üç sikke, yarım ip, bir de keser (Mustafa)

Burada anlatacaklarım Direktaş’ın dihedral rotasını 1940lar stili çıkışımızın hikayesidir. 40lar stilinden kastım az miktarda ve modası geçmiş bir ekipman (= keser) kullanmamızdan kaynaklanıyor. Faaliyetin raporunu vaktiyle Alper kaleme almıştı (Rapor halen İTÜDAK web sayfasında bulunmaktadır link). Ben de yazının önemli bir kısmını Alper’den alıntılayacağım (italik blok yazı tipi), ancak bazı yerlerde ek bilgiler ve anekdotlarla besleyerek. Bu faaliyetten dönüşümüzün üzerinden tam on yıl geçmiş bugün. Bana “tırmanış”ın ne kadar doğal ve kendi kendine çabucak yeşerebilen bir eylem olduğunu hatırlattığından dolayı bu hikayeyi dağ delisinde de paylaşmak istiyorum .

Direktaş (3510 m)

Direktaş (3510 m), Aladağların kalbinde çepeçevre zirveler ve yüksek sırtlarla çevrili yedigöller bölgesinde yer alır ve platonun içerisinde, duvarlardan kopuk konumuyla sanki dış savunma duvarlarının içindeki bir kale gibi yükselir. Dağın ilk çıkışı 1938 yılında Avusturya – Alman dağcılık klubü üyelerince yapılmıştır (Tüzel, 1993). Fotoğrafta görülen belirgin yarık kuzeydoğu “dihedral” rotası. Dihedral iki yüzü olan ya da iki düzlem içeren şekil demek; mesela açık kitap. Rotanın ilk çıkışı ise 1955 yılında İtalyan Alpin Klübü üyelerinin bölgeyi ziyaretleri sırasında gerçekleşmişti (Tüzel, 1993). İlk Türk çıkışı ise 1996 yılında Tunç Fındık ve Efecan Aytemiz tarafından yapılmış (Fındık, 2001). Fotoğraf: İTÜDAK arşivi. Direktaş’ın daha birçok harika fotoğrafı için su-meru’nun galeri kısmında Aladağlar – Yedigöller bağlantısından gidebilirsiniz.


Kaçkar dağlarında yaklaşık bir ay kaldıktan sonra İstanbul’a yeni gelmiştim. O kadar süre dağda kalınca insan şehir hayatını garipsiyor. Zaten o yaz garip bir yazdı. Bir kere diplomamı almıştım yani artık mühendis olmuştum – tahsilime devam edecek olsam da artık kaygısız günler geride kalmıştı. Sonra saçlarım ve sakallarımı da kestirmiştim; hatırlıyorum kimse yeni halimle beni tanıyamıyordu. Üç hafta öncesinde Uğur‘u kaybedişimizle ise zaman değişmişti, biraz daha solgundu mevsimler. Kafamda sadece biraz gezmek, kısa sırt geçişleri yapmak vardı ve bunu olabildiğince az yük taşıyarak yapmak istiyordum. Alper’i aradım belki bana katılmak isterdi. Şans bu ya! o da tam bu esnada Harem’de, Niğde’ye gidecek bir otobüsü bekliyordu. Kabaca buluşacağımız yeri kararlaştırdık…

Yabanıl doğada buluşma noktası seçmek biraz tuhaf bir durumdur. Sonuçta etrafta bir tramway durağı ya da kolayca ulaşılabilecek bir noktada özellikle ilginç bir yapı falan pek olmaz. Daha evvel bir dağa çıkmış kimseden rota tarifi almak ya da birine rota tarifi vermek bu işe yabancı kimseler için çok gülünç sahnelere gebedir. Etraftaki abuk subuk taş, kaya ya da yüzey şekilleri için olduk olmadık benzetmeler yapılır: “Toblerone’un sağından çıkarken sarı kayayı bildin?”, “düz git, büyük bir taşın ordan sağa dön bir iki saat kolay setlerden tırman”… Biz de Narpuz boğazında Demirkazık klasik güney-doğu sırtına çıkan çarşağın başladığı yere yakın ama Yasemin geçidine bakan büyükçe bir kayanın altında buluşmak üzere sözleştik. Bu noktadan sonra telefon ile görüşme olanağı sona eriyordu. Alper buluşma gününde Demirkazık batı yüzünü çıkıp kamp yerine inecek…

Cuma sabahı saat 9:00 civarinda zirvedeydim. Bir saate yakın orada kalıp keyfini çıkardım, çünkü Ali ile emniyet paylı olsun diye öğleden sonra doğu çarşağının tam altında, Narpuz’daki kamp yerinde buluşuruz demiştik. Neyse efendim, indim kamp yerine, her taraf kupkuru. Bir kayadan sicim gibi sızan su buldum, hemen bantlar ve posetlerle bunu bir oluktan şişeye doldurulur hale getirdim, işte kamp yerimiz hazır. Saat 13:15 gibi eh ancak gelir diye yolda karşılamak için Ali’yi aşağıya doğru yürüdüm. 14:00’te Sokullupınarına indiğimde oradaki kamp gorevlisi “bir arkadaş tek başına Narpuz’a doğru gitti” dedi! Valla ben de anlamadım?

Kayacık boğazından geçip ana vadiden ilerlemeye başladım. Vadi tabanında damla su yok, hava çok sıcak ve etraf olabildiğine çarşak! Her adımda acayip gürültü çıkıyor. Neyse Kayacık vadisinde hızlı hızlı yürüyüp Narpuz kapıya varıyorum (Yazıda adı geçen yerlere “Aladağlar için yükseklik modeli” yazısındaki haritadan ulaşabilirsiniz). Canım fena halde sıkılmış olduğundan bari biraz tırmana tırmana gideyim diyorum. O sırada bir ara arkama bakınca ne göreyim, uzaklardan ve geriden Alper bana doğru geliyor! Nasıl oldu da birbirimizi görmeden ve duymadan aynı vadiden geçtiğimiz hala bir sır…

Yukarı doğru geri döndüm, Kayacık’ın sonunda yetiştim, beraber kamp yerine yürüdük. Ertesi sabah yola çıkmak için akşamı orada geçirdik. Cumartesi sabah Yasemin Geçidi’nden Yedigöllere doğru yola çıktık. Ali’de kazma krampon yoktu, Yasemin’de de hala 150 metre buz vardı. Daha soldan kayalardan biraz yükseldik, ama önünde sonunda bir yerde buzdan geçmemiz gerekti, önden gecip bir kayadan istasyon aldım, emniyetli bir şekilde o da yanıma geldi. Sonrası hep aynı, çarşaaak çarşak…

Yedigöl’e vardıktan sonra orta büyüklükte bir kayanın önüne eşyalarımızı bıraktık. Yazın dağda planlı bivak yapmaya bayılırım, o dönemde edindiğim bu bivak alışkanlığından hala kurtulabilmiş değilim. Bu sayede havadar bir konaklama pahasına çadır yükünden kurtulmuş olursunuz. Batonlarımızı zemine tespit ettikten sonra iki kişilik bivak torbasını (bu iki kişilik torba kulübün malzemesiydi ve o kadar çok kullanmıştım ki artık onsuz dağa gitmek düşünülemezdi. Bir yüzünde acil durumlarda kullanmak üzere HELP yazısı bulunurdu) da önden batonlar ve arkadan kayanın üzerine branda gibi gerdik ve uçmaması için sabitledik. Böylece Yedigöl çanağı çadırımız oldu, bu da benim doğum günü hediyem. Dağda geçirdiğim en huzurlu bivaklardan birisi.

Uyku tulumum çok yer kapladığı için ya tulumu götürmeyecektim ya da kıyafet ve yiyecekten tasarruf etmeliydim… Ben ikinci seçeneği tercih etmiştim. Hatta yanımda tek yedek malzeme emektar kırmızı yün çoraplarımdı… Gıdayı da en az seviyede tutmuştum, yiyecek namına tek paketteki en fazla yükün 200 gr siyah zeytin olduğunu hatırlıyorum. Fakat daha fenası teknik malzemeden yana yaşadığımız eksikti. Bir kere ipimiz ince olduğu için onu katlayarak kullanmamız gerekiyordu. Bu da normalde 50 metre olan ipi katlayarak 25 metre kullanmamız gerektiği anlamına geliyordu:

Geceyi Yedigöller’de geçirip sonrası icin plan yaptık. Daha doğrusu pek yapamadık çünkü adam akıllı iletişim kurmadığımızdan Ali yanında çok az malzeme getirmiş, bendeki iniş malzemesiyle birleştirince iki kişiyi refaha erdirecek malzememiz yoktu. Toplamda 3 sikke, 3 friend, bir set telli takoz, yalnızca bir tane 50 m. yarım ip ve tek bir çekiç vardı. En kötü sorunumuz olan çekiçsizliği orada rastlaştığımız Barazama’lı girişimci genç Ramazan ve dayısı sayesinde bir nev`i cözüme ulaştırdık. Ramazan ve dayısı bu sene Yedigöller’deki yarım kalmış dağ kulübesine bir kıl çadır ekleyerek orayı turistik bir bar(ımsı) haline getirmişler. Ama savaş, planlarını azıcık sekteye uğratmış olmalı ki bizim orada olduğumuz süre içinde sadece pinekliyorlardı. Bu bahtsız girişimciler, bize keserlerini ödünç vererek beklenmedik bir sevaba girdiler. Eh biz de fırsat bu fırsattır, o da iş görür deyip, almamazlık etmedik. Bu gazla ertesi sabah (Pazar) en olabilir gözüken rotaya doğru yola çıktık: Direktaş kuzey doğu dihedrali.

Elimde keser olduğu halde Ramazan’ların “Black Tent”inden rotanın önüne yürüyüp girişi biraz inceledik. Rotaya girmek için iki metrelik bir setin üzerine çıkmak gerekiyordu fakat kayanın üzeri ince bir buz tabakası ile kaplıydı. Kayanın üzerine çıkıp biraz bakındık ve uyumak için tekrar kampımıza döndük. Dönüş yolunda ertesi sabah tekrar o iki metreyi çıkma eziyetine katlanacak olmaktan dolayı şikayet ettiğimi hatırlıyorum. Oysa ~ 450 metrelik rotayı 20şer metreler halinde çıkacak olmak çok daha beter bir tecrübe olacaktı:

Sabah 6:30’da rota dibinden tırmanışa başladık, lakin ufak bir detay olan ipimiz sayesinde pek de hızlı bir tırmanış olmadı. Ne yapalım, Ramazan’lara şuradan bi de 50 metre urgan ödünç verin demek aklımıza gelmedi. Biz de 20’şer 25’er metre ip boyları ile karınca kararınca çıktık dihedralden. En kötüsü her defasında korkuyla “kaç metre kaldı?” diye sorup üüüç…beeeşşş gibi laflar işitmek. Valla orada küfürden beter geliyor adama.

Neyse ki rota üzerinde iki üç tane sikke daha keşfedip envanterimize kattık. Tırmanış bir salyangoz hızıyle ilerliyordu lakin yine de zevkliydi. Dihedralin iki yüzeyi arasında kalan rota insanda bir güven hissi uyandırıyor, teknik olarak az zahmetli tırmanışı sadece oraya buraya takılan keserin epey uzun sapı zorluyordu. Bunu engellemek için perlonlardan oluşturduğum kın çok da başarılı olmamıştı fakat kesersiz tırmanışa başlamamız bile imkansız olduğu için birbirimize alışmak zorunda olduğumuzu anlamıştık.

Normal dihedral rotası tarifine göre bir yerde kırmızımsı dik bir duvarla karşılaşılıyor, işte orada sağından çıkın demiş, ben de sağa kaçtım ama biraz fazla kaçmışım. Sonunda dihedralden bayağı dışarıda, neredeyse kuzey yüzünde bir yere girdik ki nasıl çürük… Neyse orası da bir baca – çatlak sistemine bağlandı,o da bizi bir şekilde tepeye çıkardı. Ancak bu arada akşamı etmişiz. 17:30 – deftere bir şeyler çiziktirdik ve ilk keserli çıkışın şerefine, keserimize Mustafa adını verdik. O da bizden biri gibiydi adeta.

Zirvedeki manzarayı pek hatırlayamıyorum. Yanımda fotoğraf makinası taşıyıp taşımadığımı bile hatırlamıyorum. Bu faliyete ait hiçbir fotoğraf da elimde yok. Yıllar sonra evde keşfettiğim yıkanmamış on’a yakın makara filmin birinden belki burada çekilmiş bir iki kare çıkabileceğinden şüpheleniyorum… Zirveye dair aklımda kalan tek şey bir snickersı paylaştığımız, pek de oyalanmadan inişe geçtiğimizdi.

Arkadan inerken de iniş patikasını bir ara kaybettik sonra iki ip boyu (25+25 tabii) inip yeniden yakaladık patikamızı. Bu arada karanlığa kalmışız, Keserin sahipleri de meraklanmışlar. Önce onlara gittik. Sonra orada uyuduk, ertesi sabah bu kadar malzemeyle daha fazla tırmanmanın eziyet olacağına hükmedip bari Hacer Boğazı’nı görelim dedik. Pazartesi sabah ancak 10:00’a kadar toparlanıp yola cıkabildik. Hacer Ormanı’nda bir yerde müthiş boulderlar bulup azıcık oynadık. Bu arada Ortakaya’nın muazzam yüzü de dikkatimizden kaçmadı. Ögleden sonra 15:30 civarı Barazama’da iki çay içip soluklandıktan sonra akşam 19:30’da Şelalelere (Kapuzbaşı) vardık.

O kadar emek harcayarak çıktığımız Yedigölden, çarşağı kulaçlarcasına fersah fersah irtifa kaybetmek insanın içini acıtıyor, geride bıraktığımız Mustafa’nın anısını kahkahalarda yaşatıyorduk… Bir ara yolda çok sayıda İspanyol tursiti bir kuytuya çekmiş, karpuz dağıtan bir rehbere rastladık. Çok sohbet etmedik, hatta hiç. Yine de nazik genç adam bize birer dilim karpuz ikram etti; hızlıca tüketip yanlarından ayrıldık. Ve uçarcasına hızla Barazama köyüne doğru yürümeye başladık. Yürümekten çok koşuyorduk ikimizin de daha evvel gitmediği bir yerlere doğru. Zaman zaman “ne hızlı yürümüştük o arayı ya!” derim kendi kendime…

Şelalelerde vardığımızda etrafımızı çepeçevre sarıyor çocuklar ve “kalem kalem” diye bağırıyorlar. Çocuk bulutu etrafımızda dönedursun, hızımızı kesmeden yürümeye devam ediyoruz. “Neyin nesidir bu kalem kalem!” Alper bir ara sinirlenerek “siz köyünüze gelen misafirleri böyle mi karşılıyorsunuz!” şeklinde isyan ediyor. Kalem talepleri cevapsız kalan çocuklar buruk şekilde dağılıyorlar, bir sonraki turist görünümlü insanları beklemek üzere (Eğer o zaman Erkin Koray’ın “Devlerin Nefesi”ni ve bu çocukcağızlarla karşılaşacağımı bilseydim ne cevap verirdim onlara? “Yok sana kalem, yok!” mu derdim?). Geriden gelen İspanyol klanının başına gelecekleri düşünerek gülüyorum. Geçenlerde Kate Clow’un Kaçkar dağları rehber kitabını okurken bölgedeki çocuklara para falan vermek yerine şeker ya da kalem hediye edilmesini önerdiğini anımsadım birden. Acaba böyle yaygın bir uygulamanın mağduru mu olmuş bu sabiler? Bilemiyorum.

Hava kararınca Kapuzbaşı şelalelerinin hemen önüne seriyoruz uyku tulumlarını. Şelalenin gürültüsüne rağmen hızla derin bir uykuya dalıyorum.

Amacımız Salı gününü orada geçirip dinlenmekti ama şelalelerin turistik curcunasını görünce anında vaz geçtik. Salı sabahi saat 5:00’teki (Her gün tek servis, sabah 5:00’te) Yahyalı minibüsüne binip oradan Kayseri’ye ve akşama da İstanbul’a vardık.

Kaynaklar
Tüzel, Ö. (1993). The Ala Dag: Climbs and treks in Turkey’s Crimson Mountains. Cicerone Press, 288pp
Tüzel, Ö. (2001), çev. Fındık, T. Aladağlar. Homer Kitabevi, 277pp.


Benzer dağcılık faaliyetleri yazıları için:
Kızılkaya (3,771 m)
Kaldı (3,734 m)

One thought on “üç sikke, yarım ip, bir de keser (Mustafa)

  1. kalem olayı tipik yahu, lonely planet filan dahi kalem verilmesini önerir.. fasta, hindistanda, türkiyede, dünyanın 4 yanında yoksul mahallelerde çocukların ortak kültürü artık: pensıl! misis pensıl!

Yorumunuzu buraya bırakın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s