Milano’da dondurma yiyeceksen bak o ortadaki Katedral var ya…

Aranızda seyahat (pardon travel) blogu takip eden var mı? Benim bir iki tane var galiba, o kadar. Kimseyi incitmek adetim değildir, o yüzden sadece ufak bir kinaye olarak alın olur mu? Zira sebebi ziyaretim son derece ucuz biçimde ele alınmış seyahat acüklamaları. Şöyle reçete gibi verilen seyahat “check-listleri”: sevgilinizle bir bukle romantizm için Porto Fino’da Pino Grigio eşliğinde bir aperitivo! Sağol ya, söylemesen n’apardık? Hani yazı alt başlıkları, “Ne yenir? Nerede kalınır? Ne alınır? Ne yenir?” falan olur bunların… “İstanbul’un keşmekeşinden (ooo bak yanlış başladım, kaosundan yazmalıydım) kaçmak için yaptığım planlar, kredi kartı bilgilerimi internete girmemle bana cennetin kapılarını açtı. Türkiye; üç tarafı denizlerle çevrili haliyle ardımda kala dursun, ben dört tarafı denizlerle çevrili Zanzibar’da hindistan cevizi sütü banyosunda detoks da detoks…”

Neyse bu tür hazır tüketim yazıları çoğumuzu aptal yerine koyduğu için herhalde tepki alıyordur. Biçimlerini taklit edip kopya lifestyle imitasyonu işlere bulaşmayacağım. Ama aklımda daha iyi bir fikir var. Belki dağdeli’sinden sonraki blogun ana teması olacak bu🙂 Şimdi gelin size hayatımda yaptığım en iğrenç yolculuklardan en “top” üç tanesini seyahat blogu formatında anlatayım. Üç numaradan başlayalım!

3) A.B.D./ Kansas Wichita – Washington D.C., Greyhound firması (1999)

Süre: 38 saat

Neden? Hiçbir aklı selim bunu yapmaz. Yapmak zorunda kalınır. Sebep: daha ucuzu yoktur🙂 Birleşik Devletler’de rastlayabileceğiniz en düşük sosyo-ekonomik sınıfı göreyim dersen, bak işte o zaman olur. Ben neden yaptım? Çünkü çim biçerek kazandığım parayla çok sevdiğim arkadaşlarımı görmeye gitmemin en olanaklı yolu buydu.

Ne yenir? Taco Bell. Çünkü bu otobüslerin aktarma yaptıkları yerlerde rastlayabileceğin yek kurumsal (ehem) fast-food lokantası bunlardır – yoksa kime dava açacaksın ki? Gerçi terminalden sipariş alanına kadar seni durduran bir deste uyuşturucu satıcısının pençesinden kurtulabilirsen. Bir de kurtulsan bile aldığın Meksika yemeğini üzerine dökmeden yemek büyük başarı!

Ne alınır? Bir battaniye (tabii ki yoldan bir şey alınmaz; evden getirmek lazım).

Nerede kalınır? Otobüsün içinde! Aman çıkmayın diyeyim.

Bana ne kattı? Henüz 19 yaşımda bile değildim. O güne kadar tek başına yaptığım en uzun yolculuk İstanbul – Bodrum arası, birinci sınıf bir otobüs firmasıyla ve yanımda oturan son derece beyefendi bir adamın verdiği güvenle geçmişti. Oysa bu kötü şöhreti tüm endüstrileşmiş dünyaya nam salmış Greyhound otobüsü ile atıldığım macera kim bilir belki nelere gebeydi. Yolculuk esnasında otobüs içine fena halde sıçan (gerçekten) bir adam ve otobüsün havalandırmasının bozuk olması yüzünden araç mı değiştirilmedi! İki densiz (beyaz) delikanlının saldırgan lisanının içerideki siyahları fena halde incitmesi yüzünden kavgalar mı çıkmadı! Sekiz aktarmalı yolculukta ömür mü çürütülmedi! Ama yol ve yol edebiyatı işte o zaman gerçekten içime nüfuz etti. Öyle ki, herşeyi yapabileceğime, tek başına üstesinden geleceğime o zaman inandım. Hep derim, beni ben yapan bir seçimim dağcılıksa öbürü ise yolculuktur. Ve her yolculuk kişiye özeldir, kopyalanan ise listede anlamsız bir “ben de yaptım”dan ibarettir. Bu yolculuğu bir gün daha teferruatlı anlatırım belki.

2) Rize – İstanbul, muavin koltuğu kenarı (2001)

Süre: 19 saat

Neden? Çünkü beklenmedik hava olayları (ha evet evet, inandınız siz de) vs. yüzünden dağdan erken dönmeye karar verilir.

Ne yenir? Pek bir şey yenemez. Geçiştirilir. Mide bulanır, bacak uyuşur. Bir kaç gün boyunca büyük buzulda tırmanmak zaten hiç enerji yememiştir. Çünkü tek başına değilsindir, yanında kurulmuş kocaman bir oba da aynı yerde tırmanmak istemektedir.

Ne alınır? Duymamış olayım

Nerede kalınır? Öküz çayırı ya da biraz daha yukarısı. Otobüste ise pek bir yerde kalınamaz. Çünkü herkes bindikten sonra aşağı indirilen yaylı koltuğum kenar eklentisi kıçının ancak bir yarım küresini alır. Dizler de ön konsola dayanır. Neden? Çünkü otobüste hiç yer yoktur.

Bana ne kattı? Muhtemelen bir iki disk kayması ile Peygamber sabrı. Mesela hala bir akıl hastanesine gitmek zorunda hissetmedim. Şaka bir yana, her zor yolculuğun bir şekilde, bir süre sonra bittiğini öğrendim. Her iyi şeyin sonunun geldiği gibi, tam tersinin de olduğunu yani… Bu yolcuğun öncesi de epey yoğun bir hikayedir, onu da bir gün anlatırım belki…

1) Zahedan, İran – Lahore, Pakistan (2005)

Süre: 2 gün

Neden? Mecburiyetten. Yoksa karayoluyla İstanbul’dan Katmandu‘ya gidilemiyor. Muhakkak Belucistan çölünü geçmek lazım.

Ne yenir? Aman diyeyim! Allah muhafaza, ölünür!

Ne alınır? Aman diyeyim! Allah muhafaza, hapiste çürünür.

Nerede kalınır? Amman diyeyim!!!

Bana ne kattı? Dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenmeme yardımcı oldu. Aşiret savaşlarını, yoksulluk ve yoksunluğu, oldukça kötü koşulların bile tarif edilemeyecek kadar iyi olduğunu öğrenmeme yardımcı oldu. İlk defa gerçekten oralarda bir yerde ölsem, kimseciklerim haberinin bile olamayacağını, kaybedecek herhangi bir şeyimin olup olmadığını ne zaman sorgulayabileceğimi öğrendim. Ayrıca, çöllerin dayanılmaz sıcaklıkta olduğunu, hepsinin kumdan oluşmak zorunda olmadığını, arada su bulunabileceğini ve sora sora her yerin bulunabileceğini öğrendim.

Bir de bir vagon dolusu kanun kaçağıyla arkadaş oldum. Bunlar Pakistan’dan Avrupa’ya kaçmak isterken sınırda yakalanan mültecilerdi. Bür tanesinin üçüncü sınır dışı edilişi, hem de Türkiye’den… Uzun süer Muş’ta nezarethanede kalmış bir keresinde. Oraya da Edirne’den yollamışlar. “Ben kaçakçi” diye tanıtmıştı kendini. Sonra beraber vişne suyu içip yarım yamalak Urduca, Türkçe, Farsça karışımı bir dilde sohbet etmiştik. Bir de bu arkadaşın aşırı tekinsiz gözüken diğer arkadaşları vardı. Ne günlerdi be!
*

Hayatım boyunca öğrendiğim şeylerin çoğunu yolda öğrendim desem abartmış olurum, ama hayatımda beni en çok etkileyen şeylerin yollarda olduğunu söylesem herhalde yanıltmış olmam. Yol, yolculuklar ve yol edebiyatı benim için çok değerli. Maalesef bunların hoyrat ellerde piçleştirilmesine çok üzülüyorum. Sienna’dan anlatacak bana ait bir hikayem yoksa oraya gitmem nicedir? Gerçi benim bir tane var anlatayım mı🙂

7 thoughts on “Milano’da dondurma yiyeceksen bak o ortadaki Katedral var ya…

  1. Güzel bir yazı olmuş. Teşekkürler…
    Benim de benzer bir Greyhound maceram olmuştu.🙂
    Mt. Rainier tırmanışı sonrası (bu tırmanışla ilgili yazım Takoz’un 29uncu sayısında yer almıştı) Vancouver’a evime dönerken hesaplı olur diye Greuhound’u seçmiştim. Bu seyahat sonunda:
    – Bir daha Greyhound ile seyahat etmemeye yemin ettim.
    – Ülkemizdeki otobüs firmalarının aslında oldukça iyi hizmet verdiklerini anladım.
    – Her konuda tutumlu olmanın gereksiz olduğuna karar vedim.
    Benim de bu seyahat sırasında en düşük sosyo-ekonomik Amerikan sınıfını tanıma şansım oldu. Örneğin Centralia’da benzincide otobüs beklerken sohbet ettiğim bir adam hiç ülke dışına çıkmamıştı. Bana imrenerek baktığını hissettim ve onun adına üzüldüm.
    Görüşüne tamamen katılıyorum. Seyahatler insanlara çok şey öğretiyor.

Yorumunuzu buraya bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s