli bir köşe taşına ait ve ona özgül bir iştirak olması münasebetiyle kontrollü sayılabilecek bir alan.

İş yoğunluğun nedeniyle bulduğum makaleleri maalesef arşivlediğim hızla okuyamıyorum. Ama muhakkak makale özetlerini tarıyorum. Bazı çalışmalar gerçekten çok özgün olabiliyor, bazıları ise boktan. Ama olsun, bilim ve öğrenmek böyle birşey… biriken veri, uzun tartışma ve mantık süreçleri ile işlendikten sonra bilgiye dönüşüyor; bunun sonucunda, dağcılık özelinde konuşacak olursak, kendimi tanımam için bana daha fazla yardım sağlıyor. Yine üzülerek söylüyorum ki bu gibi çalışmalar ekseriyetle yurt dışında yapılıyor. O yüzden hem araştırma hem de bulguları değerlendirme konusunda en az bir yabancı batı dili bilmekte fayda var; çünkü dağcılık Batı’nın kültürel ve coğrafi etki alanında doğduğu ve kültüre derinlemesine nüfuz ettiği için, Alp ülkelerinde araştırılan ve günümüzün akademik dili olan İngilizce ile ifade edilen bir yayın ve yayım alanına sahip. Bugün biraz dağcılık etiğinden bahsetmek istiyorum ve elime dört ay önce geçip, bir türlü tüm kaynakçasıyla hakim olamadığım ama temel mesajını anladığımı düşündüğüm, Jon F. Gordon’un “Yöntem ve Amaçlar: Dağcılık Söyleminin Gizemlileştirilmesi” başlığını taşıyan makalesinden bahsetmek istiyorum 1.

Bloğu takip edenlerin çoğunun belki fark ettiği gibi, dağcılıkta en yüksek etik şiar, “saflık”tır2. Bu eski tartışmalarda “stil/biçim bakımından saflığı” olarak da yer alır (ör. 20. yy başında Preuss’un ortaya koyduğu etik tartışması3 ). Dağcılık etiğini anlayabilmek için tarihe hızlıca bir göz atmamız ve çevre koşulları ile doğal malzemenin insan tarafından nasıl algılandığını ele almamız lazım. Ama buna çok vaktimiz olamayacak. Fakat özetlemek gerekirse, dağcılığın 1854 – 1865 arasında Alplerin tüm önemli zirvelerinin “ilk çıkışlar” ile “fethedildiği” Altın Çağından sonra, daha az bilinen zirveler için ilk çıkış mücadelesi süregelmiş; ardından Alplerin daraldığı düşünülen dağcılık potansiyeli, alpinistleri dünyanın çeşitli dağ silsilelerine gitmeye mecbur kılmıştı. Eski kıtada kalanlar, özellikle Dolomitlerin tırmanıcıları ve Münich okulu, mücadeleyi daha zorlu rotalara çevirmiş; böylelikle “özgün” ve “zor” kelimeleri dağcılık başarılarını belirleyen değerler haline gelmişti.

Zorluk, rotaların zorluk derecesi ile veya kullanılan teçhizatın rotada asla avantaj sağlamaması gerekliliği prensibine dayanır. Özgünlük ise, haritadaki boşlukların gitgide azaldığı dünyamızda hayal edilmesi zor hatların tırmanılması ve daha evvel konmamış hedeflerin (artan risk ile birlikte) realize edilmesi ile sağlanabilmektedir. Dolayısıyla, zorluk ve özgünlüğü birleştirdiğiniz zaman, dağcılıkta en uç etik önermenin yüksek dağların çok zor teknik rotalarında serbest solo haline gelmiş olduğuna kanaat getirmek güç değil. Nitekim, Preuss, Bachar, Messner, Kukuczka, Huber kardeşler ve Steck’in yaptıkları da bunu aşağı yukarı gerçeklemektedir. Everest’e tırmanmak için süregiden yarışta George Finch, saflık söylemini şu şekilde ele almaktadır 4:

Soğukla mücadele etmek için özel yapılmış giysiler kuşanmamız gerçeği kimseyi gücendirmez; [Everest] dağında neredeyse hayat kurtarıcı konuma sahip termoslarımızın önemini kimse reddetmez; kimse uyarıcı kullanımı veya özel tasarlanmış yiyeceklerimizin, güç ve enerji sağlaması durumuna karşı gelmez; insanın içine işleyen rüzgarların aşırı soğuğuna karşı ve güneşin ultraviyole ışınlarından gözümüzü korumak için kullandığımız gözlükleri istisnai olarak algılamaz; tükenmiş bir dağcıyı canlandıran kafein kullanımı eleştirilmez. Kısaca, eğer bilimsel araştırma, oksijeni tablet halinde kolayca yutabileceğimiz hale getirmiş olsaydı, hiç kimse Everest tepesine tırmanmak için oksijen kullanımına bu denli sert bir ihtilaf getirmezdi, ve kimse oksijen desteğini “yapay, hileli, sportmenlik dışı, ve İngiliz olmayan” şeklinde yaftalamazdı.

Bu İngiliz-olmayan lafı, George Mallory’ye bir yanıttır. Finch, oksijen desteğinin teknolojinin kültürün içselleştirilmesi açısından ele alıyor ve aslında önemli bir toplumsal eleştiri yapmış oluyor bu sözleriyle. Gerçi, oksijen kullanımı için kendine bahane de yaratmaya çalışıyor, o ayrı mesele. Franz Nieberl, Paul Preuss’a verdiği yanıtta şöyle der5:

Tamamen saf biçimde tırmanmak için, sportmence ve yardım almaksızın, [Preuss] aynı zamanda tırmanış ayakkabılarını da reddetmelidir; sahiden, çivili ayakkabıları kullanmayı bile kabul etmemesi gerekir zira çiviler yapay yardımcı olabilir. Yoldan çıkmamış bir sporcu, kayaya adımını attığı andan itibaren çıplak ayak tırmanmalıdır. […] Fakat böylesine “saf, kusursuz” bir sporcu yoktur.

Kısacası insanoğlunun bilişsel gelişiminde devrimsel niteliğe sahip olan alet kullanımı ve yapımı, insanı doğasını geri çevirilmez biçimde değiştirmiş bir olgu olarak dağcılıkta da karşılığını bulmaktadır. Ve doğala öykünme, bir etik tartışma olarak bu alan dahilinde tartışılabilir. Gordon, makalesinde, insan ve teçhizat dualitesinin altını çizmek için cyborg tanımını kullanıyor: “Frohlick’e göre saf [tırmanış] stiline duyulan nostalji, geniş bir yelpazede karşımıza çıkan çok gelişmiş teknik tırmanış aletleri, kamp ekipmanları ve 20.yy’da ortaya çıkan diğer teknolojilerle ters düşüyor” derken, makine ve organizma melezi, yani sibernetik bir organizmaya dönüştüğümüzden bahsediyor6. Gordon, şöyle bir saptamada bulunuyor, dağcılar insan bedeninin doğal kapasitesini artırmak için teknolojiye ihtiyaç duyarlar, fakat bu teknolojinin önemini gizlemek için amacın/motivasyonun saflığına odaklanırlar. Cyborg oldukları ölçüde saflıktan acizdirler; saf olmadıklarını kabul etmekten aciz oldukları için de, kültürün doğaya hakim olduğu bir düzeni sürdürürler. Nasıl, tez cümlesini beğendiniz mi? Ben bayıldım.

Bu en sonda yer alan tez cümlesi, dağcılığın ne ölçüde modernizmin bir yan ürünü olduğunu tartışmamızın kapısını açıyor ve kendi saflık saiklerimizi düşünmek konusunda kışkırtıyor. Aydınlanma felsefesinin en meşhur temsilcisi Kant, “Aydınlanma nedir? sorusuna bir yanıt” makalesinde “aydınlanma, insanoğlunun kendinden kaynaklı gelişmemişliğinden kurtulmasıdır. Gelişmemişlik kişinin kendi kavrayışını başkalarının rehberliği olmadan kullanmasıdır. Bu gelişmemişlik kendinden kaynaklıdır eğer ki sebebi kavrayış eksikliğinden değil, fakat onu kullanmak için bir başkasının rehberliği olmaksızın kararlılık ve cesaret gösterememektense. Bu yüzden aydınlanmanın sloganı: Bilmeye cesaret et! Kendi zekana güvenmek için cesaretin olsun” der7. Çok ilginçtir, Kant, Alpinizmin kurucu olarak addedilebilecek Cenevreli bilim adamı Horace Benedict de Saussure’ün dağlarda bilgiyi aramak üzere gösterdiği cesaretten ötürü, pek şöhretli eleştirilerinin üçüncü kitabı “yargı gücünün eleştirisi”nde onu önemli bir konuma yerleştirmişti8: cesareti ile bin bir tehlikenin kol gezdiği dağları anlamaya ve anlatmaya çalışarak insanlığı aydınlatmaya çalışan Herr de Saussure…9

Kant, güvenli bir yerden bakıldığında kat kat balkon yaparak yükselen yamaçların, yanardağların, okyanusların, ve yüksek şelalelerin doğanın kudretini sergilediğini, ve insanın “kendi içinde farklı tür bir direnç, bir karşı çıkma kapasitesini keşfetmesine izin verdiğini” ifade ediyor10. Estetik duyumsama ölçüsünden aciz olan insan, akli melekeleri sayesinde kendi sonsuzluğunu birim olarak kabul ederek, böylece doğada yer alan her şeyi ufacık kılan, ve böylece kendi aklının doğaya karşı üstünlüğünü gören bir kavramsal çerçeve oluşturuyordu. Aslında, ta Descartes’ın insan ile doğa ayrımını da bu bakış açısıyla değerlendirebiliriz. Günümüzde, ilerlemeci kalkınmayı da aynı şekilde; tabi bu ikincisinde, dünya ve kaynaklarının insanlar için yaratıldığı uhrevi düşüncesini de yadsıyamayız… Özetle, aydınlanma düşüncesi, insan kültürünü doğanın üzerine çıkartarak bir hiyerarşi kurguluyordu (bakalım konuyu dağcılığa bağlayabilecek miyim :) Bazen böyle oluyor vallahi sevgili okur, n’apacağımı şaşırıyorum). Gordon, konuyu şöyle özetliyor (benim yerime) “Kant için, aklı kullanmak koşuluyla, kültürün doğaya rasyonel bir egemenlik kurması, kültürün oluşmasının da temelidir.” Bunun için önce yüceliğin ortaya konduğu bir ön kültüre ihtiyaç vardır, aydınlanma bunun aşılmasıyla mümkün olur.

Bir önceki yazımda, ejderha avcılığı sayesinde dünyanın büyüden nasıl arındığını hatırlayın11. “Aydınlanma, büyünün bozulması, sekülerleşme, rasyonalizasyon, kendini ortaya koyma” sıralamasını izleyen bir modernizm sürecinden bahsediyoruz özetle. Ki Hansen, bunu kendi başına bir mit-oluşturma olarak adlandırıyor12. Gordon’un yukarıda ortaya koyduğum dağcılık söyleminin yeniden inşasındaki ortaya koyduğu çelişkiyi, modernizme işte tam da burada bağlıyor. Dağcılığın ortaya çıkması için yüceliğin nasıl önemli bir yeri varsa, dağcılık söyleminde saflığın ortaya çıkması için de teknolojinin yeri neredeyse aynı. Yani bir ön-kültürel dönemi temsil ediyor. İşte Gordon’un makaledeki özgün saptaması tam da budur. Boardman ve Tasker’in Changabang dağının batı yüzü çıkışlarından ön-kültürü aşma önermesini alıntılarsak: “şehirde çalışmak, yüksek bir dağa tırmanmaktan çok daha fazla dayanıklılık ister. çocukluk hayallerinizdeki umutları ve hevesleri ezen ve batı medeniyetinin çarkında ufak bir dişli olmaya yontan günlük rutine biat etmek çok daha fazla dirayet ister”13.

Gordon, bu radikal kararın gereği olan yüksek dağlara tırmanmak için, Boardman ve Tasker’in şehir kültürünü terk etmeleri gerektiğini, yücelik ile irtibat kuracakları dağlara ulaşmak üzere şehri terk ederken, teknolojik hazırlık yapmaları gerektiğini ve bu teknolojilerle birlikte kendilerini dağlara götürmek için yine insan kültürünün bir parçası olan ulaşım teknolojilerini kullandığından bahsediyor. Yani, arzu ettiği yüzleşmeyi sağlamak için kültürü bir merdiven olarak kullanmak ardından, yukarı çıktığından merdiveni aşağı atmak…14 Boardman, tırmanışlarının ne kadar özgün ve saf olduğunu anlatırken, eski ekspedisyonların ne çok teknolojiye ihtiyaç duyduklarına dikkat çekiyordu: Kuşatma taktiği, kullanılan sikke ve sabit hatların miktarı, kullanılan boltları ve toplam bütçe. Oysa, sadece iki kişi olarak ve Japon ekspedisyonundan çok daha az malzeme ile aynı çıkışı yapabilmişler ve bunu onlarla tam bir zıtlık oluşturacak şekilde telaffuz ediyorlardı. Öte yandan, Boardman ve Tasker’ın döşedikleri sabit hatlar, kurdukları ara kamplar ve bunlar arasında yaptıkları sevkiyatlardan bolca bahsederler. Yani, aslında motivasyonun saflığı, yöntemin saflığını gizlemekteydi. Changabang eski bir örnekse, dilerseniz David Lama’nın birkaç sene önce Cerro Torre’nin serbest çıkışını yapacağım diyerek Red Bull organizasyonu ile gerçekleştirdiği tırmanışa bakabilirsiniz. Orada da amacın saflığı, prodüksiyonun kirliliği ile büyük bir tezat oluşturmaktaydı15.

Günümüzde sınırlar vadedilmiş topraklar değil, ne de adım atılmamış geçitler ve ardındaki gizemli vadiler… Çok fazla yol, bir o kadar da yazılı kaynak var; ancak keşfedilmeyi bekleyen yalnızca dağcının iç dünyası.

diyor Boardman. Bu sayede özgünlük ve motivasyon tercihlerini daha farklı bir düzeye taşıyor. Onu tekrar mistikleştiriyor. Kendi alt-kültürüne hapsediyor. Bu noktada makaleyi bir kenara bırakmak ve meraklı okuyucuyu metnin kendisine başvurmaya davet ederim. Elbette bir çoğumuz serbest tırmanışımızın gerekçesini tanımlarken, modern dağcılığı tanımında olduğu gibi, saiklerimizdeki saflığı öneriyoruz. Elbette, dağcılık saiklerimizin aşırı karmaşık; illa gerekçeli olması gerekmiyor. Sonuçta adamın teki ne demiş, “çünkü o orada”. Veya Shipton’ın sözlerindeki gibi “[…] Nihayetinde, kendi başına tatmin edici bir hayat tarzını [dağlarda kendine yeter biçimde yaşama] deneyimlemek, hiçbir inancın, hiçbir kozmik felaketin bizden mahrum edemeyeceği mülklerimizdir. Hiçbir şey, bir an bile olsa sonsuzlukta gerçekten yaşamış olduğumuz gerçeğini değiştiremez”16. Ama etiği iyi anlamak ve verdiğimiz kararları etik perspektifinde temellendirmek istiyorsak, etiğin kurallar kitabı olmadığını da anlamamız gerekiyor. Etik dediğimiz iyi/doğru uygulama ise eğer, bu zamana ve mekana bağlı kocaman bir tartışmalar bütünüdür. Fakat bir tek prensip üzerinde anlaşacaksak eğer, o da tutarlılık olsun. Eğer saflıksa, hem amaç hem de yöntemlerimiz saf olsun. Eğer değillerse, bunları söyleyebilmeyi becerelim. Sadece dağcılıkta değil, yaşamın tüm alanlarında.

Dipnotlar


  1. Gordon, J.F., 2006. Means and Motives: The Mystification of Mountaineering Discourse. Postcolonial Text, v.3(2), pp. 1 – 14. 
  2. “purity of style”; purity, hem saflık ve temizlik anlamı taşır aynı zamanda namusluluk anlamına da gelir. Ben, her iki anlamı da barındıran geniş bir saflıktan bahsediyorum. Yani hem yöntemin saflığı hem de saiklerin saflığı. 
  3. Özbakır, A.D., 2012. Preuss’u Nasıl Okumalıyız. tirmanis.org, url: http://tirmanis.org/alpinizm/genel/preussunasilokumaliyiz.html 
  4. Mitchell, I.R. ve Rodway, G., 2011. Prelude to Everest, Luath Press. 
  5. Burks, R., 2012. Sikke tartışmaları derlemesi: Nieberl’in Preuss’a yanıtı. url: http://issuu.com/randisi/docs/mauerhakenstreit_complete_illustrated 
  6. Gordon, J.F., loc. cit., s.2. Gerçi, hem bu “cyborg” tanımı hem de Finch’in yukarıdaki yorumu birleştiğinde, insan kapasitesinin teknoloji ile güçlendirmenin, doğal ve yapayı kolayla ayırt edilebilen bir hal alıyor. Fakat, özellikle yapay zeka tartışmalarında özellikle Searle’ın donanım (hardware) yerine “wetware”, yani biolojik-eklentiyi tartışmaya katarsak, acaba işin içinden nasıl çıkarız merak ediyorum. Çünkü, bu sefer cyberpunk giibi bir distopyada dağcılığa yer bulamıyorum :) [cyberpunk, bir distopya türü olara yükksek teknoloji ve düşük hayat standartını yansıtır ya…] 
  7. Kant, I., 1784. Beantwortung der Frage: Was ist Aufklaerung? Berlinische Monatsschrift. İngilizce tercümesi Nisbet, B., 2009. Penguin Books. 
  8. “Böylece iyi kalpli ve ayrıca duyarlı Savoy köylüsü (Bay Saussure’ün aktardığı) buzla kaplı dağların müritlerine aptal demekte bir sakınca görmezler. Kim bilir bu sözleri sarfeden tamamen haksız mıdır, eğer gözlemci kendini tehlikeye maruz bırakarak, ki birçok seyyah nadiren bunu yapar, yalnızca boş zamanını değerlendirmek üzere, veya bir gün duygulandırma yeteneği ile olanları tasvir edebilmek için kendini tehlikelere atar? Fakat amacı insanlığın aydınlanmasıdır, ve bu mükemmel insan [Saussure] tecrübe ettiği ruhu yükselten anlamı pazarlığın parçası olarak okuyucularıyla paylaşmaktadır”, Yargı Gücünün Eleştirisi, Bölüm 29. 
  9. Ayrıca bkz. Özbakır, A.D., 2014. Vahşi doğa, dağcılık ve estetik algısı. Dağdelisi. url: https://dagdelisi.wordpress.com/2014/12/08/vahsi-doga-dagcilik-ve-estetik-algisi/ 
  10. Hansen, P. H., 2013. The Summits of Modern Man: Mountaineering after the enlightenment. Harvard University Press, x+380pp. Alınt, s. 112 
  11. Özbakır, A.D., 2015. Ejder Avcıları. Dağdelisi. url: https://dagdelisi.wordpress.com/2015/04/16/ejder-avcilari/ 
  12. Hansen, P. H., op. cit., p. 3. 
  13. Boardman, P. 1976. The Shining Mountain: Two men on Changabang’s West Wall. 
  14. Aynı Wittgenstein’ın, Tractatus’ta metafiziği ortadan kaldırmaya çalışırken, metafiziği bir merdiven olarak kullanması gibi. 
  15. Aslında, tartışmaların tüm yelpazesinde, yapay yardımcılar ve doğallık arasındaki dereceydi kavganın konusu. Yani, Preuss sıfır tolerans gösterirken, Nieberl üç sikke çakayım diyordu; Piaz ise onlarca. Maestri ise yüzlerce… 
  16. Shipton, E.E. ,1943. Upon that mountain.