Tutumlar, değerler, inançlar*

İzmir Doğa Sporları ve Dağcılık İhtisas Kulübü (İDADİK), bu yıl 7 – 8 Şubat tarihlerinde Ödemiş Bozdağ (2,159 m) yamaçlarında 14. Geleneksel Kış Dağcılık Şenliğini düzenledi (link). Şenliğin ikinci gününde, kulübün yüksek irtifa deneyimi bulunan dağcılarından Dürdane Seringeç düşerek aldığı darbe sonucu hayatını kaybetti (link). Aynı gün, 19 kişilik kalabalık bir grup da olumsuz hava şartları sonucu Bozdağ’da mahsur kaldılar. Ertesi gün, mahsur kalan dağcılara ulaşıldı ve hepsi sağ olarak aşağı indirildi. Biraz geç de olsa Seringeç’in yakınlarına sabır, mahsur kalan dağcılara da geçmiş olsun dilerim.

Kısa zaman arayla gerçekleşen iki olay basılı medya ve internet haber sitelerinde geniş yer buldu (ör.). Bir kaç arkadaşım, olayları takip eden süreçte bu haberlere yapılan yorumlardaki nefret diline dikkat çekmişlerdi. Başta ekşi sözlük’te açılan “mahsur kalan dağcılar için helikopter göndermek” başlığı ise haberlere yapılan yorumları ve genel itirazları özetler nitelikteydi (merak edenler için şu linkten bakabilirsiniz. Aşağılık bir lisan kullanımına karşı uyarırım). Yorumları yapanlar birazdan aşağıda ele almaya çalışacağım sebepler yüzünden, mağdur dağcılara zulmü, cezayı ve eziyeti revâ gören; hatta ölümlerine karar veren; dağcılık yapma motivasyonlarını ise insanlıkla bağdaşmayacak benzetmelerle ele alan bir davranış bozukluğu sergiliyorlar. Tabii bu tür yorumlar, yalnızca 7-8 Şubat olaylarına özgü de değiller. Ne zaman dağlarda bir takım vukuatlar meydana gelse, hemen toplum meclisi kurulup kazazedeler (ve kurbanlar) bir kez daha sağduyu sahibi azalar tarafından yargılanır ve cezaları infaz edilirdi. Çünkü vücut ölse bile, fikrin bile yaşamasına izin vermeyen bir yapımız mı vardı?

Yukarıdaki şiddetli tepkilerin dayanaklarına dair bir takım kilit ifadeleri sıralayacağım: kötülemek için (1) facebook’ta fotoğraf paylaşmak/like almak, (2) ödediğim vergilerle gönderilen helikopter, (3) sefa pezevengi, (4) sosyetik dağcılık, (5) kendi paralarını ödesinler, (6) tedbirsizler, (7) futbolu milyonlar seviyor, ya bu nedir böyle? (8) müsriflik, (9) kamu görevlisini meşgul etmek, (10) ekstrem spordur vs.; mukayese için ise çoğunlukla gariban işçi kardeşlerim, garibanın hastaneye gidecek parası yok, madenci, ekmek parası gibi ifadeler kullanılıyor. Bir anket düzenlenmiş bir de, “mahsur kalan dağcılara devlet ücretsiz yardım etmeli mi?” sorusunu yanıtlayan 363 kişiden %45’i etmemelidir demiş (link). Anketi, “mahsur kalan dağcılar ölmeyi hak ediyor mu?” diye sorsalar, onlarca kişinin hiç çekinmeden “Evet” diyeceğine kalıbımı basarım. Başkasının yaşama hakkı üzerine bu kadar kolay yargıya varır bir halde geldik.

Yukarıdaki anahtar kelimelere baktığınızda ne görüyorsunuz? Biz ve onları ayıran ölçüt nedir? Ben bir sosyolog ya da psikolog değilim, dolayısıyla hiçbir bağlayıcılığı olmadan sadece fikir jimnastiği yapacağım. Geçen gün bir arkadaşımın da dikkat çektiği gibi bir sınıfsal boyut göze çarpıyor: İşçiler ve sizi adi burjuva. Esasen alım gücündeki eşitsizlikten beslenen bir öfke gibi. Eşitsizliğin faturası, ölümle karşı tarafa kesiliyor. Ama bir tek bu mu var? Facebook beğenileri, kabul görmeyen bir işi yapıyor olmak, tedbirsizliğe, fuzuli çabaya indirgenen ‘meraka’ ne demeli? Ben biraz daha arka plana inmek istiyorum. Halk meclisini değerler çerçevesinde irdelemek istiyorum.

Şekil 1. 68 ülkeden 64,000’den fazla kişiyle yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen değerler ve bunların ortak müştereklerine denk gelen sınıflama (Schwartz, S.H. (2006). Basic human values: Theory, measurement, and applications. Revue française de sociologie, 47 (4), 249–288.). Türkçeleştirme ve tasarım: Yusuf Kargınoğlu

Şekil 1. 68 ülkeden 64,000’den fazla kişiyle yapılan çalışmalar sonucunda elde edilen değerler ve bunların ortak müştereklerine denk gelen sınıflama (Schwartz, S.H. (2006). Basic human values: Theory, measurement, and applications. Revue française de sociologie, 47 (4), 249–288.). Türkçeleştirme ve tasarım: Yusuf Kargınoğlu

Bir kitapçık geçmişti elime; müştereklerle ilgili çalışan özellikle sivil toplum kesimi için hazırlanmış bu kitapta değerlerle ilgili güzel diyagramlar vardı (kitap). Zaten lisenin en son senesinde de katıldığım bir etkinlik vardı “Tutumlar, değerler ve inançlar”. O zamandan beridir çok kafamı kurcalar bu konu. Neyse, verdiğim kitap bağlantısında yer alan  Şekil 2 ve 3’e göre (ki bu yazımda bunlar Şekil 1 ve 2’dir) kendi dağcılık değerlerimi haritalayarak başladım işe. Bu çok subjektif bir çalışma önceden belirteyim. Ama elimden geldiğince dağcılık görgüme göre bir alan ortaya çıkartmaya çalıştım. Sistematik olarak “Kendi yönünü tayin etmek”, “Evrensellik” ve “Uyarı/Uyartı” alanlarına denk düşüyordu benim değerlerim. Dağcılığın genel olarak “Edinim ya da Başarı” ile olan yakın ilişkisini de bu kümeye katmamız lazım. Bütün bu saydıklarımı kapsayan üst gruba geçeceğim şimdi (Şekil 2). Şekil 2, dairesel bir grafik ve karşılıklı değerler birbirine zıtlar. Biri baskınsa diğer daha çekinik oluyor bireylerde. Dağcılık için çıkan sonuçta, merkezde “Değişikliğe açıklık” ve “Kendini geliştirmek” yer alıyor. İkincil planda ise “Kendini aşmak”. Tabii kişiden kişiye bu eğilim değişebilir. Tahmin edin “Değişikliğe açıklığın” karşısında ne var? Muhafazakarlık!

Schwarz'ın değerler daire diyagramı (Schwartz, S.H. (1992). Universals in the content and structure of values: theoretical advances and empirical tests in 20 countries. In M.P. Zanna, ed. Advances in Experimental Social Psychology, 25. Orlando: Academic Press, pp. 1-65.)

Şekil 2 – Schwarz’ın değerler daire diyagramı (Schwartz, S.H. (1992). Universals in the content and structure of values: theoretical advances and empirical tests in 20 countries. In M.P. Zanna, ed. Advances in Experimental Social Psychology, 25. Orlando: Academic Press, pp. 1-65.)

Çok da şaşırmamak lazım tabii ki. Dağcılığın, köken olarak doğanın anlaşılması ve geleneksel bağ ve bilgilerden kopmayla vücut bulan Aydınlanma ve modernizmin en başat temsilini dağların estetiğinde olduğunu anlatan  Vahşi doğa, dağcılık ve estetik algısı yazımda konuyu ele almıştım zaten. Dağcılık, doğası gereği keşfi, yeniliğe açıklığı, kendini bilmeyi/tanımayı ve gerekirse aşmayı temel alan bir etkinlik. Dolayısıyla, değerleri uymacılık, gelenek, fayda, güvenlik olan bir grup için, hele şiddet eğiliminin kültürünün her alanına yayıldığı bir toplum için diğerlerini linç etme dürtüsünü kolaylıkla anlayabiliyorum. Her fırsatta “bizden olmayan” olarak görülebilecek bir alanın daha kamuoyunda göz açıp kapayıncaya kadar oluşabildiğini seyrediyorum.

Dağcılık boyutu, hayatın bir de en masum, en hayattan kopuk olanı sayılır. Günlerdir canım sıkkın. Önce bu kazalar, ardından Türkiye spor tırmanışının gelişimi için bir kilometre taşı olan Geyikbayırı tırmanış alanında taş ocağı ruhsatının çıkmış olması ve geçtiğimiz gün Özgecan Aslan’ın canavarca öldürülmesiyle tekrar gündemde tekrar kendine yer bulmayı başaran kadına karşı şiddet sorunu… Her gün kültür kavramını, ki bunun içinde bir takım değerler kümesine göre yorumlanmış dini, o değerleri yerelde yaratan tarih, aile denen kurumun çoğunlukla benimsediği a priori başka değerleri düşünüyorum. Bir arkadaşımın dediği sözler kulağıma çalınıyor: “bu topraklarda binlerce yıldır kötülük kol geziyor”. Katılmamak elde değil. Biz değerleri bozuk, inancı eksik, geçmişi kirli, geleceği bitmiş bir toplumuz.

Şansımız bol olsun…

Teşekkür
Orijinal figürü Türkçeleştirip değerler haritasının genelini anlamaya yönelik yaptığı katkı için Yusuf Kargınoğlu’na çok teşekkür ederim.

*Başlık, Bir kültürler arası öğrenci değişim programı olan AFS’nin uyum eğitiminde katıldığım bir etkinliğin ismini taşıyor.

8 thoughts on “Tutumlar, değerler, inançlar*

  1. Finlandiya ilkogretim sisteminde öğrencilere oyun, yaraticilik, drama, sosyal beceriler gibi konular eğitimin temelini oluşturur. Bizim gibi öğrencileri aksama kadar siralarda oturtup tek tip bireyleri nasil yetisdiririz diye beyin yikamazlar. Çünkü onlara gore egtimle hedeflenen yaraticilik, bireyin çok yönlü beceriler kazanması ve kendini gerçekleştirme gibi kazanimlardir. Angy Bird gibi bir oyunun ve benzerlerinin Finlandiya ve benzeri toplumlarda cikmasi bu nedenle surpriz değildir.

    Halbuki dağdaki risk trafikdeki ya da sokakdaki riskten daha fazla değildir bana gore çok daha azdir. Şehri birakip dağa cikmak, arabayi birakip bisikletle tura cikmak, evin otelin konforunu birakip kamp yapmak, golleri, su altini kesfetmek kaliplarin, belirlenenin ötesine geçmektir.

    Sürüden ayrılan bu bireylerin kurt tarafından kapilmasi kendi tercihleridir. Çünkü sürünün dişina, çemberin ötesine geçmeyi öğrenmesi ketlenmis bireylerden oluşmuş bir toplumun kurt tarafından kapilanlari anlamasi mümkün değildir.

    Dagciligimiz yok, dagcilik ekolumuz yok, dag turizmimiz yok, dagcilik malzemeleri gelistiren -ureten bir ekonomimiz yok…

  2. Sistem 1 işte, algımız bomb**… “Niye geldim” diye soranlar, ah bir de “ben ne anladım” dese ya? En kötüsü, o kadar tırmanışla dağcılık adına hatırsız bir yol alınmış olmasına: Üzgünüm…

      • Elbette. Kanaatimce hayatı algılayabildiğimiz şekilde yaşyoruz. Bana önerdiğin kitapta da insanın ilksel algısında kulandığı Sistem 1’den bahsediyordu. Ve de maalesef bu sistemin ne de hatalı olduğundan… Yani varsayarak, sanrılarla, kaçırarak yaşıyor çoğuları. Zaman zaman en iyiler bile, bu biyolojik bir hata olduğundan, tuzağa düşerek yanlış algılıyorlar/anlıyorlar. Anlattığın bildirgedeki (en uygun bu tanımı seçtim) “dağcılığa ve dağcılığa” yapılan hakaret, saldırı ya da küçümseme de bundan diye düşünüyorum. 

        Öte yandan, sen ve senin gibi düşkünlerinin, hem eylem hem de yazılarla (misal bu blog) tanıtma, tanıştırma ve ısındırma çabası, tek bir seferde, adeta hiçbir çaba verilmemiş ve de hiçbir bilgi paylaşılamamış gibi geri gidiyor. Bu durumu anlatırken adını bilmediğim bir anlatım tekniği kullandım: Dağa çıkmak için harcadığınız yüzlerce adım sonrasında mesafe gidilmemiş, aynı mekanda duruluyor gibi…

        Yeterli olmadıysa, başka kelimelerle tekrar deneyebilirim.

      • Burada iki grubun bir araya gelmiyor olması da bir seçenek olabilir mi? Burada, kavram, eylemi gerçekleştirenin üzerinde kalıyor sanırım.

      • “İki grubun bir araya gelmesi seçenek olabilir mi?”: Umarım seçenektir demek ile umarım seçenek değildir “seçenekleri” arasında, tam ortada kaldım. İyi de bir kanıt buldum galiba: Eğer bir ekran başından (televizyon ya da bilgisayar) üçüncül bir kişinin ölümüne/zor durumuna bahsettiğin yorumları yapabiliyorsan “antisocial personality disorder” sahibi olmalısın. Yani ya öyle doğdun (seçim değil) ya da ortam seni olduğun hâle getirdi (az çok seçtin).

        Bence kavramlar sadece sahiplerinde kalıyor.

      • Tabii burada dağcılık üzeri konuşuyorum. Linç kültürü, ve diğer tüm bozuk fikirlere yol açan mantık hatalarının bir şekilde değişebilmesi, dönüşebilmesi mümkün mü? Sadece üzülecek miyiz?

Yorumunuzu buraya bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s