Ballıkayalar!a övgü

Lise’nin ikinci sınıfındaydım. Birkaç arkadaş Aikido öğrenmek için kendimize iyi bir hoca arıyorduk. Bir gün Kadıköy pasajının en alt katına düştü yolumuz. Şimdi hiç hatırlamıyorum nasıl orayı bulduğumuzu. Güler yüzlü, çok düzgün konuşan ve epey yapılı bir adam vardı masanın arkasında: Serdar. Uzun uzun bize Aikido felsefesini anlattı. Sonra bir ara konu doğa yürüyüşü ve kampçılığa da geldi! Neyse, kendisi ders verebilecek düzeydeymiş fakat vermiyormuş. Ama ağabeyi Selim, Cihangir’de yeni açılmakta olan “Kuzey Yıldızı”nda ders vermeye başlayacakmış. Selim’in telefonunu alıp (tabii ki sabit hat!) Serdar’a veda ediyoruz. Çıkışta Erdem’le konuşuyoruz. İçimizden bir ses bu Selim’in düzgün biri çıkacağı yönünde. Sonra Serdar’ın kampçılık ve trekking’e bağladığı nokta vardı ya, işte Erdem’le bunlardan konuşuyoruz. Erdem Robert Lisesinde okuyor. Bir beden eğitimi öğretmenleri varmış, onları kaya tırmanışına götürmüş. Erdem diyor ki, ben trekkingden çok kaya tırmanışına eğilmek isterim… Bütün bunlar olurken ben üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Kuzenimin bir arkadaşı var, daha sonra kendimi çok yakın hissedeceğim ve beraber birçok bisiklet macerasını paylaşacağımız: İlhan. İlhan İTÜ Elektronik mezunu ve Fizik ile çift anadal yapmış. Sonra fizikte devam etmeye karar vermiş. Bana fizik dersi verirken bir yandan Boğaziçi fizik bölümünde doktora yapıyor. İşte onunla da konuşuyorum bir yandan. Aikido, trekking, tırmanışdan bahsediyorum. O da meğer tırmanış yapmaya başlamış. Hisar kampüsündeki “kısa kayaya” gidermiş… Bazen evren sizin için sanki uygun koşulları kurgularmış gibi, yakınınızdaki insanların sizin belki tutkuyla bağlanacağınız birşeyleri yaptığını öğrenirsiniz ya. Her gün bir başkasından. İşte ben buna şaşar kalırım.

Kuzey yıldızı çok garip bir yerde. Karaköy’den Boğazkesen’den yukarı çıkıyorsunuz, kasatura sokak falan var boğazkeseni kesen. Biraz yukarda sağdaki sokağa giriyorsunuz. Cihangir ile ilk tanışmam. Kuzey yıldızının tadilatı henüz bitmemiş ama sanki bir pagodaya girmiş hissini veren ve uzakdoğu usulü panel kapıyla ana girişten ayrılan bir iç avlusu var. Selim’le tanışmak ve yaz boyunca yoğunlaştırılmış bir Aikido dersi almak için program yapmaya gitmişiz oraya. Şansıma balıkadamlar kulübünden tanıdığım ve öğretmenlerimden biri olmuş Güneş’le karşılaşıyorum. Güneş bir arkeolog ama mesleğini yapmıyor. Fakat çok bilgili ve çok hoş sohbet bir adam. Gitgide soğuk ve bulanık resim benim için canlanıyor. Sevmeye başlıyorum birden bulunduğum yeri. Güneş Tai-Chi dersi alıyor, bir yandan da çeviri yapıyormuş orada. Sonunda Selim ile buluşuyoruz.

İlk intiba çok belirleyici. Selim dev gibi bir adam! Kafasının üst kısmı çıplak ama arkadan bir at kuyruğu var, bayağı da korkutucu. Hani Aikido öğrenenler sürekli “bileğimi tut, bak şimdi” derler ya, Selim derste bize bileğini tutturacağı zaman tek elimle kavrayamıyorum, iki elle ise ancak kavuşuyor ellerim, sıkı tutmak bir hayal. Serdar’ı gördükten sonra, Selim tam bir tezat gibi geliyor bana. Fakat adam çok ciddi bir öğretmen. Bir de aslında dojo dışında komik de biri. Haftanın üç günü, gün aşırı gitmek üzere anlaşıyoruz. Selim bizim grubumuza bir kişinin daha dahil olacağını söylüyor. Adı Ulaş’mış. Yıldız teknik üniversitesinden bir çocuk. Dağcılık ve kaya tırmanışı yapıyormuş (bak sen!). Selim’de yaparmış (hadi canım! Bir hafta içinde İstanbul nüfusunun tamamı kaya tırmanışına mı başlamış yahu! Yıllardan 1997). Hatta Ballıkayalar diye bir yerin müdavimiymiş. Kendisi dik duvarlara ipsiz tırmanmaya çalışıyormuş. Fakat geçen senelerden birinde Davul adında bir rotayı böyle ipsiz mipsiz çıkarken düşmüş ve vadi tabanına kadar yuvarlanmış. Artık kafamda taşlar yerine oturuyor: Bu Selim’e karşı dikkatli olmak lazım.

Sonunda dersler başlıyor ve biz hayatımızın en eğlenceli dönemlerinden birini yaşıyoruz. Cihangir’de bir avuç lise çocuğu ve bir deli sensei ile tahta kılıçlarla antremanlar yapıp (bildiğin ergen erkek çocuğu işte), Samurai ve Ninja hikayeleri dinleyip, dojonun duvarında duran yaşlı Morihei Ueshiba’nın bir gözü sol duvara diğeri sağ duvara bakan haline hayretle bakakalıyorduk. Ulaş bir yandan bir takım dağcılık hikayeleri anlatıyor, Güney Amerika volkanlarına gideceklerinden bahsediyordu. Ben de yanardağcılık diye birşey mi var diye dalga geçiyordum… Fakat Ballıkayalar bu sohbetlerin muhakkak bir yerinde geçiyor yine. Perküsyon falanca rota diyorlar… Ulaş galiba anlatıyor, bu Selim Ballıkayalar’a yanında kılıcını götürürmüş. Bir gün oralardan bir köylü buna kafa tutmuş, bıçak çekip ben buralarım delisiyim lan demiş. Selim’de buna karşılık çekmiş kılıcını zavallıyı köyün ağzına kadar kovalamış.

O zamana kadar hiç gitmediğim Ballıkayalar benim için bir bilinmezliğin çekiciliğiyle örülmüş, kentli hayatından kolayca sıyrılabildiğin gerçek bir bakir doğa imgesi haline gelmişti. Kaya duvarları, emniyetli ya da emniyetsiz tırmanan insanlar, vadinin bekçisi kılıçlı bir samuray falan… Lise’den sonra bir senemi Birleşik Devletlerde geçiriyorum. O zamana kadar internet bağlantım olmamış. Ama orada var. Ve bilin bakalım ne yapıyorum. Sürekli dağcılık, kaya tırmanışı anahtar kelimeleriyle altavista’da arama. Rockocko adında bir site buluyorum. Kaya tırmanışı ile kafayı yemiş Burak isimli bir genç adamın internet sitesi. Ballıkayalar’daki rotaları anlatıyor. Evindeki ranza ve mutfağın kalorifer borularına tırmandığı fotoğrafları var. Harika bir site bu. Doğan Palut diye birinden bahsediyor; kocaman elleri kolları olan bir adam galiba. Bir iki ay sonra kendime bir tırmanış eğitimi buluyorum. Şimdi tek isteğim Türkiye’ye döndüğümde Ballıkayalar’a gitmek.

Vadinin ağzına doğru bir görüntü.

Vadinin ağzına doğru bir görüntü.

Dün Ballıkayalar’a gittik. Alper ve Batur ile beraber. İçimde garip bir his var. Garip pek birşey açıklamıyor biliyorum. Ama adını koyamıyorum. Buruk mu desem… Sanki mezarlık ziyaretine gider gibi. En son Viyana’da Zentralfriedhof’a gittiğimde böyle hissetmiştim. Boltzmann’ın mezarı önünde. Zavallı adam asla itibar görmemiş ve yalnızlaştırılmış akademide. Mezar taşında S = k logW yazıyor. Entropinin ifadesi yani. E tabii, siz kalkıp buralara seyir terasları yapmaya kalkarsanız, böyle bir doğa harikası vadiye sanayi atıkları dökmeye, üst kısımlarını taş ocağı olarak kullanmaya kalkarsanız entropiyi artırmaktan başka ne olur! Sanki Ballıkayalar’ı böylesine son kez göreceğimi hissediyorum. Uzun zamandır süregelen çevre talanı artık hayatımızın bir parçası oldu. Kitle basın organlarının elbetteki egemen görüşü destekliyor ve sürdürülebilir bir yaşam anlayışını çıkarları gereği desteklemiyor olması, herhalde tarihimizde tavan yapmış durumda. Yine de n’olur bize yardımcı olun şu link‘e girip bir imza da siz atın.

İlk kez Ballıkayalara geldiğim zamanı hatırlıyorum. “Bak aşağıda bir yan geçiş var ya… ilk kez 1999 ya da 2000’de geldim buraya, bir sonbahar ya da kış zamanı. Cansın, Evren, Kaan ve ODTÜ’den bir kız var. Hepsi yan geçişi yapmaya çabalıyor ama bir türlü olmuyor. Ben de deniyorum ama çok zor geliyor” diye anlatıyorum Alper’e. Orada bir tartışma yapıyoruz. Ben vadi girişindeki aşırı gürültülü müzik dinleyen insanlara bakıp “insanları sevmiyorum” diyorum (hala ergen) ortaya. Cansın karşı görüşte. Böyle sığ bir genellemeye takılıyor. Kaan da benle aynı görüşte. Sercan, eper bu yazıyı okursan sana hakkını teslim etmem gerek. Dün Ballıkayalar’da “aramızda elitistler var, lafımıza dikkat edelim” diyordun ya. Kısmen doğrudur. Ballıkayalar için sakin bir gündü dün. Toplam yedi kişiyiz sol blokta. Emektarlar burada. Emre [Altoparlak] bana dağdelisini benim mi yazdığımı soruyor. Evet diyorum. “Hepimiz dağ delisiyiz ama şimdi ismi sen aldın ha!” diye gülüyor. Biraz öyle oldu gerçekten.

Karşı blokta da insanlar var, tırmanıyorlar. Biri Russel Mahkemesi‘ni çıkıyor. Rotanın tepesindeki düzlükte bir çadır kurulmuş. Bir keresinde Kent ve Köpekler‘in üzerinde kamp kurduğum hafta sonunu hatırlıyorum.Ertesi günü tırmanırken birden bire Karadeniz’den gelen fırtına bulutları yakalamıştı beni Gidiyorum‘un üzerindeyken. Apar topar çıkıp malzemeleri üzerimden atıp çadıra doğru koşmuştuk. Matın üzerinde ayak parmaklarım üzerinde alan küçültüp dibime düşen yıldırım sesleri ve kırmızıya çalan ışığın verdiği korkuyla lanet okumuştum Ballıkayalar’a. Benzer bir durumla Kaçkarlar’da Mezovit çayırında da yakalanmıştık… Yıldırımdan çok korkarım bu iki deneyim yüzünden.

İlk fotoğraftaki pusun olduğu yerin yakın çekim görüntüsü. İstanbul ve Kocaeli sanayii Ballıkayaları çevirdi. Kaçacak bir yerin yok Ballıkayalar. Ellerini başının üstüne koy ve vadinden çık dışarı. Senin sularının aktığı yere viyadükler üzerinden otoyollar geçireceğiz. Yukarı akıntının önünü barajlarla kesip, alt akıntıyı kurutacağız. Seyir teraslarından insanlıktan nasibini almamış yığınları geçireceğiz. Onbinleri buraya akıtıp anasını ağlatacağız buranın. Göz yaşlarını bir kurutmazsak senin...

İlk fotoğraftaki pusun olduğu yerin yakın çekim görüntüsü. İstanbul ve Kocaeli sanayii Ballıkayaları çevirdi. Kaçacak bir yerin yok Ballıkayalar. Ellerini başının üstüne koy ve vadinden çık dışarı. Senin sularının aktığı yere viyadükler üzerinden otoyollar geçireceğiz. Yukarı akıntının önünü barajlarla kesip, alt akıntıyı kurutacağız. Seyir teraslarından insanlıktan nasibini almamış yığınları geçireceğiz. Onbinleri buraya akıtıp anasını ağlatacağız buranın. Göz yaşlarını bir kurutmazsak senin…

Emre sanırım Sercan’ı göstererek o da bilmemne delisi diyor, yüzünde rahatlatıcı bir tebessüm var. Delilik. Buraya sıcak bir kış günü gelmek delilik; içtiği sigaranın izmaritini bir poşette toplayıp yanında tüm çöpünü indirmek delilik; tırmanan her bir insana saygı duymak, onu korumak, karşılıksız yardımcı olmaya çalışmak delilik; bu ülkede böyle yerleri geliştirmek, tırmanış için emek vermek, daima cebinden para harcamak delilik; hayatı dolu dolu yaşamak ve sevdiğin şeyler için birçok şeyi göze almak delilik; ama en güzelini Alper söylüyor: “bu ülkede hala dağcılık yapıyor olmak delilik. Dağcıların hepsi akıl hastası” (Batur ile hemfikiriz). Bütün bunlar delilik -Ballıkayalar delilik- ama sınayii ve iktisadi kalkınma (ne kadar güvenilirse bu sözlere) için doğanın anasını ağlatmak rasyonalizm.

Arkadaş ben deli olduğum için mutluyum, delilerle birlikte oldukça mutluyum.

Emre (emniyet alıyor) ve Batur adını bilmediğim görece yeni ve zorca bir rotadalar. Ballıkayaların tırmanış tarihinin ezeli ve ebedi hafızası burada, tam önümde.

Emre (emniyet alıyor) ve Batur adını bilmediğim görece yeni ve zorca bir rotadalar. Ballıkayaların tırmanış tarihinin ezili ve ebedi hafızası burada, tam önümde. Tarihe sıkışmış bir deli için daha güzel ne olabilir?

8 thoughts on “Ballıkayalar!a övgü

  1. Ali o yazi benim sanirim uzerinde en cok sabir emek enerji gosterip ozel hayatimdan verdigim yazi olmustur. Pek bilinmez bizim camiada ama kendi payima benim en cok gurulandigim metinlerimden biri. Gercek bir kazayi, kaza raporu olarak degil de kurmaca bir metnin icine yedirerek hikayesellestirip yazabilmek beni cok zorlamisti. Bir de oradaki yazarin psikolojik cozumlemesi uzerinde cok ugrastirmisti.

    Begenmene sevindim, sabrini da takdir ettim. 35 sayfa falan sanirim.

    • Yanıt bıraktığın için çok teşekkürler Burak! Aslında Selim’i çok daha usturuplu anlatabilirdim. Selim ile birlikte iki aya yakın haftada üç gün antreman yaptıktan sonra özellikle onun seciyesi ile ilgili anlatacak çok şey var. Fakat yazıda özellikle ön plana çıkartmak istediğim, diğer her özellik dışında tek bir şey vardıysa, o da delilikti- Adı geçen herkes biraz delidir yazıdaki. Senin rock-ocko’daki fotoğrafına bakınca insanın aklına gelen ilk şeylerden biri de budur herhalde. Bu adam deli olmalı! Belki ileriki bir zamanda hakkını daha iyi vererek birşeyler söylerim… yeri gelecektir elbet.

      tirmanis.org’daki bu yazıyı bilmiyordum. Sabah okudum ve çok beğendim. Selim’in kazasına dair bildiklerim söylentilerden ibaretti. Şimdi en azından daha gerçekçi ve yalın bir anlatım sayesinde kazayı anlayabiliyorum. Hikaye esnasında çocuklara diyorsun ya, hani belki daha iyi kurgulayıp anlatmayı yeğlerim diye. Bence o haliyle bırakmış olman çok yerinde olmuş. İnsan aradaki boşlukları biraz da kendisi doldursun değil mi?

  2. Sevgili Ali,

    kalemine sağlık. Hem eğlenceli olmuş hem de sonunda vurguladığın veryansın ile buruk buruk düşündürücü olmuş.

    Yurt dışında yaşadığım için artık Ballıkayalar bana çok uzak. Orayı yeniden doğduğum yer olarak, karakterimin gelişiminde büyük rol oynamış, hayatımın en güzel anılarına sahne olmuş ender yerlerden biri olarak anımsayacağım. Ve olan bitenleri okuduktan sonra inanın tekrar gidip oranın bu haliyle yüzleşmeye korkuyorum.

    Rockocko sistesinde bir kere bir yazı yer almıştı, sanırım başlığı da ZİNCİR idi. Bir pazar gittiğimizde Ballıkayalar’ın girişine zincir çekildiğini görmüştük. İçim nasıl da cız etmişti. İste sonra o kaynak suyunun üzerine beton dökülmesi ve ticarethane olma yolunda yaşanan değişiklikler (Hoş, bir bakıma kanyonu çöplük olmaktan da biraz kurtardı ama keşke bu çöp atmamaktan yana bir bilinçlenmeyle olsaydı).

    Dilerim ne seyir terasları yaparlar ne de üzerinden yol geçirirler.

    Aksi takdirde :“Evlerine ateşler salsın, yuvalarını yıksın, birliklerini bozsun, duygularını sinelerinde bıraksın, önlerini kessin, bir şey olmaya imkan vermesin. ”

  3. ‘Buraya sıcak bir kış günü gelmek delilik’ mi? alperle ‘sıcak’ bir kış günü kısmı için evet.
    hani hiçbir zaman kayaya ısınamadım ama ballıdaki en güzel (tip 2, retrospektifte) zamanlarım 2007-2008 kışı boyunca sabah erkenden- bazen gündoğmadan- yola çıkıp yolda uyanmalık *gürültülü* bişiler dinleyip insanlar gelmeden dönmek üzere gittiğimiz zamanlardı. alper kaytarmama izin vermezdi, bişii ısrarla denemezsem güneşe çıkmama da izin vermezdi, ancak bakkaldan aldığımız yarım ekmek arası sandviçi yiyeceğimiz zaman davulun önünde güneşte durabilirdik. izin vermezdi dediğim de bişi yaptığından değil, ama öyle bi ‘tasvip etmeyen’ tavrı oluyo ya, ona karşı yapılması gerekeni yapmak gibi. ısrarla perkusyonun altındaki en kuytu, en soğuk tarafa giderdik her seferinde. parmaklarım donardı, acırdı, hissizleşirdi. ballıda rotalarda buz! olması, bunu tutamamam ve basamamamam, ve parmaklarımı hissetmememden konuşurken alperin dağda da var mızmızlanma dediğini hatırlıyorum.
    bir keresinde ‘googledan baktım spor tırmanış böyle bir şey değil!’ demiştim kendisine, malum gugıllayınca kaslı sarışın çocuklar atlayan hoplayan tipler çıkıyor, nerede anneme ‘haftasonları böyle güneş doğmadan çıkıp nereye gidiyorsun?’ dedirten alpine-start halimiz.
    yıllar geçtikçe iyice gevşedi ha, soğuk zamanları özellikle seçeceğine sıcak kış günlerinde filan gidiyo artık!

Yorumunuzu buraya bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s