Eğri Tepe. Kısım 2: Yaklaşım

Sarımemetler çok dingin ve müsekkin. Bence burayı etkileyici kılan şey hem ön hem de arka planın zenginliği. Yemyeşil çayırla başlayıp, hemen berideki kalelerin bir kademe yükselttiği ve daha da arkada büyük dağlar ile hayat bulmuş bir sığınak sanki burası. Mangırcı vadisine girer girmez çiğdemler karşılıyor beni, mavi mor renkleriyle. Hepsi de dar toprak patikada bitmişler! Acaba soğanları ilk defa patikadan geçen hayvanlar ve insanlar yüzünden toprağın aşağılarına itildi diye mi böyle? Ne ise , bu narin, muhteriz çiçekleri incitmemek için patikadan ayrılıyorum. Böylece Aladağların bir diğer müstesna ormanının içindeyim: Mangırcı vadisi de Emli gibi, karışık ardıç ve göknar ormanı barındırıyor. Cengiz Kayacılar’dan öğrendiğim gibi ardıçların ince yaprakları kırıp o kendine has kokusunu içime çekiyorum… Fakat ardıçların hemen yakınında ökse otu bulaşmış ve tüm iç suyunu kaybetmiş göknarlar var. Kendisini emip bitiren ökse otuyla birlikte kurumuş. Her yerde böyle hayalet ağaçlar var, her yerde ölüler var… Vadiye girmeden önce, hatta daha yoldayken bile Recep Çatak’ın mezarını ziyaret etmek istiyordum. Fakat mezarın yerini bilmiyorum. Vadinin ağzından bir yerlerde olmalı. Ama bildiğim şu ki, daha evvel iki kere geçmiş ve şimdi üçüncü geçişimi yapıyor olduğumdan, ana patika üzerinde değil. Peki bulunca ne olacak? Bilmiyorum. Birşey olmayacak. Ama kendi kendime şunu söyleyebilmiş olacağım, “Recep sen bu dağlardasın ve ben seni tanımıyor olsam da unutmadım. Unutmadığım sürece de yaşıyorsun.” Bunu sadece Recep için değil, Memet ağa için de yapmak istiyorum… bunu söylemek için tabii ki ne “küçük fenâ”nın, ne de Avcı Memet’in mezarına gitmem gerekmiyor elbette. Ama bana ânı ve mekânı bir bütün olarak yaşatacağı bir anı olacağı hasebiyle önemli buluyorum. Ölümden korkan biri değilim, belki aramızda bir barış antlaşması vardır. Ama ölümlere üzülüyorum, hem de çok üzülüyorum artık. Mesela Emrah’ın ölümü. Duyduğum zaman yaşadığım kederi, hüznü büyük bir şaşkınlıkla gözyaşı pınarlarımdan dışa vurduğum zaman anlamıştım. Nedenini de bir hayli düşündüm: Artık daha iyi bildiğim ve gitgide yalnızlaştığım yaşamda bir yakın ruhun daha kaybolduğunu idrak etmek… İşte görüyorsunuz ya, tanımak ne kadar da önemsiz, yüzeysel bir ayrıntı. Asıl üzüntü, çok istediğiniz halde asla tanıyamayacağınız anlamanız işte. Tam önümde bir hayalet ağaç daha duruyor, aynı insan ve toprak ilişkisi gibi ömrünün sonuna gelmiş. Aynı yitip giden Anadolu ormanları ve bozkırları gibi… insan bir ökse otu değil mi?


Vadidin görülen en yüksek noktasında hiçlikten bulutlar beliriyor. Polarize güneş gözlüğü camlarının ardında adete kaynıyorlar yukarı doğru. Müthiş hızlı bir hareket var karşımda. Çok endişe verici bir görüntü bu, zira mevzi sağanak yağışa mı maruz kalacağım acaba? Bu sırada Katırkalesinin önündeyim. Yani yukarıya yaklaşık iki saatlik bir yolum var. Bir telefon görüşmesiyle hava durumunu öğrenip, kendi tahminimle benzer olduğunu anlayıp, ancak bu kadar zahmetten sonra buradan geri dönmenin anlamsız olduğuna kanaat getirip devam ediyorum. Bulutlar kaynamaya devam ediyor, ben de artık orman arkamda kalmış biçimde yavaş yavaş ilerlemeye koyuluyorum. Ağaç çizgisini geçtikten sonra Alpin vejetasyon ve glasiyo-karst topoğrafya tüm haşmetiyle beliriyor. Hörgüç kayalar, serseri kaya kütleleri ve yamaç molozuyla başlayıp yukarılarda daralan boğazlar ve tabii ki erken düşen karın keskinleştirdiği çatlak hatları. Patika çoğunlukla yerini oynak kaya alanlarına ve dik çarşaklara bırakıyor. Fakat kafamda o kadar çok düşünce var ki buraları nasıl geçtiğimi hiç hatırlamıyorum. En sonunda, üç saatlik bir yürüyüşün ardından tırmanacağım zirve ilk defa görünüyor. Adı Eğri Tepe (3,299 m). Neresi eğri, adını kim koydu bilmiyorum. Yer olarak Mangırcı Vadisi ile Akşampınarı Vadisini birbirinden ayıran sırt hattı üzerinde, Alaca’ya en yakın zirve olarak tanımlayabilirim. Ya da aşağıdan yukarı çıkarken Cıngıllıbeşik ve Adsız tepeden sonra gelen zirve. Buraya gelmeden küçük bir araştırma yaptım. Tırmanmayı planladığım güneybatı sırtına dair internet ya da yazılı kaynaklarda hiçbir bilgi bulmadım. Ancak Eğri Tepe söz konusu olduğunda, 2004 kışında Tunç Fındık, Mustafa Kalaycı ve Mümin Karabaş önce Eğri Tepe çanağına yüzeyden yükselip buradan yukarı doğru kulvarları takip eden bir tırmanışları olduğu bilgisi mevcut. Mustafa Nalbant ve arkadaşları ise Adsız Tepe ile Eğri Tepe arasındaki geniş yüzeyi kışın tırmanıp buradan Eğri tepe – Cıngıllıbeşik sırt hattına çıkıp rotayı tamamlamışlar. Dağın bir de Akşampınarı vadisinden çıkıldığı bilgisini veriyor Nalbant (yazılı iletişim). Son olarak geçen kış (Takoz, 2014. No. 33) Sinan Çakır ve ekibi kuzeyden yaklaşıp dağa tırmanmış. Her ne kadar benim tırmandığım sırt rotasının pek bir gözden kaçacak tarafı olmasa da, tam olarak bu rotanın çıkıldığına dair bir ize rastlamadım. Gerçi Eğri Tepe önemsiz bir zirve. Kimsecikler buralara gelip bu spesifik dağı tırmanmayabilir. Kendime düz bir kamp yeri bakmadan önce çantamı bir kenara bırakıp sırt hattının alternatif girişi ve üst kesimlerine tırmanmaya başlıyorum. Daha önceden de buraya göz atmış ve sırtın ortasındaki dev kaya çıkıntısının engel teşkil edeceğini düşünmüştüm. Yaklaşık yarım saat içinde buradan tek başıma devam edemeyeceğimi anlayıp geri dönmeye karar veriyorum. Ama çıktığım noktadan rotanın üst kısımları da gayet güzel biçimde görülüyor. Yarınki tırmanış için dinlenmek üzere hemen çantamın yanına dönüyorum.


Sonunda mütevazı kampımı kurdum. Çadır götürmeyi pek tercih etmiyorum böyle hızlı faaliyetlere. Zaten rota hakkında yazılı bir kaynak olmadığı için yanımda her ihtimale karşı epey metreler iniş yapmamı sağlayacak kadar malzeme getirmiştim. Bir de ağır kamp yükü taşıyamam! Havanın kapattığını söylemiştim değil mi? Hmm, a söylemedim mi! Tamam, hava iyice bulutlandı. Ben de hemen çorba, tavuklu makarna, zeytinyağlı yaprak sarması ve çaydan oluşan akşam yemeğimi erkenden yiyip dinlenmeye çekildim. Yukarıları seyrederken bir kartal süzülmeye başladı. O kadar büyük kanat açıklığı vardı ki! Bir de o haşmetini sanki kafama işletmek istermişçesine yavaşça süzülüyordu. İnanılmaz bir seyirdi benim için. Sonra birden bire bütün sesler kesildi. Kuşlar da yok oldu etrafta. Koca vadide tek başınaydım. Öyle bir sessizlik ki, kafamın içindeki sesleri duymaya başladım. Kafamı dinliyordum adeta! Demek buymuş🙂 Uykuya yenik düşmüşüm hava daha kararmadan, uyandığım da ise kocaman bir ay tüm parlaklığıyla gözüme gözüme giriyordu.

3 thoughts on “Eğri Tepe. Kısım 2: Yaklaşım

  1. Yalnızlık hüzün barındırır derler…Bence süzülen en güzel duygudur engin dağların arasından…Hele “ala” bürünmüşse…tadından yenmez…
    Bu defa “eğrilik” kaleme hizmet etmiş, söze gelmiş…Yaklaşımın ince çizgisi düşüncelerde vücut bulmuş…
    ….tırmanış…

  2. Bu denli mostra veren, “sınırsız gözlem” bölgelerine gidip de nasıl dönebiliyorsun merak etmiyor değilim. Ya da sağda solda sana hayat hikayesini anlatan kaya varken yürüyüş hızın ne oluyor?

Yorumunuzu buraya bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s