Eğri Tepe. Kısım 1: Yaklaşımın hemen öncesi

Galiba ocağı açık unuttum, dedim. Ama emin de değilim. Otobüsün kalkmasına aşağı yukarı iki saat var. Aslında bu evime gidip gelmeye ve sonra da servisi yakalamaya yetecek kadar bir süre. Hatta bayram sebebiyle iyice sakinleşmiş İstanbul trafiğini düşününce, sevimli bile sayılabilecek bir düşünce (Hale bakın nelere sevinir olmuşuz). Toplu taşıma ile ve ağır sayılabilecek bir çantayla geldiğim anneanneme kısa bir ziyareti tamamlayıp babam ve kardeşimle gerisin geriye döndüm eve. Ocak kapalı. Nasıl olduğunu anlayamadım bir türlü. Limonlu zencefilli çay almıştım sabah çıktığım alışverişte. Paketin içinden iki tane poşeti dağ mutfağı için ayırıp gerisini kaldırırken canım bir tane içmek istemişti. O sırada ne olduysa, hatırlamıyorum, ocağı açmayı düşünürken başka bir şey mi oldu? Çamaşır makinasının bitiş sinyali mi, kedi miyavlaması mı? Yoksa alelacele çıkmam mı gerekti? Hangi açıdan bakarsam bakayım gaz mandalı sıfır konumunda duruyor, sanki asırlar boyu ellenmemiş gibi. O kadar hızlı ki sonucu görmek, insan biraz daha durup bakmak istiyor. Sonucu değiştireceğinden değil de, işte öyle…
Yazının devamı için tıklayın

Advertisements

Aladağların yazlık kıyafetleri

Öncesi


Gözlerim daima vadilerini taçlandıran zirvelerinde dolaşır Aladağlar’ın. Bir yabancının ilk defa geldiği şehri keşfeden gözleri gibi, yukarılarda. Gündüzün boz, gün batımının ala ve gecelerin karanlık renkleri arasında, seçmeğe çalıştığım sadece duvarlar, yüzeyler ve çatlaklardır. Sorsan Aladağlarda ne buluyorsun diye: “kireçtaşı, dibine kadar kireçtaşı” derim; yanlış olduğunu bile bile- Russell’a, güya, “dibine kadar kaplumbağa” yanıtını veren yaşlı kadın misali… Aladağlar benim için haftasonlarına sığdırılmış bir maceradır.

Şu ana kadar bu macera, yukarıda yazdıklarımdan da tahmin edebileceğiniz üzere sadece tırmanmak olmuştu. Üzelerek söylemem gerekiyor ki, bu tırmanma eylemi eskiden açılmış, iyi bilinen rotalardan da öteye geçmemişti. Türkiye’de onca bilinmeyen, gidilmeyen, keşfedilmek için bekleyen dağ, yayla, tepe varken ben illa artık adları alfanumerik karakterlerle tanımlanan bir takım rotalara gitmeye devam ettim / ediyorum. Bu durumu bir nebze de olsa kabullenebiliyorum, ama artık dur demek istediğim başka bir konu var: Aladağları rotalarından farklı tasavvur edemiyor olmak. Çünkü sanki benim için Aladağlar hep çıplak.

Sonrası: dağdelisi dağ çiçeklerini sularken


Aladağlar barındıdığı fauna ve flora bakımından çok önemli bir doğa koruma alanı. Bu alanın önemi ve sorunları ile ilgili çok az bilgili olmak, kültürel mirasını hiçe saymak korkunç bir şey. Dağcılığı sırf sportif bir süreç olarak görmek veya içsel bir serüven kapsamında değerlendirmek bence eksik bir tutum. İşte bu yüzden Aladağlar hep çıplaktı. İşte bu yüzden uzun zamandır gittiğim Aladağlar’da artık yere de bakmanın vakti gelmiş olmalıydı!

Yere bakınca ilk gözlemim ise şu oldu: Aladağlar’ın çok çeşitli kıyafetleri var! 1 Haziran akşamı dört arkadaş bu modayı takip etmek amacıyla, 2012 İlkbahar – yaz defilesini seyretmeye Sarımemetler yurduna doğru yola koyulduk. Bu geziyi bir ay öncesinden planlamıştık ve Niğde Üniversitesinden Dr. Cengiz Kayacılar’ın rehberliğinde iki günlük Aladağlar’ın florasına ufak bir giriş yaptığımız arazi gezisini gerçekleştirdik. Gezi tek kelimeyle harikaydı. Kısacık iki gün içerisinde bakış açımızın genişlediğini hissedebiliyordum. Sadece çiçekler de değildi konumuz. Buzul-karst morfolojisinden, Emli ormanının özelliklerine, hastalıklarına, çevre koruma master planlarına kadar birçok şeyi konuştuk, öğrendik.

Cengiz Kayacılar’a rehberliği ve arkadaşlığı için çok teşekkür ederim. Deneme yayınında olan web sayfasını muhakkak ziyaret edin! İçeriği oldukça zengin olmasının yanında foto galeri kısmında dağda görebileceğiniz çiçekler ve renkler hakkında fikir sahibi olacağınıza inanıyorum.